...
  • Tiyatro oyunları. Türkce
  • Firuz Mustafa



  • Firuz Mustafa


    Çatıdaki Bodrum

    Tiyatro Oyunları


    BAKU-2026



    Firuz Mustafa


    ÇATIDAKİ BODRUM

    Tiyatro Oyunları

    Firuz Mustafa ünlü bir Azerbaycan yazarı ve filozofutur. 100'den fazla bilimsel, sanatsal ve edebi kitabın yazarıdır.
    Okuyuculara sunulan kitapta Firuz Mustafa'nın çeşitli tiyatro oyunları bir araya getiriliyor.
    Tiyatro severlerin ve izleyicilerin eserleri beğeneceğini umuyoruz.

    Firuz Mustafa,2026, say.506

    Editör: G.Mustafayeva



    ISBN 978-9952-37-245-8

    BAKI.2026




    Kitabın içinde:


    TİYATRO OYUNLARI

    TARAFSIZ BÖLGE
    (İki perdelik dram)
    Çevirmen: Abdulkadir Özkan
    Sayfa 03

    SAVAŞ FASLI Ya da Enver Paşa
    (İki bölümlü tarihi dram)
    Çevirmen: Abdurrahman Karaköse
    Sayfa 84
    İSİMSİZ
    (İki perdeden ve prolog ile epilog dahil
    6 sahneden oluşan trajedi)
    Çevirmen: Akşin
    Sayfa 155

    DENİZ KIZI
    (İki perdelik tragikomedi)
    Çevirmen: Akşin
    Sayfa 214

    AKREP BURCU
    (İki perdelik oyun)
    Çevirmen: Akşin
    Sayfa 270

    SERAP
    (İki bölümden ibaret dram-fantaziya)
    Sayfa 320

    ÇATIDAKİ BODRUM
    (İki bölümlü absürt dram)
    Çevirmen: Akşin
    Sayfa 379

    MANKEN
    (İki perdelik monodrama)
    Çevirmen: Akşin
    Sayfa 428

    İFRİTE
    (Bir perdelik monodrama)
    Çevirmen: Akşin
    Sayfa 474

    Firuz Mustafa
    Sayfa 502







    TARAFSIZ BÖLGE


    KİŞİLER:

    Vasıf
    Birinci Asker - Hudut Alayının Görevlendirdiği
    İkinci Asker
    Hudut Alayının Görevlendirdiği
    Ümide -Vasıf’ın karısı
    Nadejda-Vasıf’ın diğer karısı
    Kadın avukat
    Erkek avukat
     






    I.PERDE

    (Sınır geçiş alanı. Sağ ve sol tarafta nöbetçi kulübeleri. Ortası “Tarafsız Bölge”)

    (Kulübelerde hudut alayının görevlendirdiği birinci ve ikinci asker. Vasıf ortada, iki kulübenin arasındaki “Tarafsız Bölgede” duruyor; elinde çok büyük bir valiz var. Birinci asker Vasıf’ın yanına geliyor. Vasıf’la birinci askerin diyaloğu süresince ikinci asker jest ve mimikleriyle güya insanların pasaportlarını “kontrol” edip gönderiyor.)

    BİRİNCİ ASKER. Pasaportunu göster!
    VASIF. (Ceketinin ceplerini yoklayarak). Hemen… Şimdi… (Pantolonunun ceplerini kontrol ederek). Bir saniye.
    BİRİNCİ ASKER. Biraz hızlı ol. Senin haricinde sırada bekleyen başka insalar da var.
    VASIF. Nerede?
    BİRİNCİ ASKER. Kim?
    VASIF. Sıradaki insanları diyorum. Neredeler?
    BİRİNCİ ASKER. Seninle alakası yok. (Öykünerek). Neredelermiş! Bir de sana bu konuda brifing mi vereyim?! Ha! Pasaportunu göster. (Öykünerek) Neredelermiş! Çabuk ol! Çabuk ol bakalım! Neredeler?
    VASIF. Görüyorsunuz aradığımı! Az önce diğer taraftaki askere gösterdim. Alıp baktı. Geri verdi. Ama… Yok… Belki de geri vermedi.
    BİRİNCİ ASKER. Ne yapacak senin pasaportunu?
    VASIF. Doğru tabii. Hakikaten… Ne yapacak benim pasaportumu? Aslında bu pasaportun bana da hiç gereği yok. Yalnız bazen sınırı geçerken… O taraftan bu tarafa geçip giderken lazım oluyor.
    BİRİNCİ ASKER. Bana bak! Yoksa senin hiç pasaportun olmadı mı?
    VASIF. Öyle şey mi olur hiç?!. (Ceplerini eşeleyerek). Sanki beni ilk defa görüyorsunuz! Ben… Ben… Bu sınırı kaç kez…
    BİRİNCİ ASKER. yi, iyi… Az konuş. Zamanım yok. “Ben… Ben…” Ben nereden bileceğim senin kim olduğunu! Çabuk ol. Neredeler? Nerede pasaport?
    VASIF. Aradığımı görüyorsunuz ya…(Ceketini çıkarır). Bu haltı nereye koydum acaba?
    BİRİNCİ ASKER. (Eliyle kafasını göstererek)
    Alzaymır mısın? Ha?
    VASIF. Hayır. Hafızam iyidir. Aklım da başımda!. (Gömleğini çıkararır). Bu nereye gitti acaba? Hemen… Şimdi… Bir saniye…
    BİRİNCİ ASKER. Çabuk ol demedim mi ben?! Çabuk!..
    VASIF. Bundan da mı çabuk?. (İçliğini çıkarır). Nerede? (Koltuğunun altına ellerini götürerek). Garip!..
    (Elinin tersini çenesinin altında, boynunda gezdirir). Nerede?
    BİRİNCİ ASKER. Ben nereden bileyim nerede!. (Öykünerek). Nerede?
    VASIF. Ben de hayret ettim. İzin ver bir de… Acaba… (Pantolonunu çıkarıp iç çamaşırının altına kadar kontrol ederek). Acaba… (İç çamaşırını tamamen çıkarmaya niyetlenir). Acaba diyorum…
    BİRİNCİ ASKER. Bekle! Ne yapıyorsun? Bana striptiz mi yapacaksın?!
    VASIF. Ne? Striptiz mi? Striptiz nedir? Hayır ispirto yok, alkol almadım! Benim pasaportu bulmam gerekiyor mu yoksa gerekmiyor mu?
    BİRİNCİ ASKER. Bulamazsan işin nanay!
    VASIF. Ama ben diğer kapıyı o lanet pasaportla geçtim. Öyle değil mi?
    BİRİNCİ ASKER. Bundan bana ne, senin o kapıyı neyle geçtiğinden bana ne! (Kinaye ederek). Belki de başka bir şeyle geçtin. (İşaret ve başparmaklarını birbirine sürter). Öyle mi? Ha!
    VASIF. Ne? Hayır! Katiyen! Ben sınırı kanunlara riayet ederek geçtim.
    BİRİNCİ ASKER. Kanunlara riayet ederek! Ha… Anlaşıldı.
    VASIF. Güzel! Bu arada kanun demişken benim kanunlarım… E… Şey… Paralarım nerede?. (Pantolonunu giyip ceplerini arayarak). Burada yok! Ama benim param… İyi de param nerede?
    BİRİNCİ ASKER. Yok mu?
    VASIF. Yok! Yok!. (Gömleğinin ceplerini karıştırırken). Yok!
    BİRİNCİ ASKER. Demek paran da yok!
    VASIF. Nasıl yok?! Var!
    BİRİNCİ ASKER. Nerede? Nerede peki?
    VASIF. Ama vardı.
    BİRİNCİ ASKER. Var mıydı?
    VASIF. Evet
    BİRİNCİ ASKER. Ama şimdi yok.
    VASIF. Olamaz! (Ceketini giyerken ceplerini karıştırarak) Olamaz!. (Kıpırdamaz) Yok! (İki kolunu boşa düşürürken basenlerine vurur) Yok!
    BİRİNCİ ASKER. Büyük ihtimalle hiç olmamış.
    VASIF. (Bir süre dalıp gider, hemen sonra deli gibi kahkaha atar). Aklıma geldi! Hatırladım!
    BİRİNCİ ASKER. Neyi? (Kinaye ile). Paranın yerini mi? Hatırladın mı?
    VASIF. Evet! Pasaportun ve paranın yerini… Hah hah ha! Siz doğru söylüyormuşsunuz, büyük ihtimalle bende alzaymır var.
    BİRİNCİ ASKER. Peki nerede?
    VASIF. Hah, şimdi… (Valizin fermuarıyla oynar). Hemen… (Cebinden anahtar çıkarır). Bir saniye… (Valizi açar)
    BİRİNCİ ASKER. Orada mı?
    VASIF. Dur bakalım. (Ellerini valizin içine sokup karıştırır). Nereye gitti bu lanet şey? (Valizi daha hızlı ve öfkeyle eşeler). Nerede? Nerede bu?
    BİRİNCİ ASKER. Çekil bakalım kenara bir.. (Valizi eline alıp sallar, kapağını kaldırıp sallar, başaşağı tutar). Bunun içinde hiçbir şey yok.. (İçi boş valizi Vasıf’a doğru tutar). Bomboş bu!
    VASIF. Evet. Bomboş. (Kapı çalar gibi eliyle kafasına vurur). Bomboş! (Kafasına tokat ve yumruk atar). Boş! Boş!
    BİRİNCİ ASKER. Evet. Öyle. Görünen o ki hep öyleymiş. (Eliyle Vasıf’ın ve kendi kafasını işaret ederek kinaye ile). Boş olan bir şey nasıl dolabilir? Bomboş!
    VASIF. Şimdi ben ne yapacağım?
    BİRİNCİ ASKER. Ben hiçbir şey diyemem.
    VASIF. Acaba izin verseniz de…
    BİRİNCİ ASKER. Nereye?
    VASIF. Sınırı geçmek için…
    BİRİNCİ ASKER. Parasız!.. Şey… E… Pasaportsuz!.. Belge filan olmadan!..
    VASIF. Evet… Geri dönerken size olan borcumu öderim.
    BİRİNCİ ASKER. Asla izin veremem! Senin hangi ülkenin vatandaşı olduğunu nereden bileceğim?!
    VASIF. Kendi ülkemin…
    BİRİNCİ ASKER. Bekle! Ne tutturdun ülke de ülke diye! Ülke! O! Güzel, söyle bakalım ülke sınırlarını gayriresmi yollarla geçmekteki maksadın nedir?
    VASIF. Niye gayriresmi olsun?! Resmi nikahlı karımın, çocuğumun yanına gidiyorum. Ben…
    BİRİNCİ ASKER. Demek o ülkenin vatandaşısın. Ama karın ve çocuğun bu ülkede! Öyle mi? Niye susuyorsun? Belki de sen… Mesela uyuşturucu satıcısısın.
    VASIF. Bende uyuşturucu ne gezer! (Elini soktuğu ceplerinin astarlarını gösterir). İstiyorsanız kontrol edin. Soyunayım mı?
    BİRİNCİ ASKER. Dur be! Soyunayım mıymış! Az önce soyundun işte! Ne oldu?
    VASIF. Donumu çıkarmadım ama!
    BİRİNCİ ASKER. Onu karının yanında… (Eliyle sınırı gösterir). Eğer o tarafa geçmek kısmet olursa orada çıkarırsın. Anladın mı? Senin soyunmana ihtiyacım yok, pasaportuna ihtiyacım var, pasaportuna! Uyuşturucuya gelince, bunu karnında taşıyarak da geçirebilirsin.
    VASIF. Karnımda mı? (Eliyle karnını tutar). Nasıl?
    BİRİNCİ ASKER. Evet, karnında. Çok basit! Poşet gibi. Posta şeklinde. (Eliyle göstererek). Alıp içeri atıyorsun. Hop! Yuttun bitti. Anladın mı?
    VASIF. Posta yutulur mu?
    BİRİNCİ ASKER. Niye yutulmasın?! Tank yutan adamlar var, kimi uçak yutuyor kimi deve yutuyor, hatta adam yutuyor. Posta ne ki?! Niye yutulmasın?!
    VASIF. Hayır, ben yutamam. Posta… Ben kızılcık çekirdeği bile yutamıyorum. Doğru söylüyorum. Kaldı ki posta…
    BİRİNCİ ASKER. (Dikkatle Vasıf’ı süzer). Peki, kızılcık şerbetini yutabiliyor musun? (İşaret parmağıyla bademciğine fiske atar). Ha! Hop!
    VASIF. Ben içen biri değilim. Aslında ben, ben bazen…
    BİRİNCİ ASKER. Abdestli namazlı adamsın ha! Mümin! Hah! Belki de teröristsin, ben nereden bileceğim? Nereden bileyim?
    VASIF. Terörist mi? Ben mi?
    BİRİNCİ ASKER. Evet, sen! Belki de Bin Ladin’in arkadaşlarındansın!
    VASIF. O kim ki?
    BİRİNCİ ASKER. Usame. Duymadın mı?
    VASIF. Usame!.. Sen de mi tanırdın onu? Ortaokuldan sınıf arkadaşımdı.
    BİRİNCİ ASKER. Gerçekten mi?.. (Dikkatle Vasıf’ı süzer). Sen şaka mı yapıyorsun? Yoksa…
    VASIF. Doğru söylüyorum.
    BİRİNCİ ASKER. Yemin et onunla tanıştığına!
    VASIF. Tanışmak ne demek, Usame’yle çok yakın arkadaştık.
    BİRİNCİ ASKER. Yemin et!
    VASIF. Vallahi!
    BİRİNCİ ASKER. İnandım. Demek sen Usame Bin Ladin’le yakın arkaşsın.
    VASIF. Yok. Ben Bin Ladin’i tanımıyorum.
    BİRİNCİ ASKER. Usame’nin soyadı; Bin Ladin.
    VASIF. Hayır. Soyadı Nasreddinov’du.
    BİRİNCİ ASKER. O iblisin uşağı büyük ihtimalle izini kaybettirmek için soyadını değiştirmiş.
    VASIF. Sanmam! Soyadını değiştirmemişti.
    BİRİNCİ ASKER. Demek, hâlâ onunla irtibatın var.
    VASIF. Yok. Hiç alakamız yok.
    BİRİNCİ ASKER. Var! Var! Doğru söyle!
    VASIF. Yahu nasıl alakam olsun? Ta ne zaman öldü!
    BİRİNCİ ASKER. Öldü mü? Yalan haber bu! Yaşıyor! Tüm dünya onu arıyor.. (Elini Vasıf’ın omzuna koyar). Başına ne kadar ödül konulduğundan hiç haberin var mı?
    VASIF. Kimin başına?
    BİRİNCİ ASKER. Senin dostunun. Onun yerini söyleyen adam iki saniye içinde milyonlara sahip olacak. Ha! Nasıl?
    VASIF. Cenazesine katıldım bizzat!
    BİRİNCİ ASKER. Tabuttaki Bin Ladin’in kendisi miydi?
    VASIF. Büyük ihtimalle. Usame’ydi. Elbette… Tabuta başka adamı koyacak hâlleri yoktu ya!
    BİRİNCİ ASKER. Yanlışın var. Bin Ladin yaşıyor.
    VASIF. Ama Usame rahmetli oldu.
    BİRİNCİ ASKER. Kesin emin misin?
    VASIF. Kesin. Çok eminim. Karısı da Beyaz Rusyalıydı. Zavallının iki çocuğu yetim kaldı, çocukların birinin adı Lyova, diğerinin Tanya’ydı.
    BİRİNCİ ASKER. Demek öyle. Güzel. Olabilir. demek Bin Ladin ölmüş. Ama senin evrakların hâlâ ortada yok.
    VASIF. İşin ters yanı para da yok!
    BİRİNCİ ASKER. Para da yok! Peki, diğer kapıdan nasıl geçtin?
    VASIF. Çok kolay. Pasaporta bakıp bıraktılar. Para da pasaportun arasındaydı.
    BİRİNCİ ASKER. O zaman meseleyi çözebilirsin.
    VASIF. Gerçekten!.. Bu neden hiç aklıma gelmedi ki?!. (Sevinerek). Muhtemelen pasaport diğer sınır kapısında kaldı.
    BİRİNCİ ASKER. Ben hiçbir şey diyemem. her şey olabilir. Gidebilirsin.

    (Köpek havlaması duyulur. Vasıf hudut alayı tarafından görevlendirilen ikinci askerin yanına gider. Onlar konuşadursun, birinci asker jest ve mimikleriyle sanki sınır geçiş bölgesini kullananların evraklarını kontrol ediyor gibi farklı ve garip hareketler yapıyordur)

    VASIF. Kusuruma bakmayın. Galiba benim pasaport sizde kaldı.
    İKİNCİ ASKER. Siz kimsiniz?
    VASIF. Tanımadınız mı beni?
    İKİNCİ ASKER. Hayır, tanıyamadım. Diğer kapıdan mı geliyorsunuz?
    VASIF. Ne diğer kapısı canım! Az önce buradan, sizin kapıdan geçip diğer kapıya gittim. Orada şu şahıs pasaportumu talep etti. (Eliyle birinci askeri gösterir). Pasaportumun olmadığı anlaşıldı. Yani evraklarım burada kalmış. Benim pasaport… Ben…
    İKİNCİ ASKER. Hiç, bir pasaporta sahip olmamış olabilir misiniz acaba?
    VASIF. Nasıl olabilir miyim? Buradan geçtim. Daha az önce… Sizin kapıdan…
    İKİNCİ ASKER. Beyefendi, yanlışınız var. Daha doğrusu kapıları karıştırıyorsunuz. Bizim kapıdan geçmiş olsaydınız mutlaka hatırlardım sizi. Biz sınır görevlilerinin hafızası sağlam olur. Bana inanabilirsiniz.
    VASIF. İnanıyorum. Hayır. Doğru söylemediğinize inanmıyorum. Ama ben az önce geçtim buradan. Galiba…
    İKİNCİ ASKER. Galiba… Bakın, görüyor musunuz, siz de buradan geçtiğiniz konusunda şüphelisiniz. Diğer kapıdaki şahsın yanına gidin ve durumu izah edin.
    VASIF. Zaten o kapıdan geliyorum.
    İKİNCİ ASKER. Tekrar o kapıya gidin. O arkadaş sizi anlar.
    VASIF. Anlayacak birine benzemiyor. Acaba siz...
    İKİNCİ ASKER. Beyefendi, ben evrakları olmayan birine izin veremem. İsterseniz gelin benim yerime geçin. Bakalım evraksız birini bırakabiliyor musunuz? (Şapkasını Vasıf’ın başına koyar). Evet, haydi, izin verin ülke sınırından geçeyim! Olur mu? Olmaz! Doğru mu? (Şapkayı alıp kendi başına koyar). Bana kırılmayın beyefendi. Kanun herkes için vardır. Biz diğer tarafın hayvanlarına bile izin vermiyoruz. (Elini ileri doğru uzatır). O tarafa bakın bir. Evet, görüyor musunuz şu köpeği? Peki, sesini duyuyor musunuz? Evet, işte öyle. Nerede kaldım? Evet, şu köpeği diyorum. Kaç gündür iki dikenli telin arasında havalayıp duruyor. Zavallı hayvanı ne o taraf kabul ediyor ne de bu taraf. Tarafsız bölgeye nasıl geldiği de belli değil. Biz o tarafın görevlilerine diyoruz ki köpek sizin devletin. Onlar da diyor ki güya bu köpek bizim devletin, iddiaları bu. Ben iki tarafı da suçlu bulmuyorum. Herkes kendi iddiasında haklıdır. Nihayetinde bugün devletlerarası ilişkileri yalnız insanlar bozmuyor. İnsanlardan daha sahtekar hayvanlar var. Örneğin; o köpeği ele alalım, belki de provokatördür. Belki buraya bulaşıcı hastalık yaymak için gönderildi. O köpeğin göz bebeklerine gizli kamera da takmış olabilirler. O çok bilmiş it AIDS kaynağı da olabilir. Artık öyle hayvanlar var ki onların bildikleri şeyleri insanlar öğrenemiyor hayatları boyunca. Ajan gibi casus gibi provokatör gibi hatta diplomat gibi faaliyet gösteren köpekler bile var. Neyse… En iyisi siz önce ilk hangi kapıdan geçtiğinizi netleştirin. Aslında o kadar komplike bir durum yok ortada. Ben sizin ilk diğer kapıdan geldiğinize kesin eminim. Gidip oradan evraklarınızı talep edin. (Manalı bir tarzda konuşur). Büyük ihtimalle paranız filan da evraklarla bir aradaydı…
    VASIF. Evet. Tüm param ve pasaportum arasındaydı.
    İKİNCİ ASKER. Diyorum işte!.. Bizde emanate hıyanet olmaz. Buna kani olabilirsiniz!
    VASIF. Yani diyorsunuz ki öbür tarafta…
    İKİNCİ ASKER. Elbette. O görevliyle konuşun.

    (İkinci Asker elini beline koyup edalı bir tarzla ıslık çalar. Vasıf valizini alıp birinci askerin yanına gider. Birinci asker öfkeli bir biçimde başını sallar)

    BİRİNCİ ASKER. Ne vardı?
    VASIF. Pasaport.
    BİRİNCİ ASKER. Hey, bana bak, koca adamsın… Ben pasaport şubeye mi benziyorum?!
    VASIF. Galiba bu kapıdan geçtim. Çünkü… Ben…
    BİRİNCİ ASKER. Hayır, sen ilk diğer kapıdan geçtin.
    VASIF. Orada bana buradan dediler, bu kapıdan…
    BİRİNCİ ASKER. Kim dedi?
    VASIF. Şu adam. O kapıdaki adam.
    BİRİNCİ ASKER. Halt etmiş o!
    VASIF. Paranın da evrakların arasında kaldığını söylüyor.
    BİRİNCİ ASKER. (Dikkatle Vasıf’ı süzerek). Yürü git!
    VASIF. Nereye?
    BİRİNCİ ASKER. Nereden geldiysen oraya!
    VASIF. Ben buradan geldim. Bu kapıdan.
    BİRİNCİ ASKER. Hayır, sen oradan geldin! O kapıdan.
    VASIF. (İkinci askere dönerek). Hani sen buradan geçtin diyordun.
    BİRİNCİ ASKER. (İkinci askere) Sen bu vatandaşı niye bana gönderiyorsun?
    İKİNCİ ASKER. Çünkü adam sizin kapıdan geçmiş.
    BİRİNCİ ASKER. Boş boş konuşma!
    İKİNCİ ASKER. Boş boş konuşan sizsiniz.. (Vasıf’a hitap eder). Beyefendi, hangi kapıdan geldiniz siz?
    VASIF. Ben mi? (Omuzlarını silker). Bunu sizin bilmeniz lazım.
    BİRİNCİ ASKER. Galiba deli bu.
    İKİNCİ ASKER. Siz deli misiniz?
    VASIF. Hayır. Benim ailem, karım çocuğum var. Ben…
    BİRİNCİ ASKER. Bunun karısı var, çocuğu var, deli filan da değil. Hangi tarafta senin ailen?
    VASIF. (Bir o sınır kapısına, bir diğer sınır kapısına bakar). Şu an net bir şey söyleyemiyorum. Yönümü kaybettim!
    İKİNCİ ASKER. Demek ki ailesi o tarafta.
    BİRİNCİ ASKER. Hayır. Büyük ihtimalle o tarafta.
    İKİNCİ ASKER. (Vasıf’a müracaat eder). Acaba telefon mu etseniz?
    VASIF. Nereye?
    İKİNCİ ASKER. Evinize, ailenize. Bizden arayabilirsiniz.
    BİRİNCİ ASKER. Buradan da arayabilirsin.
    VASIF. Mümkün mü, öyle mi?
    İKİNCİ ASKER. Elbette. Belki pasaportunuz evde kalmıştır.
    BİRİNCİ ASKER. Belki paran da pasaportun arasında kalmıştır.
    VASIF. Olabilir. O zaman zahmet olmazsa telefonu verin…

    (Birinci asker ile ikinci asker aynı anda ahize uzatır Vasıf’a)

    İKİNCİ ASKER. Buyurun.
    BİRİNCİ ASKER. Buyurun.
    VASIF. Sağ olun! (İki telefonu da alarak biriyle bir numarayı çevirir). Alo. Ümide, sen misin? Benim yahu! Evet, Vasıf. Galiba pasaportum evde kalmış. Cebimde yok.
    (Kısa bir sessizlik olur)
    Valizde de yok. (Yine kısa bir sessizlik olur). Hiç param da yok. Şu an gümrük görevlilerinin yanındayım. İzin vermiyorlar bana. her yeri ara yoksa beni hiçbir yere bırakmayacak bunlar. Pasaportsuz ne o tarafa geçebiliyorum ne de bu tarafa. Tabii ya, kanun böyle. Haydi! Çabuk ol!. (Görevlilere bakarak). Pasaportu diyorum. Burada yok.
    İKİNCİ ASKER. Konuşabildiniz mi?
    VASIF. Evet. Sağ olun. Tekrar arama yapabilir miyim?
    BİRİNCİ ASKER. Şimdi kimi arıyorsun?
    VASIF. Acaba diyorum, bu tarafta kalmış…
    BİRİNCİ ASKER. Nasıl?
    VASIF. Pasaportu diyorum.
    BİRİNCİ ASKER Peki. Ara, sor.
    VASIF. (İkinci numarayı arar). Alo. Sen kimsin? Vova. Sen misin? Annen evde mi? Değil mi? Peki, nerede? Beni karşılamak için mi çıktı? Bak bakalım benim pasaport orada mı? Bilmiyor musun? Peki. İyi. Tamam Vova. (Telefonları görevlilere uzatır). Sağ olun. (Kendi kendine konuşur). Bittim ben.
    BİRİNCİ ASKER. E, ne oldu?
    İKİNCİ ASKER. Ümit var mı?
    VASIF. Ümit! Ümide! Nadejda !
    BİRİNCİ ASKER. Ne geveliyorsun?
    İKİNCİ ASKER. Ne oldu size birden bire böyle?

    (Nadejda gelir. Omzunda bir çanta vardır.)

    NADEJDA. Vasya! Vas…
    VASIF. Nadejda! Nadya…
    BİRİNCİ ASKER. Karın mı?
    VASIF. Evet.
    İKİNCİ ASKER. Ne çabuk geldi!
    VASIF. Ben aradığımda evden çıkalı çok olmuş. Beni karşılamaya gelmiş.
    BİRİNCİ ASKER. Peki, pasaportunu getirmiş mi?
    VASIF. Hayır. Bilmiyorum yani. Hem ben diğer taraftan geliyorum. Pasaport kaldıysa diğer evde kalmıştır.
    NADEJDA. Vasya, merhaba. Niye orada bekliyorsun, gelsene.
    VASIF. Nadya gelemiyorum.
    NADEJDA. Niye ki? Yürüyemiyor musun?
    VASIF. İznin yok diyorlar. Pasaportumu bir yerde düşürmüşüm.
    NADEJDA Ne pasaportu?! (Görevlilere dönerek). Nasıl oluyor o, benim kocamı rehin mi aldınız pasaportun yerine?
    BİRİNCİ ASKER. Ben pasaportsuz bırakamam bu adamı.
    NADEJDA Ne? Pasaportsuz mu? Vasya, nerede pasaportun? Yok mu? Peki. Ne olmuş?! Pasaportu olmayan biri esir mi alınır? Bırakın benim kocamı!
    İKİNCİ ASKER Hanımefendi, diyelim ki benim yerime siz görev yapıyorsunuz burada. (Nadejda’ya yaklaşır). Siz görevlisiniz, ben de sıradan bir vatandaş olayım. Öyle mi? (Şapkasını çıkarıp Nadejda’nın başına koyar). İşte, oldu. Şimdi bana izin verebiliyor musunuz bakalım! Evet, niye susuyorsunuz? Bırakın geçeyim. Görüyorsunuz ya. Demek ki izin veremiyorsunuz. (Şapkasını geri alır). Bunun mümkünatı yok! Ne yazık ki gerçek bu!
    BİRİNCİ ASKER Ülke sınırları gözümüz gibi korumak zorundayız. Sen resmî nikahlı karısı mısın bu şahsın?
    NADEJDA Elbette. Ya ne olacak?! Bir de oğlumuz var. Vova adı. Sanki hık demiş Vasya’nın burnundan düşmüş. Bundan da mı şüpheniz var?
    İKİNCİ ASKER Hayır! Niye şüphemiz olsun! Az önce sizinle konuşurken pasaportu bul getir diyordu.
    NADEJDA Benimle konuşurken mi?
    İKİNCİ ASKER Tabii ya. Daha az önce konuştunuz ya.
    NADEJDA Vasya. Sen az önce kimle konuştun? Benimle mi?
    VASIF Hayır, ben Vova ile konuştum.
    İKİNCİ ASKER Vova ile sonra konuştunuz. Önce karınızla konuştunuz.
    NADEJDA Benimle mi?
    İKİNCİ ASKER Eğer siz karısı iseniz demek ki sizinle konuştu.
    VASIF Hayır, ben Vova’yla konuştum.
    BİRİNCİ ASKER Beyefendi, peki, Vova’dan önce kimle konuştun? Doğrusu bu beni hiç ilgilendirmez. Ama hâline acıdığım için insanlık namına pasaportunun çabuk bulunmasını isterim. Tarafsız bölgeden çıkman gerekiyor mu yoksa gerekmiyor mu?
    NADEJDA Söylediklerinizden anladığım kadarıyla kocamın pasaportu bulunmazsa bu duvarın içinde kalacak, öyle mi?
    BİRİNCİ ASKER Elbette öyle olacak.
    İKİNCİ ASKER Buna emin olabilirsiniz.
    NADEJDA Acaba kocamın yerine ben mi kalsam burada? O gidip kız kardeşinin evinden pasaportunu getirsin. (Vasıf’a dönerek). Bana bak, Vasya, sen kız kardeşinin evinde kalıyordun değil mi?
    VASIF. Tabii ya. Elbette.
    NADEJDA. Siz izin verin…
    BİRİNCİ ASKER. Bu imkansız!
    İKİNCİ ASKER. Kanunları çiğneyemem.
    NADEJDA. Ne tutturdunuz kanun da kanun diye! Kocamın sizin bu lanet olası tarafsız bölgenizden çıkması lazım er geç, öyle mi değil mi?
    VASIF. Bunlar konuşmalarından anlaşıldığı kadarıyla pasaportum bulunmazsa hayatımın sonuna dek burada kalmam gerekiyor.
    NADEJDA. Halt etmişler! (Vasıf’ın kolundan tutup çeker). Gel bakalım bir!
    BİRİNCİ ASKER. (Vasıf’la Nadejda’nın önünü keser). Hanımefendi! Bekle! Bekle! Nereye dalıyorsun?! Sen!.. Kenara çekil. Hâlâ bilmiyorum senin pasaportunun olup olmadığını.
    NADEJDA (Çantasındaki pasaportunu çıkarıp gösterir). Buyur, bakabilirsin. Al! Gözüne sok!
    BİRİNCİ ASKER Buyur, geçebilirsin.
    İKİNCİ ASKER Buyurun, lütfen. Geçin.
    NADEJDA Yalnız kocamla birlikte gidebilirim buradan. O olmadan nereye gideceğim?!
    VASIF Nadya, acaba sen gitsen mi?
    NADEJDA Nereye?
    VASIF Eve.
    NADEJDA Niçin?
    VASIF Görmüyor musun, bunlar keçi gibi nasıl inat ediyorlar! Boş yere zamanını harcama, hem sinirlerin geriliyor. Ben anlaşırım bunlarla. Muhtemelen birazdan pasaportu bulup getirirler.
    NADEJDA Hayır, ben hiçbir yere gitmiyorum.
    BİRİNCİ ASKER O hâlde tarafsız bölgede bekleme! Geç bu tarafa.
    İKİNCİ ASKER Rica ediyorum, kenara çekilin. Gidip gelen oluyor. Engel olmayın. Nihayetinde burası gümrük.
    NADEJDA Sizin bu uyduruk gümrüğünüzden ayda yılda bir adam geçerse Allah’ınıza şükredin bence.
    BİRİNCİ ASKER Dedim ki!.. Burada bekleme!
    İKİNCİ ASKER Kenara geçin. Ya o tarafa ya da bu tarafa.
    VASIF (Bir yere doğru bakar). Galiba geldi.
    BİRİNCİ ASKER Kim?
    İKİNCİ ASKER Kim o gelen?
    NADEJDA Kız kardeşin mi?

    (Elinde büyük bir çantayla Ümide gelir)

    BİRİNCİ ASKER Bekle! Bekle!
    İKİNCİ ASKER Hanımefendi belgeyi getirdiniz mi?
    ÜMİDE Bu adamı niçin bırakmıyorsunuz? Vasıf, yoksa pasaportu yanına almadın mı?
    VASIF Evet. Hayır. Pasaportsuz gelmişim gibi görünüyor.
    ÜMİDE Madem pasaportun yok, geldiğin gibi cehennem ol! Ne bekliyorsun burada?! B*kunda boncuk mu arıyorsun uğursuzun oğlu!
    VASIF Eh be Ümide, çok rahat konuşuyorsun. Bıraktılar mı ki gideyim!
    ÜMİDE Bu kadını da mı bırakmıyorlar?. (Nadejda’ya dönerek) Seni de mi burada tutuyorlar?
    NADEJDA Hayır, ben kocam için bekliyorum.
    ÜMİDE Kocan kim?
    NADEJDA Sen Vasya’nın kız kardeşi misin?
    ÜMİDE Vasıf’ı mı diyorsun?
    NADEJDA Elbette! Başka biri var da sanki burada!
    BİRİNCİ ASKER Bizi adamdan saymıyor musun?
    İKİNCİ ASKER Sizce biz adam değil miyiz?
    NADEJDA Siz ne zaman adam oldunuz?! Siz erkek bile değilsiniz!
    ÜMİDE Vasıf, bu kadın senin neyin?
    VASIF Öyle işte.
    NADEJDA Ne öyle işte, Vasya?
    ÜMİDE Öyle işte ne demek, Vasıf?

    (Kısa bir sessizlikten sonra gergin ve hızlı bir melodi duyulur. Herkes donuk bir hâlde birbirinin yüzüne bakar)

    VASIF Ümide benim karım olur.
    NADEJDA Peki, ben!
    VASIF Nadejda benim Vova’nın annesi.
    ÜMİDE Peki, Vova senin neyin?
    VASIF Vova benim oğlum.
    BİRİNCİ ASKER Görünen o ki Nadejda da senin karın.
    VASIF Evet, öyle görünüyor.
    İKİNCİ ASKER Görünen o ki sizin iki karınız var. Öyle mi?
    VASIF Evet, öyle görünüyor.

    (Kısa bir ara sessizlik yaşanır. Vasıf başını öne eğimiştir. Nadejda ve Ümide dikkatle birbirlerini süzerler).

    BİRİNCİ ASKER (İkinci askere hitap eder). Büyük ihtimalle şimdi bir gürültü kopacak.
    İKİNCİ ASKER. Nereden biliyorsun?
    BİRİNCİ ASKER Görmüyor musun, kadınlar birbirine nasıl bakıyorlar!
    İKİNCİ ASKER Nasıl bakıyorlar?
    BİRİNCİ ASKER Kızgın horoz gibi.
    İKİNCİ ASKER Burası sizin bölge, bizim bölgemiz sakin.
    BİRİNCİ ASKER Hayır. Burası size ait ve biraz sonra burası savaş alanına dönüşecek.
    İKİNCİ ASKER Hayır. Aslında burası tarafsız bölge.
    BİRİNCİ ASKER Evet. İşte! Birbirlerine yaklaşıyorlar.
    İKİNCİ ASKER Ahmak herif iki kadını birden idare ediyor ama bir pasaporta sahip çıkamıyor.
    BİRİNCİ ASKER O yüzden şimdi gürültü kopacak işte.
    İKİNCİ ASKER Bırak kopsun.

    (Nadejda ve Ümide küçük adımlarla birbirine yaklaşır. Önce gergin, sonra şen şakrak bir müzik sesi duyulur. Kadınlar tokalaşarak selamlaşırlar, sonra sarılıp öpüşürler. Diğerleri hayretle kadınlara bakakalmıştır).

    BİRİNCİ ASKER Tebrik ederim.
    İKİNCİ ASKER Ben baş sağlığı diliyorum.
    VASIF Doğrusu hiç inanasım gelmiyor.
    NADEJDA (Ümide’ye hitaben). Sende kaç çocuk var?
    ÜMİDE Altı. Altısı da kız.
    NADEJDA Benim sadece Vova var.
    ÜMİDE Daha gençsin. İnşallah yine doğurursun.
    NADEJDA Vasıf da bir çocuk az diyor.
    ÜMİDE Doğru söylemiş. Fırsatınız varsa beklemeyin. Çocuğun zararı mı var?!
    BİRİNCİ ASKER Ben bu dünyada her şeyi görmüştüm ama böylesini…
    İKİNCİ ASKER Ben de ilk kez böyle bir şeye tanık oluyorum.
    BİRİNCİ ASKER Eğer bunlardan biri benim karım olsaydı… Bir iki ay önce karıma “Kocan senden habersiz ikinci bir kadın nikahlamış” demişler…
    İKİNCİ ASKER Senin de mi böyle işlerin var? Karından habersiz hem de!
    BİRİNCİ ASKER Yok! Tövbe de! Tüm gün seninle burada ter döküyorum! Öyle mi değil mi?
    İKİNCİ ASKER Öyle.
    BİRİNCİ ASKER Ama ne fayda! Kadın öyle bir saldırdı ki üstüme!.. Ortalık birbirine girdi. Velhasıl uzun hikaye. Hâlâ kadını ikna edemedim, senden habersiz değil bir iş görmek, kuş bile beslemiyorum dedim. Bir de şuna bak! (Vasıf’ı işaret ederek). Ufacık aklı var ama iki kadınla evli.
    İKİNCİ ASKER Ve kadınlar kedi gibi yalıyor birbirini.
    BİRİNCİ ASKER İnsanda böyle baht olacak! İki kadını birden…
    İKİNCİ ASKER Ama bir pasaportu yanında taşıyamıyor.
    ÜMİDE Kıskananlar çatlasın!
    NADEJDA Elbette! Vasıf gibi bir kocam olduğu için mutluyum ben.
    ÜMİDE Artık böyle adamı mumla arasan bulamazsın.
    NADEJDA (Görevlilere dönerek). Evet beyler, kocamızı veriyor musunuz alıp gidelim!
    ÜMİDE Önce bize gideriz.
    NADEJDA Hayır. Bize. Zaten sizden geliyor.(Vasıf’a hitaben).Vasya, bize gideriz değil mi?
    VASIF Ama beni bırakmıyorlar!
    NADEJDA Ben bunların başına öyle bir oyun açarım ki!.. (Görevlilere hitaben). Kenara çekilin bakayım!

    (Kadınlar gümrük görevlilerinin üstüne atlar. Müzik sesi duyulur. Dalaşma yaşanır. Nadejda birinci askerin Ümide ise ikinci askerin yakasına yapışır. Vasıf yaşananları seyretmekle yetinmektedir. Uzaktan silah sesleri gelir. Sonra köpek havlar. Hepsi korkup kenara çekilir).

    ÜMİDE Ben de bu dünyayı bunların başına yıkmazsam babamın kızı değilim! Böyle bir rezalet olabilir mi? Bu; insan haklarını çiğnemek değil de nedir?!
    NADEJDA Öğlenin bir vakti suçsuz bir insanı alıkoyuyorlar! Böyle şey mi olur?! Kanuna aykırı hareket eden iki devletin iki beceriksiz memuru vatandaşa işkence ediyor.
    ÜMİDE Suçun hepsi bu geri kalmış devletlerin! Bu devletlerin insan haklarına aykırı kanunlarında suç! O kanunların rüşvet alan yöneticilerinde!
    NADEJDA Ne yazık ki telefonum evde kalmış, yoksa…
    ÜMİDE Benimki yanımda, çantamda.. (Telefonu çıkarır). Şimdi arayıp milleti bu lanet yere yığayım da görün!
    NADEJDA Konuş sonra bana ver!
    BİRİNCİ ASKER O! Bizi korkutuyorlar!
    İKİNCİ ASKER Biz ülke sınırlarını korumakla mükellefiz!
    ÜMİDE Şimdi anlarız sizin kimi ve neyi korumakla mükellef olduğunuzu!
    NADEJDA (Ümide’ye hitaben). Konuş, sonra telefonu bana ver.
    BİRİNCİ ASKER. Ay çok korktum! Kimi korkutuyorlar görüyor musun?
    İKİNCİ ASKER. Ama bunlar hakikaten sıkıntılı tiplere benziyorlar ha!
    BİRİNCİ ASKER. (Vasıf’ı gösterir). Şunun halt yemesi!
    VASIF (Omzunu silker). Benim ne suçum var?!

    (Tekrar müzik başlar. Askerler vazife bölgelerinde dimdik duruyorlardır. Önce Ümide cep telefonuyla bir yerleri arayıp elini kolunu sallayarak konuşur sonra Nadejda. Nadejda telefonu alıp aynı edayla ve özellikle üst perdeden bağırarak konuşur. Müzik sesi konuşmaların içeriğini anlamaya imkan vermez. Kadınlar telefonda konuşurken iki asker de telsiz ve ahizeli olan telefonlarıyla bir yeri arayıp bir şey anlatmaya çalışır. Tüm sesler birbirine karışır. Tam bu sırada tekrar sürtüşme yaşanır. Sonra birbirlerinin yakalarına yapışırlar. Gümrük kapılarının acil durum sirenleri çalar. Herkes duruverir. Projektörler yanar. Her iki kapıda birer avukat belirir. Avukatlardan biri gözlüklü bir kadındır, diğeri ise sakallı bir erkek.)

    BİRİNCİ ASKER (Kadın avukata hitaben). Bekle! Evraklarını göster!
    İKİNCİ ASKER (Erkek avukata hitaben). Beyefendi! Rica ediyorum pasaportunuzu gösterin!
    KADIN AVUKAT. Ben avukatım.
    ERKEK AVUKAT. Burada insan hakları çiğneniyor.
    BİRİNCİ ASKER Başımıza iş aldık!
    İKİNCİ ASKER Ne insanı, ne hakkı? Biz sadece ülke sınırlarını koruyoruz. Buna emin olabilirsiniz!
    BİRİNCİ ASKER Sınırlarımızı gözümüz gibi korumamız gerekir!
    NADEJDA (Kadın avukata hitap ederek Vasıf’ı gösterir). Sorun bir bakalım bu zavallının suçu neymiş!
    ÜMİDE (Erkek avukata hitaben). Bu mazlumun ne o tarafa geçmesine izin veriyorlar ne de bu tarafa! Böyle iş mi olur?!
    KADIN AVUKAT Ama ne yaşanmış ki? Bu şahıs, bu vatandaş ne yapmış?
    ERKEK AVUKAT Hiç kimsenin insan haklarını çiğneme yetkisi yok!
    ÜMİDE Vallahi sizin memlekette durum ne bilmiyorum ama bizim ülkede derebeylik mevcut!
    NADEJDA Bizim ülkede kölelik kanunları hüküm sürüyor.
    ÜMİDE Kölelik yine iyi! Bizimkiler mağara kanunlarıyla yaşıyor.
    NADEJDA Yöneticilerimiz akrabalarının cebini dolduruyor.
    ÜMİDE Bizimkilerin de kendi ceplerini doldurmaktan akrabalarına sıra gelmedi daha!
    NADEJDA Bizimkilerin kalır yanı yok aslında ama…
    BİRİNCİ ASKER Rica ediyorum daha fazla uzatmayın!
    İKİNCİ ASKER Kanunu çiğneyemeyiz. Konu kapanmıştır.
    BİRİNCİ ASKER Adamın belgeleri yok! Vatandaşı olduğu ülkenin, kimlik bilgilerinin belli olmadığı bir adamı nasıl ülkeye kabul edebiliriz?!
    NADEJDA Boş boş konuşmayın! Vatandaşlık ne alaka?
    ÜMİDE Benim kocam tam bir vatandaştır ülkesinde!
    BİRİNCİ ASKER Nerede ikameti?
    NADEJDA Elbette kendi evinde!
    ÜMİDE Ya nerede olacaktı?!
    İKİNCİ ASKER Görünen o ki iki yerde de ikameti var.. (Vasıf’a dönerek). Öyle mi?
    VASIF Öyle görünüyor.
    ERKEK AVUKAT İki ülkenin de vatandaşı olan birini iki ülkeden birine bile alamıyor musunuz? Bu çok absürt bir tiyatro oyunu!
    KADIN AVUKAT Ben bu anlaşmazlığın duyulması için basın mensuplarını çağıracağım.
    BİRİNCİ ASKER İki pasaport taşımanın kanunen yasak olduğunu bilmiyorsunuz sanki!
    İKİNCİ ASKER Bu resmen suç!
    ÜMİDE Sizin nöbet tuttuğunuz mıntıkadan kamyonlar dolusu evraksız mal geçiyor, bu suç değil mi, ha! Ama evraksız bir adamın sınırı geçmesi suç, öyle mi?
    KADIN AVUKAT Bu mesele burada kalmaz!
    ERKEK AVUKAT Dünya kamuoyunu bu suçun içyüzüyle tanıştırmamız şart!
    KADIN AVUKAT Suçlular cezasını çekmeli!
    ERKEK AVUKAT Haklı dava galip gelmeli!
    ÜMİDE Benim kocamın suçu ne?
    NADEJDA Peki, benim kocamın?
    KADIN AVUKAT (Vasıf’ı gösterir). Görünen o ki bu beyefendinin iki karısı var.
    ERKEK AVUKAT İki karısı var! Evet. Ne olmuş?! Kadınların kocalarıyla alakalı bir şikayeti yok ki!
    NADEJDA. Katiyen!
    ÜMİDE. Ne şikayeti? Kim şikayet ediyor?! Şikayetçi filan yok!
    VASIF. Benim de onlardan yana hiçbir derdim yok.
    KADIN AVUKAT. Bu adam acil surette özgür bırakılmalı!
    ERKEK AVUKAT Bu; tüm insanlık için kara bir lekedir!
    BİRİNCİ ASKER Bizim böyle bir kanunsuzluğa imza atma yetkimiz yok; nihayetinde adam pasaportsuz. Nereye bırakacağız?!
    İKİNCİ ASKER Öyle! Bunun mümkünatı yok! Bakın, diyelim ki benim yerime burada, bu kulübede siz duruyorsunuz. (Kadın avukatın yanına gelir). Hayal ediyor musunuz? Ben, sizin yerinizdeyim, siz de benim yerimde. Haydi bakalım, benim ülke sınırını geçmeme nasıl izin vereceksiniz? (Şapkasını kadının başına koyar). Evet. Bakın. Bu da şapka. (Ceketini çıkarır). Ceketi de alın. Evet, giyin, giyin. (İkinci askere hitap eder). Siz de kıyafetlerinizi verin ona. Bakalım kendileri kanunu çiğneyebiliyorlar mı?
    BİRİNCİ ASKER. Buyurun. (Şapkasını ve ceketini çıkarıp erkek avukata verir). Gerçekten, bakalım bizim yerimizde olursanız ne karar vereceksiniz! Davulun sesi uzaktan hoş gelirmiş. Evet, giydiniz mi? İstiyorsanız silahları da verelim. (İkinci askere hitap eder). Silahları da verelim, ha!
    İKİNCİ ASKER. Olur. Bakın, bu da silahım. Alın. Kılıfıyla birlikte…
    BİRİNCİ ASKER. Bu da benimki. Buyurun.

    (Avukatlar askerlerin verdikleri kıyafet ve silahları alırlar. Karşılığında avukatların ceketlerini de askerler giymiştir. Kıyafet değiştirme merasimi sona erer. Herkes yeni kılığıyla yeni vazifesini icra etmeye başlar)

    BİRİNCİ ASKER. Evet, nasıl?
    İKİNCİ ASKER. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
    ÜMİDE. Kıyafetler size çok yakıştı.
    NADEJDA. Siz bunlardan daha çok benzediniz askere, tam bir gümrük çalışanı oldunuz.
    VASIF. Gerçekten! (Avukatlara hitap eder). Sanki bu görev için doğmuşsunuz. (Askerlere hitaben). Siz de yeni kıyafetlerinizde çok gösterişli duruyorsunuz.
    NADEJDA. Hakikaten. Hukukçu dediğin tam da böyle olmalı.
    ÜMİDE. Medeni, aydın, edepli…
    BİRİNCİ ASKER. Ben çocukluğumdan beri insanların adaletsizliğine göz yumamıyorum.
    İKİNCİ ASKER. Ya ben! Zamanında adımı “aykırı” koymuşlardı. Ne diye? Çünkü sürekli haksızlığa ve adaletsizliğe karşı mücade ettim. Ben bu kamuflajı aslında isteyerek giydim.
    BİRİNCİ ASKER. Ben genel olarak dünyadaki sınırları kabullenemiyorum. İnsan için sınır mı var?!
    İKİNCİ ASKER. Allah dünyayı bir bütün olarak yaratmış. İnsanlar bölmüş dünyayı karpuz dilimler gibi. Parçalamışlar.
    KADIN AVUKAT. Çok garip! (Kısa bir sessizlik yaşanır). Ben çocukluğumdan beri sınırda çalışmak istemişimdir.
    ERKEK AVUKAT. Ben de sınırlarımızı gözümüz gibi korumak istemişimdir.
    KADIN AVUKAT. O zaman ailem engel olmuştu. Benim gibi kız çocuğunun sınırda çalışma arzusunu anlamak bile istemiyorlardı.
    ERKEK AVUKAT. Benim de önümü kestiler. Güya fiziki yönden zayıfmışım, çok sinirliymişim.
    NADEJDA. (Erkek avukata hitap eder). Sanki bir kadınla mı evlenecektin de fiziken daha sağlıklı olmanı istediler!
    ÜMİDE. Değil mi? Sinirin sınırda çalışmakla ne ilgisi var diyen biri lazımmış!
    NADEJDA. Bizde her şey gösteriş için!
    ÜMİDE. Hele bizimkiler… Bildikleri tek bir şey var, o da “Kanuna aykırı!”
    NADEJDA. Tüküreyim insan haklarının karşısında duran kanunlara!
    ÜMİDE. Ben de o rezil kanunları yazanlara tüküreyim!
    VASIF. Bizim ocağımıza incir ağacı diken de o kanunlar!
    NADEJDA. Değil mi ya!
    ÜMİDE. Tamam, sevgili arkadaşlar, güzel insanlar, şimdi ne yapıyoruz, kanunlarda yapılan yanlışlıkları düzeltmemize izin veriyor musunuz?
    NADEJDA. Galiba sonunda herkes hakikati anladı.
    VASIF. Hakikat; güneş gibi bir şeydir, her yerden rahatça görünür. Bu sözleri bir deha demiş.
    BİRİNCİ ASKER. Şu an bu noktada bizlik bir durum yok.
    İKİNCİ ASKER. Bunlar izin verirlerse itirazımız da yok.
    ERKEK AVUKAT. Her şeyi kanuna göre çözmemiz gerek.
    KADIN AVUKAT. Şüphesiz!.. Sivil toplum için hukuk kurallarına uyan kanunlar çerçevesinde.
    VASIF. Çok teşekkür ederim. Allah sizden razı olsun. Gidebilir miyim?
    NADEJDA. Gel Vasya, gel bakalım.
    ÜMİDE. Vasıf, bu tarafa gel.
    KADIN AVUKAT. Bekle, nereye gidiyorsun?
    ERKEK AVUKAT. Gelin meseleyi analiz edelim, sonra…
    NADEJDA. Ne? Ne dediniz?
    ÜMİDE. Bunlar ne konuşuyor? Neyi analiz edeceklermiş?
    VASIF. Ümide!
    ÜMİDE. Canım.
    VASIF. Nadya!
    NADEJDA. Ne oldu sevgilim?
    VASIF Galiba, bunlar, onlardan da beter davranacak.
    NADEJDA Boşa dememişler, birinin karakterini öğrenmek istiyorsan ona görev vereceksin.
    BİRİNCİ ASKER İyi ki şu an bizim görevimiz yok.
    İKİNCİ ASKER Biz hiç görev düşkünü olmadık.
    ERKEK AVUKAT Elbette, şimdi her şey demokratik prensipler temelinde çözülecek. Ama gelin demokrasiyi anarşiye dönüştürmeyelim. (Vasıf’ı gösterir). İşte bu!.. Bu vatandaş müthiş sorumsuzca davranmıştır. Elimizde onun kimliğine dair hiçbir belge mevcut değil. Bu adam belki de bir ülke sınırları içinde büyük bir suç işledi ve şimdi başka bir ülkeye girmeye çaşıyor! Gelin, önce bu şahsın kimliğini tespit edelim.
    ÜMİDE Siz ne anlatıyorsunuz, kocam o benim, kocam! Ne suçu!
    NADEJDA Galiba vaktiniz çok, fare gibi kilim kemiriyorsunuz! O! Suçlu bulmuşlar!
    KADIN AVUKAT. Son zamanlarda ülkemizde katillerin, insan kaçakçılarının sayısı arttı. Bu adamın bu suçlarda parmağı olmadığına dair kim garanti verebilir? Kim? Hiç kimse! Biz sade ve sıradan vatandaşlar da buna dahil! O yüzden bu adamın fotoğrafını çekip Interpol aracılığıyla tüm dünyaya yaymalıyız. Bırakın ilgili makamlar ve farklı şahıslar görsün bir bu adamın fotoğrafını. Biz gerekli bilgileri toplayıp, analiz ederek ilgili yüksek makamlarla fikir alışverişi yaptıktan sonra birçok önemli detayı eleyip, belli bir konsensüse vararak…
    VASIF. Beni öldürüp gömmek istediğinizi söyleyin de siz de kurtulun ben de!

    (Takati tükenen Vasıf hâlsiz bir şekilde valizin üstüne oturur. Ümide ve Nadejda onun kollarından tutarlar)

    ERKEK AVUKAT. (Nadejda’ya hitap eder). Sen bu tarafta dur. Evet, bu tarafta. Bildiğim kadarıyla sen sağ taraftaki devletin vatandaşısın, öyle değil mi?
    NADEJDA. Ne sağı ne solu?! Görmüyor musun bu zavallı ne hâlde!
    KADIN AVUKAT. (Ümide’ye hitaben). Siz de bu tarafta durun! Evet, bu tarafta. Tarafsız bölgedeysek ne olmuş?! Herkesin vatandaşı olduğu bir devlet var. herkes kendi ülkesinin sınırına yakın durmalı.
    BİRİNCİ ASKER. Acaba bu adam hakkında Interpol ne zaman net bir bilgi verecektir?
    ERKEK AVUKAT. Bu bir ay da sürebilir, bir yıl da. Hatta…
    İKİNCİ ASKER. O zamana kadar buna kefil olsak, mümkün mü?
    KADIN AVUKAT. Ne kefili! Hayır, acaba bunun yerine başka birini mi alıkoysak?
    ÜMİDE. Beni alın!
    NADEJDA. Hayır, beni, beni alın.
    ERKEK AVUKAT. Hiç kimse alıkonmayacak.
    KADIN AVUKAT. Konuşacak daha fazla bir şey yok.
    BİRİNCİ ASKER. Bence bu; insan haklarını benzeri görülmemiş bir seviyede çiğnemektir.
    İKİNCİ ASKER Uluslararası örgütler bu anlaşmazlığı öğrenirse ülkemize karşı ciddi suçlamalarda bulunurlar.
    ERKEK AVUKAT Bizim güçlü ülkemiz uluslararası örgütleri bilmem neyi sallamaz!
    KADIN AVUKAT. Her hâlükârda, gerektiğinde bizim ülkemize destek verenler çıkacaktır.
    BİRİNCİ ASKER. Gelin kendi kendimizi rezil etmeyelim.
    İKİNCİ ASKER. Uluslararası düzeyde önemli protokollere imza attık.
    NADEJDA. Sizin gibi cahil, kıt beyinli memurlar yüzünden dünyanın her yerinde bizimle dalga geçiyorlar. Sizin gibi kafası bir şeye basmayanlar yüzünden bize, tüm vatandaşlarımıza “ayı” diyorlar. Hâlbuki bana değil, sizin gibilere ayı denir!
    ERKEK AVUKAT. Sensin ayı!
    NADEJDA. Ayı sensin! Ben kurdum, dişi kurt! Şimdi parçalayacağım seni!
    ERKEK AVUKAT. Parçala da göreyim! Bak bakalım kim kimi parçalıyor!

    (Gürültü çıkar. Müzik girer. Nadejda erkek avukatın üstüne çullanır, adam ani bir hareketle kılıfından tabancasını çıkarıp havaya ateş açar. Nadejda geri çekilir. Vasıf valizin arkasına saklanır. Ümide Vasıf’ın nabzını yoklar. İşler daha da karışır, gürültü yükselir. Birinci ve ikinci asker bir kenara geçip bir yeri arar ve bir şey anlatırlar. Müzik ve gürültü yavaşça azalır.)

    VASIF. Of! Of! Ölüyorum.
    ÜMİDE. Millet!.. Zavallı adam ölüyor! (Nadejda’ya hitap eder). Kardeş, bir yerine bir şey olmadı ya! İyi misin? Ha!.. Tamam. Allah’a şükür. (Kadın avukata hitaben). Seni kancık, şeytan seni!.. Bir de kendine kadın diyorsun. Senin gibi kadınlar yüzünden bu memleket her yerde rezil oluyor. Ne bekliyorsun tarafsız bölgede! Arap mı oldun başımıza?! Yoksa gidip gelen insanlardan ayak bastı parası mı almak niyetin? Belki de başka bir çıkarın var! Senin hiç kocan olmadı mı?
    KADIN AVUKAT. (Sakin bir üslupla konuşur). Hayır. Kocam yok. Hiç de olmadı.
    ÜMİDE. Anne değil misin? Çocuğun da mı yok?
    KADIN AVUKAT. (Aynı sakinliktedir). Kocam yoksa demek ki çocuğum da yok. Kocası olmayan kadının çocuğu mu olur sanki!
    ÜMİDE. Niye olmasın? Benim yan komşumun sekiz çocuğu var, hatta her çocuk başka bir adamdan. Ama resmi nikahlı olmadığı da bir gerçek.
    KADIN AVUKAT. Birincisi; benim ne resmi nikahlı kocam oldu ne de gayri resmi. (Sınırlı). İkincisi; bunun konuyla ilgisi yok.
    ÜMİDE. Vallahi şimdi seni altıma alıp saçını başını yolarım. Bırak kocamı artık!

    (Ümide Kadın avukatın üstüne atlar, kadın, Erkek avukatın arkasına gizlenir. Adam kadının elinden tutar, sonra başını okşar. Görevliler kavga eden, daha doğrusu kavga etmek isteyen taraflar arasında canlı kalkan olur. Ümide Vasıf’ın yanına gelir)

    KADIN AVUKAT. Ahlaksız kadın! Şuna bak sen!
    ÜMİDE. İyi!.. Geçersin elime!..
    KADIN AVUKAT. Nasıl geçeceğim elinize?!
    ÜMİDE. Geçersin, geçersin! Adresini bilmediğimi mi sanıyorsun?! Televizyona çıkıyorsun arada bir. Seni ekranda her gördüğümde yüzüne tüküreceğim! Yalancı patriot!
    NADEJDA. Ya, ben söyledim!.. (Erkek avukatı gösterir). Ben de şu keçi sakallıyı televizyonda gördüm. Seni sakalın seveyim ben!
    BİRİNCİ ASKER. Hakaret edemezsiniz!
    İKİNCİ ASKER. Kendinize gelin!
    ERKEK AVUKAT. Rica ediyorum kendi ülkeniz sınırları içinde kavga edin. Eğer sınırda bir olay yaşanırsa suçu bizim ülkenin üstüne atarlar. Büyük ülke olmanın büyük sorumluluğu var.
    KADIN AVUKAT. Bunlar ne anlar?!
    BİRİNCİ ASKER. Ben meselenin iyi yolla çözülmesini isterim.
    İKİNCİ ASKER. Biz hukuk devleti kuruyoruz. Ama bunlar…
    VASIF. Siz devlet kuruyorsunuz ama olan bana oluyor!
    BİRİNCİ ASKER. Sabırlı olun!
    İKİNCİ ASKER.Siz sabırlı bir halkın temsilcisisiniz.
    VASIF. Sabırlı olduğumuz için bu hâldeyiz ya!
    KADIN AVUKAT. Allah’ınıza şükredin.
    ERKEK AVUKAT. Elbette. Vaziyet bundan daha kötü olabilirdi.
    VASIF. Bundan daha kötüsü var mı, siyahtan koyu renk mi var?!
    KADIN AVUKAT. Niye olmasın?! Beterin beteri var! Siyahın daha koyusu; renksizliktir! Ecel geldiğinde tüm renkler yok olur. Sivil bir dünyada yaşıyoruz. Her şeyin zorbalıkla halledilmeyeceğini anlamanız gerek.
    ERKEK AVUKAT. Bizde de bunlardan çok var. Kanunsuzluğu; kanun gibi sırımak istiyorlar. Millete kaşıkla verip çömçeyle almak bunların içinde var! Demagoglar!..
    KADIN AVUKAT. Maceraperest oportünistler!
    ÜMİDE. Oportünist diye senin babana derler! Oportünist sensin!
    KADIN AVUKAT. Bana hakaret ediyorsunuz, hayâsızsınız!
    ÜMİDE. Sen o hakarete bile layık değilsin!
    KADIN AVUKAT .Ben şimdi sizin saçınızı başınızı…
    ÜMİDE. (Deli gibi güler). Hah, hah, hah, hah, ha! Yok bir de tabancandan korkacağım! Geberesin emi!
    KADIN AVUKAT. Terbiyesiz!
    ÜMİDE. Sensin terbiyesiz!
    KADIN AVUKAT. Sizsiniz! Siz de kocanız da terbiyesiz.
    ÜMİDE. Sen kocadan ne anlarsın?! Senden eş bile olmaz!
    ERKEK AVUKAT. (Ümide’ye hitap eder). Bana bak, yine hakarete başlama! Bir kendine bak bir bu kadına bak! Baştan aşağı gezsek sizin ülkeyi, bu kadar güzel bir kadın bulunmaz!
    ÜMİDE. Bunun gibi çekirgelerden güzeli olan ülkeye yazıklar olsun!
    KADIN AVUKAT. Bana çekirge mi diyorsunuz?!
    VASIF. Burada başka çekirge mi var?!
    NADEJDA. Çekirgeden çok gözlüklü bir yılana benziyor.
    ÜMİDE. Hem de türü belli olmayan bir yılana.
    KADIN AVUKAT. Bana yılan mı diyorsunuz?
    VASIF. Burada başka yılan mı var?!
    BİRİNCİ ASKER. İnsan onuruyla bu kadar da oynanmaz ama!
    İKİNCİ ASKER. Kişiliğe hakaret edilmesine izin veremeyiz!
    BİRİNCİ ASKER. Burada da resmen çatışma yaşanıyor!
    İKİNCİ ASKER. Ben ateşkes yapılmasını teklif ediyorum!
    ÜMİDE. Benim kocam bu bölgeden kurtarılana kadar savaşacağım!
    NADEJDA. Ben de iki ülke sınırındaki bu dikenli tellerin arasında işkenceye maruz kalan kocama siyasi tutuklu statüsü verilmesi için uğraşacağım!
    ÜMİDE. (Kadın avukata hitap eder). Sen daha ne zamana kadar etrafına o pembe gözlükle bakacaksın? Şimdi senin o gözlüğünün camlarını alıp paramparça ederim!
    NADEJDA. (Erkek avukata hitaben). Sen ne zamana kadar gözlerini belertip keçi sakalını sıvazlayacaksın? Şimdi senin o sakalının tüylerini tek tek yolarım!
    BİRİNCİ ASKER. Hakaret yok!
    İKİNCİ ASKER. Karşılıklı ithamları bırakın!
    ÜMİDE. Burada insan onuruna beş kuruşluk değer bile verilmiyor.
    VASIF. Benim beş kuruşum bile yok ki!
    NADEJDA. Bütün dünyayı ayağa kaldıracağım!
    VASIF. (Valizin üstüne oturur). Artık ayakta duracak hâlim kalmadı.
    ÜMİDE. Dünyanın gözü kör, bu yaşanan haksızlıklar görülmüyor. (Sınır görevlilerine hitaben). Peki, ya siz, görmüyor musunuz ey adalet savunucuları!
    NADEJDA. Acaba başka devletlerden siyasi sığınma talebinde mi bulunsak?.. (Sınır görevlilerine hitap eder). Belki de dünyanın kulağı sağırdır! Siz de sağır mısınız?
    VASIF. Galiba bunlar dilsiz, sağır ve kör!
    BİRİNCİ ASKER. (Erkek avukata hitap eder). Dünyayı güldürmeyin bize!
    İKİNCİ ASKER. (Kadın avukata hitaben). Burada aleni bir şekilde insan haklarına karşı hareket ediliyor!
    BİRİNCİ ASKER. Bu rezilliğe bir son verilmeli!
    İKİNCİ ASKER. Bize yeni suçlamalarda bulunabilirler.
    ERKEK AVUKAT. (Birinci askere hitap eder). Bak şimdi!.. Benim yerime bu kulübede senin olduğunu düşün. (Başındaki şapkayı adamın başına koyar). Buyur, karar ver!
    KADIN AVUKAT. (İkinci askere hitaben). Azizim, bu sınır yalnız bana ait değil. Burası bizim hepimizin sınırı. Aynı zamanda sizin de sınırınız. Şimdi düşünün, bu kulübede ben değil siz varsınız. (Başındaki şapkayı adamın başına koyar). Evet, haydi, buyurun, kanunu çiğneyin bakalım nasıl çiğniyorsunuz!

    (Müzik girer. Ceketler ve silahlar sınır görevlisi olan askerlere teslim edilir. Kıyafet değiştirme operasyonundan sonra Nadejda birinci askerin, Ümide ise ikinci askerin karşısına geçer. Avukatlar tekrar kendi “sınırları”na dönmüştür. Adalet savunucuları telefonla bir yeri arayıp hararetle bir şey anlatmaktadır. Vasıf valizini alıp kaçmak ister. Bu sırada uzaktan ateş sesleri duyulur. Herkes yere çöker. Vasıf valizin ardına gizlenir. Sonra ateş sesleri ve müzik bir anda kesilir. Hepsi ayağa kalkar)

    ERKEK AVUKAT. Acilen basın mensuplarını çağırmamız gerek.
    KADIN AVUKAT. Galiba bu sınır bölgesinde hiçbir devletin kanunları işlemiyor.
    ERKEK AVUKAT. Gidelim!
    KADIN AVUKAT. Çabuk olun! Çabuk olun! Beklemenin lüzumu yok.

    (Avukatlar gider. Geride kalanların hepsi usul adımlarla birbirine yaklaşır. Acil durum sirenleri duyulur. Işıklar yanıp söner. Uzaktaki köpek havlar. Askerler, Vasıf, Ümide ve Nadejda karşı karşıya gelir, sonra darbe almışlar gibi küçük adımlarla geriye çekilirler. herkes kendi yerine, kendi konumuna döner. Müzik sesi gittikçe daha da yükselir. Sonra ses, yerini askeri marşa bırakır usulca).


    II. PERDE

    (Aynı mekanda Vasıf’ın durduğu tarafsız bölge kırmızı şeritlerle çevirilmiştir. Büyük valizi, kulpuna takılan zincir yardımıyla gümrük kapılarının ortasındaki direğe bağlanmıştır. Önce kilise çanı duyulur uzaktan. Birinci asker bir yerden çıkıverir ve kendi bölgesine geçer. Sonra ezan okunur. İkinci asker koşarak gelip kendi bölgesinde hazırolda durur. Bir yandan köpek havlaması da devam etmektedir)

    BİRİNCİ ASKER. Evet, nasıl geçti?
    İKİNCİ ASKER. Ne nasıl geçti?
    BİRİNCİ ASKER. Salağa yatma! Haberim yok mu sanıyorsun?! Gece ortadan kaybolmuştun.
    İKİNCİ ASKER. Hayır. Kendi yerimdeydim. Görev yeri terk edilir mi?
    BİRİNCİ ASKER. Bana bak!.. Bu, sizin millette nasıl bir huy var ben anlamıyorum; hep gerçeği söylemek yerine ya bir yalan uyduruyor ya da her şeyden bihabermiş gibi davranıyorlar.
    İKİNCİ ASKER. Sizinkiler de olmayan bir şeyi gerçek gibi dillendiriyor ve çoğu zaman kendi uyurdukları yalana kendileri inanıyor.
    BİRİNCİ ASKER. Olabilir…
    İKİNCİ ASKER. Ne olabilir?! Şimdi tüm gece kulübede miydiniz yoksa değil miydiniz?
    BİRİNCİ ASKER. Ben mi?
    İKİNCİ ASKER. Evet, siz!
    BİRİNCİ ASKER. Ben… Ben bir ara dinlenmeye gittim.
    İKİNCİ ASKER. Ben de dinleniyordum.
    BİRİNCİ ASKER. Olabilir.. .(Eliyle valizi gösterir).
    O da dinleniyor.
    İKİNCİ ASKER. Ya kaçarsa!
    BİRİNCİ ASKER. Nerede onda o akıl!
    İKİNCİ ASKER. Dur bir bakayım.
    BİRİNCİ ASKER. Birlikte bakalım. Nihayetinde tarafsız bölge.
    İKİNCİ ASKER. Öyle… İki devlet de can güvenliğinden sorumlu.

    (Askerler laflayarak valizin yanına gider. Valizin fermuarından Vasıf’ın başı görünmektedir, uyuduğu anlaşılır. Görevlilerden biri valizin fermuarını çeker hızlıca).

    BİRİNCİ ASKER. Uyuyor.
    İKİNCİ ASKER. Bırak uyusun.
    BİRİNCİ ASKER. Ben gece uyuyamadım ama!
    İKİNCİ ASKER. Ben de öyle.
    BİRİNCİ ASKER. Zalimin kızı bırakmadı ki uyuyayım.
    İKİNCİ ASKER. Ben hiç güzel uyuyamadım.
    BİRİNCİ ASKER. Güneyli kızlar böyle… Çılgın oluyorlar.
    İKİNCİ ASKER. Kuzeyli kızlar daha beter.
    BİRİNCİ ASKER. Dostum, galiba kabul ediyorsun, ha!
    İKİNCİ ASKER. Neyi?
    BİRİNCİ ASKER. Salağa yatma demedim mi ben?! Çoktandır biriyle buluşuyorsun! (Kinayeli bir ses tonuyla). Ha!
    İKİNCİ ASKER. Peki, sizde bir şey var mı?
    BİRİNCİ ASKER. Yani onunla mı?
    İKİNCİ ASKER. Tabii ya. Onunla.
    BİRİNCİ ASKER. Doğru ya, onunla… Ben uzun zamandır görüşüyorum o kızla. Buraya geldiğim ilk zamanlardan beri… Sizin şu komşu kasabada yaşıyor. Bizimkilerden usandım. Peki, sen… Ne zamandan beri?..
    İKİNCİ ASKER. Ben… Ben de uzun zamandır görüşüyorum. Sizin merhum sınır komutanının karısı. Kocası öldüğünden beri telsiz operatörü olarak çalışıyormuş. Belki tanıyorsunuzdur.
    BİRİNCİ ASKER Evet, tanıyorum. İyi kadındır. Ama biraz yaşlı. Bizimkiler böyle işte. Her zaman genç kavalyelerle takılmaya çalışırlar.
    İKİNCİ ASKER. Yok yahu, o kadar da yaşlı değil. Benden on iki yaş büyük hepi topu.
    BİRİNCİ ASKER. Ama benimki benden tam on iki yaş küçük.
    İKİNCİ ASKER. Aslında yaşın çok da bir önemi yok. Belki erkek değil ama kadın her yaşta kadın.
    BİRİNCİ ASKER. Öyle. (Valizi işaret eder). Şu ahmağın karıları da fena değil.
    İKİNCİ ASKER İkisi de kavgacı. Görmediniz mi?
    BİRİNCİ ASKER Deme ya. Böyleleri tam kavga sebebi. Bunların kanun filan umurunda değil. Kocamızı bırakın deyip duruyorlar. Nasıl bırakalım Allah’ın dağlıları, asalaklar!.. Şahsen ben bu konuyu sınır birliğine ilettim. Cevap bekliyorum.
    İKİNCİ ASKER. Ben bizim karakoldan cevap aldım bile.
    BİRİNCİ ASKER. Cevap aldın demek! Ne diyorlar?
    İKİNCİ ASKER. Komutan savunma bakanına, savunma bakanı cumhurbaşkanı yardımcısına, o da cumhurbaşkanına iletecek.
    BİRİNCİ ASKER. Doğru ya, kanun böyle. Biliyorum. Mesele yalnız bununla da bitmez. Sizin cumhurbaşkanı bizim cumhurbaşkanıyla istişare edecek. (Kısa bir sessizlik yaşanır). Dur bakalım bir, galiba ses geliyor.
    İKİNCİ ASKER. Onlar!.. (Valizi gösterir). Bunun karıları.
    BİRİNCİ ASKER. Acaba geceyi nerede geçirdiler?
    İKİNCİ ASKER. Arkadaş olmuşlar.. (Valizi işaret eder). Alçakta ne talih var be! İki kadın aynı çatı altında uyuyor. (Eliyle arkayı gösterir). Bu tarafta yaşayanın evinde kalmışlar demek ki!
    BİRİNCİ ASKER. Sen nereden biliyorsun bunu?
    İKİNCİ ASKER. Dün duymadınız mı? Esmer olan sarışına dedi ki…
    BİRİNCİ ASKER. Yani Ümide Nadya’ya…
    İKİNCİ ASKER. Maşallah isimlerini de biliyorsunuz.
    BİRİNCİ ASKER. Evet, niye bilmeyeyim?! İşte, geliyorlar. Bunların korkusundan nöbetçi kulesine tırmanacağım artık!
    İKİNCİ ASKER. Al benden de o kadar!
    BİRİNCİ ASKER. Sus, sus! Geliyorlar.
    İKİNCİ ASKER. Asıl siz susun! (Valizi gösterir). Sessiz olun, bırakın da uyuyup dinlensin.

    (Ümide ve Nadejda gelir. İkisi de güzel kıyafetler giymiştir)

    ÜMİDE. Adam nerede?
    NADEJDA. Hani benim kocam?
    BİRİNCİ ASKER. Susun!
    İKİNCİ ASKER. Susun!
    BİRİNCİ ASKER. Uyuyor.
    İKİNCİ ASKER. Dinleniyor.
    ÜMİDE. Nerede?
    NADEJDA.Hani? Nerede uyuyor? Kulübede mi? İyi ki henüz insanlığınızı tamamen kaybetmemişsiniz.
    ÜMİDE. Yeri sıcak mı bari? Vasıf soğuktan fena korkar.
    NADEJDA. Güneyli erkekler öyle oluyor. (Nazlanır). Ben de yatağını… Şey… E… Yerini hep ısıtmaya çalışırım.
    BİRİNCİ ASKER. Sıcak yerde. Merak etmeyin.
    İKİNCİ ASKER. Büyük ihtimalle kan ter içindedir şimdi.
    NADEJDA. Şu an hava ılık. Çok sıcak da iyi olmaz.
    ÜMİDE. Olmaz; sıcağın zararı olmaz.
    NADEJDA. Çok mu oldu yatalı?
    BİRİNCİ ASKER. Siz gittiğinizden beri.
    ÜMİDE. Daha neler, o kadar uyunur mu? Çabuk kaldırın! Zavallı adam ne kadar yorulduysa!

    (Vasıf’ın inilti sesi duyulur. Valiz hareket etmeye başlar, sallanır ve devrilerek yana yatar)

    NADEJDA. Aman Allah’ım! Şu valize bakın!
    ÜMİDE. Valiz hareket ediyor. Bu; Vasıf’ın valizi.
    BİRİNCİ ASKER. Gürültü çıkarmayın!
    İKİNCİ ASKER. Kocanız çok güvenli bir yerde.

    (Askerler gidip valizi açarlar. Vasıf valizin içinden çıkıp üstünü başını düzeltir. İleri doğru atılan kadınların biri bir koluna, biri diğer koluna girer Vasıf’ın)

    NADEJDA. Vasya!..
    ÜMİDE. Vasıf!
    NADEJDA. Sizi kepazeler!.. Ne hâle getirmişsiniz kocamı!
    VASIF. Tamam, tamam. Telaşlanmayın. İyi uyudum. Peki, siz nerede yattınız?
    ÜMİDE. Nerede olacak?! Elbette kendi evimizde.
    VASIF. Çocuklar sordu mu?
    ÜMİDE. Kimi? Seni mi?
    VASIF. Hayır yahu! (Nadya’yı gösterir). Bu kadın kim diye sormadılar mı?
    ÜMİDE. Ha!.. Tabii. Saklamanın ne lüzumu var dedim!
    NADEJDA. Vasıf!.. Var ya!.. Ümide ne güzel, ne tatlı yetiştirmiş çocukları. (Ümide’ye bakar). Benimki de akıllıdır. (Vasıf’a döner). Vova’yı diyorum Vas…
    BİRİNCİ ASKER. Rica ediyorum tarafsız bölgeden biraz uzakta durun.
    İKİNCİ ASKER. En azından herkes kendi devletinin toprağına geçsin. (Kadınların yanına yürür). Bakın şöyle!.. Siz o tarafta durun…
    BİRİNCİ ASKER. Sen de bu tarafa. Hah, bak şöyle.
    ÜMİDE. Elinizi çekin!
    NADEJDA. Medeni olun!
    BİRİNCİ ASKER. Yine başladılar.
    İKİNCİ ASKER. Yine gözleri döndü.
    ÜMİDE. Komutanlarınızdan cevap geldi mi?
    İKİNCİ ASKER. Evet. Bizim komutandan cevap geldi.
    ÜMİDE. Kocamızı götürebiliyor muyuz?
    İKİNCİ ASKER. Henüz hayır.
    NADEJDA. Niye?
    BİRİNCİ ASKER. (Ümide’ye hitap eder). Sizin sınır birliklerinin komutanı meseleden haberdar.
    ÜMİDE. Şükür! Sonunda!.. Demek vicdanlarını tamamen kaybetmemişler.
    İKİNCİ ASKER. Şimdiden sevinmeyelim. Komutanımız savunma bakanına, savunma bakanı cumhurbaşkanı yardımcısına, o da cumhurbaşkanına bildirecek.
    NADEJDA. Bu prosedür ne zaman sonuçlanır?
    İKİNCİ ASKER Bir şey söyleyemem.
    BİRİNCİ ASKER. Mesele bununla da bitmiyor ki! (Ümide’ye hitaben). Sizin cumhurbaşkanı bu meseleyi istişare etmek için bizim cumhurbaşkanıyla görüşecek. Herhangi bir devletin cumhurbaşkanıyla herhangi bir mesele istişare edilecekse bu cumhurbaşkanlığı seviyesinde gerçekleşmeli doğal olarak. Sonraki aşamada bizim cumhurbaşkanı kendi yardımcısına, yardımcısı savunma bakanına, savunma bakanı sınır birliklerinin komutanına, sınır birlikleri komutanı bizim tugayın yeni atanan komutanına, tugay komutanı bölük komutanına, bölük komutanı müfreze komutanına, müfreze komutanı şube komutanına…
    NADEJDA. (Bağırır). Peki, sonra! Sonra!
    ÜMİDE. Sonra! Sonra! İçim şişti!
    BİRİNCİ ASKER. (El kol hareketleriyle büyüterek). Ve sonunda şube komutanı…. (Göğsüne vurur). Sizin haşmetmeablarına iletecek.
    NADEJDA. Aman Allah’ım! İnsan delirir!
    ÜMİDE. Bu kadar tantananın ne lüzumu var?!
    BİRİNCİ ASKER. İş bununla da bitmiyor ki!
    İKİNCİ ASKER. Bitse yine iyi!
    BİRİNCİ ASKER. Biz… (Birinci askeri gösterir). İkimiz de pasaport şube müdürlüğünden ayrı ayrı heyet davet edeceğiz.
    İKİNCİ ASKER. Her iki devletten.
    BİRİNCİ ASKER. Fotoğraf çekilecek.
    İKİNCİ ASKER. Her iki taraftan.
    BİRİNCİ ASKER. Fotoğraf internet aracılığıyla tüm dünyaya yayılacak.
    İKİNCİ ASKER. Interpol’a da bilgi verilecek.
    BİRİNCİ ASKER. Arama emri çıkarılacak.
    NADEJDA. Korkunç! Bunlar hem alıkoyuyorlar adamı hem de arama emri çıkarıyorlar hakkında. Kimi arıyorsunuz siz?! Kaybolan ya da kaçan biri mi var?! Siz akıllı mısınız? Böyle şey mi olur?
    ÜMİDE. Rezillik!
    BİRİNCİ ASKER. Ya ne sanıyordunuz?! Her şey etap etap çözülmek zorunda. Kolay iş değil ki!
    İKİNCİ ASKER. Öyle tabii, şuradaki köpeğe bakın! Görüyor musunuz?

    (Köpek havlaması duyulur)

    BİRİNCİ ASKER. O bahtsız hayvan da sizin kocanız gibi tarafsız bölgede ne zamandır.
    İKİNCİ ASKER. Az önce anlatılan prosedür bütün makamlara bildirildi.
    BİRİNCİ ASKER. Devletler konuya müdahil oldu.
    İKİNCİ ASKER. Interpol ivedilikle arama emri çıkardı.
    BİRİNCİ ASKER. Ama sahibi bir türlü bulunamıyor. Kimliği de belli değil.
    İKİNCİ ASKER. Hayvan çok şüpheli davranıyor. Tam bir casusa benziyor. Tüm gün volta atıyor, sanki bir şeyler düşünüyor, plan kuruyor gibi.
    BİRİNCİ ASKER. Ama önemli değil, mesele er geç çözülecek.
    İKİNCİ ASKER. Buna emin olabilirsiniz.
    NADEJDA. Köpeğin sahibi bulanamıyor, kimliği de bilinmiyor. Güzel, bunu anladık. Vasya’nın kimliği belli ama!
    ÜMİDE. Elbette, sahibi de belli!
    BİRİNCİ ASKER. Araştırılacağını söyledim ya!
    İKİNCİ ASKER. Her şey titizlikle çözüme kavuşturulacak.
    BİRİNCİ ASKER. Mevcut kanunlar çerçevesinde.
    İKİNCİ ASKER. Buna emin olabilirsiniz.
    VASIF. Artık benim takatim kalmadı.
    ÜMİDE. Vasıf, acıktın değil mi?
    NADEJDA. Yemek getirdik Vasya.
    VASIF. Acıktım, hem de kurt gibi!
    NADEJDA. Şimdi sana bir sofra kurarım.
    ÜMİDE. Tavuk kızarttık.
    NADEJDA. Yanına da patates, peynir…
    ÜMİDE. Limonata.
    NADEJDA. Bir buçuk litre hem de! (Görevlilere hitaben). Siz de gelin.
    ÜMİDE. (Çantayı açar). Çekinmeyin. Misafirimiz olun.
    BİRİNCİ ASKER. İzin yok.
    İKİNCİ ASKER. Talimatlara göre…
    ÜMİDE. Neye izin yok?
    NADEJDA. Yiyip içmeye mi?
    BİRİNCİ ASKER. Evet.
    İKİNCİ ASKER. Talimata göre göz önünde bulundurulmamış…
    ÜMİDE. Öyle aç karnına mı iş görüyorsunuz?
    NADEJDA. Yemiyorsanız yemeyin. Kendiniz bilirsiniz.
    BİRİNCİ ASKER. Bize değil yahu!.(Vasıf’ı gösterir). Ona izin yok!
    İKİNCİ ASKER. Bunun için talimatlara göre özel kural gerekiyor.
    ÜMİDE. Yemek için kural mı?..
    NADEJDA. Bu adam açlıktan ölüyor!
    BİRİNCİ ASKER. Ne olmuş?!
    İKİNCİ ASKER. Kardeşim, vallahi biz mevcut talimatlara göre hareket ediyoruz.
    ÜMİDE. Bu kadarı çok fazla ama!
    NADEJDA. Hiçbir şey anlayamıyorum!
    VASIF. Görünen o ki ben burada açlıktan gebermek durumundayım, öyle mi?
    BİRİNCİ ASKER. Ben kanunlara göre sorumluluk taşıyorum.
    İKİNCİ ASKER. Talimatlarda her şey en ince ayrıntısına kadar yazılmış.
    ÜMİDE Peki, biz şimdi ne yapacağız? Kimden yardım dileneceğiz?
    NADEJDA. O avukatlar nereye gitti? Hiç olmazsa bir tavsiye verselerdi.
    VASIF. Ben ayakta duramıyorum artık… Dizlerim titriyor.
    NADEJDA. Vasya, dayan!
    ÜMİDE. Erkek adam değil misin, biraz sabret!
    BİRİNCİ ASKER. Vallahi bizde suç yok.
    İKİNCİ ASKER. Bizim elimizden gelen hiçbir şey yok!
    BİRİNCİ ASKER. Mevcut kanunlar ortada.
    İKİNCİ ASKER. Mevcut talimatlar…
    BİRİNCİ ASKER. Uluslararası anlaşmalar.
    İKİNCİ ASKER. Devletler arası sözleşmeler.
    BİRİNCİ ASKER. Diyaloglar.
    İKİNCİ ASKER. Anketler.
    BİRİNCİ ASKER. Oylamalar.
    İKİNCİ ASKER. İstişareler.
    VASIF Aman be, bunlara bir şey dediğimiz yok! Ben ne yapacağım ben? Sahipsiz bir it gibi gebereyim mi?
    ÜMİDE. Canım, canım Vasıf’ım. Tuvalete gitmesine izin veriyorlar mı bari?
    NADEJDA Bu zavallı ne yedi ki tuvalete çıksın!
    VASIF. Valizin içine… İçinde… Kimseye göstermeden…
    ÜMİDE. Aman, aman!.. Canım Vasıf’ım…
    NADEJDA. Oy, oy!.. Vasya, nasıl bir hâle getirmişler seni!
    BİRİNCİ ASKER. Valizi uzağa koy.
    İKİNCİ ASKER. Fermuarını çek onun.
    ÜMİDE. Biz ne yapacağız şimdi?
    NADEJDA. Bize bir tavsiye verin.
    BİRİNCİ ASKER. Sizi anlıyoruz.
    İKİNCİ ASKER. Hepinize üzülüyoruz.
    BİRİNCİ ASKER. Ama elimizden ne gelir?!
    İKİNCİ ASKER. Ne yapabiliriz ki?
    ÜMİDE. Her hâlükârda bir yol gösterebilirsiniz.
    NADEJDA. Önce kime müracaat etmemiz gerek?
    VASIF. Tecrübeli adamlarsınız.
    BİRİNCİ ASKER. Köpeğin meselesiyle ilgileniyoruz.
    İKİNCİ ASKER. Süreç işliyor.
    VASIF. Köpeği boş verin. Konu benim!
    ÜMİDE. Konu kanlı canlı bir adam!
    NADEJDA. Kanuna göre bir köpekle bir insanın hakları arasında fark gözetilmiyor demek ki!
    BİRİNCİ ASKER. Doğrudur.
    İKİNCİ ASKER. İkisi de canlı!
    BİRİNCİ ASKER. Köpekler insanların dostlarıdır.
    İKİNCİ ASKER. İnsanlar da köpeklerin dostlarıdır.
    ÜMİDE. Ne yapacağız?
    NADEJDA. Nereden başlayalım?
    BİRİNCİ ASKER. Gelin size mantıklı bir tavsiye vereyim.
    İKİNCİ ASKER. Ama bu konuyu başka bir yerde konuşmayın.
    BİRİNCİ ASKER. Evet, evet. Ağzınızı sıkı tutun. Doğrusu… Ben size üzülüyorum.
    İKİNCİ ASKER. Ama elden ne gelir! Bizler her şeyden önce insanız.
    NADEJDA. Merak etmeyin.
    ÜMİDE. Bizim ağzımız sıkıdır.
    VASIF. Benim ağzım çok gevşektir.
    BİRİNCİ ASKER. Çok iyi! Öyleyse dinleyin. Sizin bu mesele parlamentoda müzakere edilebilir.
    İKİNCİ ASKER. Bu, asıl çözüm yollarından biri.
    NADEJDA. Şimdi ne yapalım? Parlamento üyeleri tatilde.
    ÜMİDE. Parlamentoyu oturuma mı çağıralım?
    VASIF. Onlar toplanana kadar benim gözüm çatlar!
    BİRİNCİ ASKER. Size bir sır vereyim mi?. Bugün bakanlar toplantı yapacak. Sabahın köründe radyoda söylediler.
    İKİNCİ ASKER. İki devletin bakanları da.
    BİRİNCİ ASKER. Birlikte toplantı yapacaklar.
    İKİNCİ ASKER. Toplantı da tugayın gazinosunda yapılacak.
    BİRİNCİ ASKER. Tabii ya, dibimizde!
    İKİNCİ ASKER. Uluslararası gözlemciler, siyasetçiler, gazeteciler katılıyor.
    BİRİNCİ ASKER. Hukukçular da orada olur.
    İKİNCİ ASKER. Söz alıp konuşun.
    BİRİNCİ ASKER. Ama bizim adımız geçmesin.
    İKİNCİ ASKER. Hukukçuların dikkatini çekmeye çalışın.
    BİRİNCİ ASKER. Elle tutulur bir belgemiz olursa çözebiliriz.
    İKİNCİ ASKER. Talimatlar elimizi kolumuzu bağlıyor.
    ÜMİDE. O talimatları yazanın çocuğu yetim kalsın!
    NADEJDA. Canı çıksın, elleri kurusun!
    VASIF. Benim hâlime dönsün!
    ÜMİDE. Vasıf, sabırlı ol!
    NADEJDA. Hâlinde ne var Vasya?! Allah’a şükür…
    BİRİNCİ ASKER. İki karın…
    İKİNCİ ASKER. İki alien…
    BİRİNCİ ASKER. Sağlıklısın da!
    İKİNCİ ASKER. İki kadından da çocuğun var.
    BİRİNCİ ASKER. Toplam kaç tane?
    VASIF. Ne?.. Çocukları mı diyorsun?
    BİRİNCİ ASKER. Çocukları tabii.
    VASIF. İki karımdan toplam yedi çocuk.
    İKİNCİ ASKER. Sayıyı artırabilirsin yine.
    ÜMİDE. Elbette. Nadya, o ne öyle kız, bir tanecik çocukla mı yetineceksin?
    NADEJDA. Bakalım ya. Maksimum bir tane daha yaparız. Fazla olmaz.
    VASIF. Böyle giderse zor. Açlıktan dizlerim titriyor.
    BİRİNCİ ASKER. Erkek adam dayanıklı olur.
    İKİNCİ ASKER. Dik durmak lazım.
    ÜMİDE. Vasıf, ne oldu?
    NADEJDA. Vasya, neyin var, ağlıyor musun sen?
    BİRİNCİ ASKER. Bakın, daha fazla zaman kaybetmeyin.
    İKİNCİ ASKER.Acele edin, sonra geç olur.
    BİRİNCİ ASKER Pasaportunuz var mı?
    NADEJDA. Nasıl olmaz?! Elbette var. (Çantasını karıştırır). Göstereyim mi?
    ÜMİDE. Pasaportsuz adam mı olur?! İşte burada! Bakın.

    (Kadınlar pasaportlarını gösterip sınırı geçer)

    BİRİNCİ ASKER. Evet, o hâlde geçebilirsiniz. Güle güle.
    İKİNCİ ASKER. Uğurlar olsun!
    VASIF. Hoşçakalın! Ümide. Nadya. Birbirinize mukayet olun.

    (Kadınlar gider).

    BİRİNCİ ASKER. Bırak gidip kendileri halletsin.
    İKİNCİ ASKER. Oradakiler isterlerse kanunda değişiklik bile yapabilirler.
    BİRİNCİ ASKER. Bunun için dikkatlerini çekmek gerek.
    İKİNCİ ASKER. Kimin?
    BİRİNCİ ASKER. Bakanların. Parlamento üyelerinin.
    İKİNCİ ASKER. Eh, bu zavallıların neyi var ki onlara verecek?!
    BİRİNCİ ASKER. Kendileri bilir. Hey, bana bak, akşam radyoda enteresan bir şey söylediler.
    İKİNCİ ASKER. Ne? Ne söylediler?
    BİRİNCİ ASKER. Bir ülkenin başbakanının karısının köpeği kaybolmuş. Hem de sınırı geçerken. Kadın Doğu ülkelerinden birine seyehat etmiş.
    İKİNCİ ASKER. Yani bu köpek o kadının çıkabilir mi diyorsun ha?
    BİRİNCİ ASKER. Her şey olabilir. Belki o köpek için kanunlarda değişiklik yapabilirler.
    İKİNCİ ASKER. (Vasıf’ı gösterir). O zaman bu zavallının işi çözülür.
    BİRİNCİ ASKER. (Vasıf’a hitap eder). Hey! Dua et de köpeğin sahibi bulunsun.
    VASIF. Ey Allah’ım, sana kurban olayım!.. Bana merhamet et!
    İKİNCİ ASKER. Sizi bilmiyorum ama ben fena yoruldum.
    BİRİNCİ ASKER. Ben de!
    İKİNCİ ASKER. Gözümden uyku akıyor.
    BİRİNCİ ASKER. Benim de!
    İKİNCİ ASKER. O zaman nöbetleşerek dinlenelim. Kulübe öylece bırakılmaz.
    BİRİNCİ ASKER. Önce ben dinleneyim. Sonra sen.
    İKİNCİ ASKER Tamam. Siz gidin. Ben iki kulübeyle de ilgilenirim.
    BİRİNCİ ASKER O zaman ben gittim. Temkinli ol ha!

    (Birinci asker gider. İkinci asker esner, uykusuz olduğu ve uyumak istediği bellidir)

    İKİNCİ ASKER Galiba siz de uyukluyorsunuz! Uykunuz mu var?
    VASIF Ben mi? Yok! Zaten sizin elinize düştüğümden beri işim gücüm dinlenmek.
    İKİNCİ ASKER İyi ediyorsunuz, dinlenin.
    VASIF. Açlıktan karnımda acil durum sirenleri çalıyor.
    İKİNCİ ASKER. Kardeşim, benim ne suçum var?! Nihayetinde size her şey anlatıldı! (Kısa bir sessizlik yaşanır). Öyle değil mi?
    VASIF. Öyle.
    İKİNCİ ASKER. Evet, öyle. (Esner). Yaklaşın, gelin. Evet, biraz daha.
    VASIF. Dinliyorum.
    İKİNCİ ASKER. Kulübeye göz kulak olabilir misiniz? Ha! Alın şu şapkayı başınıza koyun. (Şapkayı Vasıf’ın başına koyar). İşte böyle. Fena yakıştı.
    VASIF. (Yüzüne ciddi bir tavır takınır). Tabancayı da verecek misin?
    İKİNCİ ASKER. Ne? Tabacan mı? Yok. Tabancayı veremem. Şöyle bir adım geri gidin bakayım. Yakıştı. Sanki sizin kafa ölçülerinize göre dikilmiş. Evet, böyle dursun, iyi… (Esner). Kaçmazsınız değil mi? Gerçi nereye kaçabilirsiniz ki! Geçiş kapıları kilitli. Unutmayın, kulelerden her şey, her yer görünüyor gün gibi. Tel örgüler de elektrikli! İlla kaçmak isterseniz… Siz düşünün. Ölebilirsiniz. (Kısa bir sessizlik yaşanır)
    Gelin şöyle yapalım. Açın valizi. Haydi, girin içine. Sorun değil, başınız dışarıda kalsın. Şapkam başınızda dursun ama. İşte böyle, hah, haydi, acele edin. Çabuk olun. Artık biliyorsunuz, ben anlattım. Kaçmaya yeltenirseniz sizi büyük bir felaket bekliyor olacak.

    (Vasıf valizin içine girer. Boynundan yukarısı valizin dışında kalmıştır. İkinci asker çekip gider. Vasıf o hâlde dikkatle etrafa bakmaktadır. Hıçkırır. Hüzünlü bir müzik başlar. Köpek havlaması duyulur. Bu sırada avukatlar gelir; ikisi de mutlu görünmektedir. Vasıf fark edilmemek için mümkün mertebe başını valizin içine çeker. Müzik sesi yavaş yavaş kısılır)

    KADIN AVUKAT. Ben yarın bildireceğim.
    ERKEK AVUKAT. Ben de diğer gün. (Kısa bir şaşkınlıktan sonra). Bunlar nerede peki?
    KADIN AVUKAT. Görev yerlerini terk etmişler.
    ERKEK AVUKAT. İlginç!

    (Horultu sesi gelir).

    KADIN AVUKAT. A a!.. İşte bak, şurada horulduyorlar.
    ERKEK AVUKAT. Mevzi böyle mi korunur?!
    KADIN AVUKAT. (Güler). Gece sen de fena horluyordun.
    ERKEK AVUKAT. Gerçekten! Duymadım ben hiç.
    KADIN AVUKAT.Kendi horultunu duyacak hâlin yok ya!
    ERKEK AVUKAT. Ne zamandır böyle güzel bir gece geçirmemiştim.
    KADIN AVUKAT. Ev sahibi bizi karı koca sandı.
    ERKEK AVUKAT Evet… O yüzden ikimize bir yatak açtı.
    KADIN AVUKAT Ben hayatım boyunca tek yatmaya alışmışım.
    ERKEK AVUKAT. Hayatımda hiç yalnız yatmadım.
    KADIN AVUKAT. Hani karım yok diyordun!
    ERKEK AVUKAT. Hakikaten yok!
    KADIN AVUKAT. Peki, o zaman… Kimle yatıyorsun?
    ERKEK AVUKAT. (Güler). Dünyada hiç kadın mı yok?!
    KADIN AVUKAT. Don Juan!
    ERKEK AVUKAT. Don Juan filan değilim, sadece kadınları seviyorum, hepsi bu!

    (Horultu devam etmektedir)

    KADIN AVUKAT. İyi, peki, bizim kahraman nerede? Nerede çift pasaportlu vatandaş? Yarınki konuşmamda haksız baskılara maruz kaldığını bildirirken abartmak niyetindeyim!
    ERKEK AVUKAT. Bu anlaşmazlık; benim konuşmamda da temel unsurlardan biri olacak!
    KADIN AVUKAT. Kaçıp gitti belki de.
    ERKEK AVUKAT. Evet. Büyük ihtimalle kaçmış. Görev yerinde kimse kalmazsa adam niye dursun!
    KADIN AVUKAT. Eşlerinin işine benziyor, adamı alıp ortadan kaybolmuşlar.
    ERKEK AVUKAT. O zaman benim konuşma güme gitti!
    KADIN AVUKAT. Benimki de! Ödenek alma şansım da elimden gidecek
    ERKEK AVUKAT. Rezil herif! Ortadan sıvışmış!
    KADIN AVUKAT. Alçak!
    VASIF. (Başını valizin içinden çıkarır). Kim alçak?
    ERKEK AVUKAT. Vay! Sen buradaymışsın ya!
    KADIN AVUKAT. Şükür! Şükür!
    VASIF. Bırak şimdi alçak kim alçak?
    ERKEK AVUKAT. (Elini birinci askerin yattığı tarafa doğru uzatır). İşte, şu alçak!
    KADIN AVUKAT. (Elini ikinci askerin olduğu tarafa doğru uzatır). Bak, şu da alçak!
    VASIF. Evet, ikisi de alçak onların. Doğru söylüyorsunuz.
    ERKEK AVUKAT. Her şeye, herkese kendi adıyla hitap etmen gerek!
    VASIF. O zaman size de alçak demeleri gerekiyor.
    KADIN AVUKAT. Bize!
    ERKEK AVUKAT. Bize niye? Niçin?
    VASIF. Her şey için!
    KADIN AVUKAT. Rica ediyorum düzgün konuşun!
    ERKEK AVUKAT. Yok be, dur, söyle bakalım niye alçakmışız biz? Niçin?
    VASIF. Niçin mi? (Kısa bir sessizlikten sonra). Geceleri yalnız yatmadığınız için!
    KADIN AVUKAT. Bana bakın! Ben her zaman tek yatarım. Bana iftira atmayın!
    ERKEK AVUKAT. İstediğim kadınla yatarım! Sana ne bundan! Hem iki karın olacak hem de bana laf mı atacaksın!
    KADIN AVUKAT. Değil mi ya!
    VASIF. Ben kanunlara riayet ederek iki kadınla evlenmişim, sizin gibi…
    ERKEK AVUKAT. Sen kadınlarla evlenmemişsin, kadınlar seninle evlenmiş!
    KADIN AVUKAT. Değil mi ya!
    VASIF. Ben hakkımı savunlara bakar mısın?
    ERKEK AVUKAT. Senin gibilerin ümüğünü sıkmak lazım!
    KADIN AVUKAT. Terbiyesiz!
    VASIF. Sensin terbiyesiz!
    KADIN AVUKAT. Kim? Ben! Ben şimdi sizin!..

    (Kadın Vasıf’ın üstüne çullanıp çantasıyla adamın başına vurmak ister. Vasıf kaplumbağanın kabuğuna çekildiği gibi valizin içinde büzüşür, başındaki şapka kayıp yere düşer)

    ERKEK AVUKAT. Şunun şapkasına bak!
    KADIN AVUKAT. Şapkası batsın!

    (Askerler korkmuş bir hâlde koşarak gelirler)

    İKİNCİ ASKER. Kaçmış mı?
    BİRİNCİ ASKER. Kaçmış mı? (İkinci askere hitap eder). Yoksa sen de mi yatmıştın Allah’ın kütüğü?
    İKİNCİ ASKER. Ben! Evet… Hayır! Evet, galiba şapkayı atıp kaçmış. (Şapkasını yerden alır ve avukatlara döner). Siz görmediniz mi? Nereye kaçtı?
    BİRİNCİ ASKER. Acil durum sireni çalmak gerek!
    ERKEK AVUKAT. Kaçtığı filan yok!
    KADIN AVUKAT. Onda kaçacak göz mü var?!. (Valizi gösterir). İşte burada, kaplumbağa gibi kabuğuna çekildi.
    BİRİNCİ ASKER. (Valizin fermuarını açar). Evet, buradaymış.
    İKİNCİ ASKER. Ben kaçmayacağını biliyordum.
    BİRİNCİ ASKER. Nereden biliyordun?
    İKİNCİ ASKER. Samimiyetinden. Kanunlara saygısından…
    VASIF. Ne kanun meraklısıymışsın sen de! Alakası yok! Sadece yürüyecek, kaçacak takatim kalmadı. Açım!..
    BİRİNCİ ASKER. Her şey kanun çerçevesinde çözülür.
    İKİNCİ ASKER. Kardeşim, sizin fikirleriniz kanunda dikkate alınmamışsa ben ne yapabilirim?!. (Avukatlara hitaben). Kanuna karşı gelmek ne derece doğru bir şey?
    BİRİNCİ ASKER. Bizler küçük adamlarız. Elimizde imkan olsa seni en pahalı otellerden birine yerleştirirdik.
    İKİNCİ ASKER. Hem de eşlerinizle birlikte.
    ERKEK AVUKAT. Elbette, mevcut kanunlar müsade etseydi…
    KADIN AVUKAT. Bazen mevcut kanunları değil, kalbinin sesini dinlemek gerekir.
    BİRİNCİ ASKER. Ne? Kalbinin sesini mi?
    İKİNCİ ASKER. Ah, ah, ağzınıza sağlık hanımefendi ama… Artık kalbinin sesini dinleyen mi kaldı?!
    VASIF. Kanunu dinleyen var da sanki… Kalbinin sesini dinlemek kaldı! (Ayağa kalkar).
    KADIN AVUKAT. Değil mi ya!
    BİRİNCİ ASKER. Galiba dönüyorlar.
    İKİNCİ ASKER. Evet. Bakalım ne haber getirdiler!

    (Nadejda ve Ümide gelir)

    NADEJDA. Vasya!
    ÜMİDE. Vas…
    BİRİNCİ ASKER. Bakanları görebildiniz mi?
    NADEJDA. Evet, gördük.
    ÜMİDE. Ama görmesek daha iyiymiş.
    ERKEK AVUKAT. Siz de mi oradaydınız? Parlamentoların toplantısında!
    NADEJDA. Evet.
    KADIN AVUKAT. Biz de orada konuşma yapacağız. Sizin kocanızın sorununu da gündeme getireceğiz. Bu meselenin en yüksek seviyede çözüme kavuşması…
    BİRİNCİ ASKER. Siz bir durun önce!
    İKİNCİ ASKER. Ne dediler?
    ÜMİDE. Bizimkiler dedi ki: “Bu meseleyi kışın gündeme getirebiliriz.”
    NADEJDA. Bizimkiler de yazın ilgileneceklerine dair söz verdiler.
    VASIF. Ya Rabbi!.. Bana acı!
    ÜMİDE. Vasıf!..
    NADEJDA. Vasya!.. Vas…
    KADIN AVUKAT. Merak etmeyin, parlamentonun kış tatili bitti, çok yakında mesaiye başlayacaklar.
    ERKEK AVUKAT. Sonra diğer devletin yaz tatili bitmiş olur ve onlar da mesaiye başlar.
    BİRİNCİ ASKER. Kanun herkes içindir!
    İKİNCİ ASKER. Beklemeniz gerek. Elden ne gelir?!
    VASIF. Daha ne kadar aç karnına bekleyebilirim?
    NADEJDA. Görünen o ki kısmet böyleymiş Vasya.
    ÜMİDE. Vasıf, Allah’ın emrinden çıkılmaz.
    VASIF. Meselenin Allah ile ne alakası var?! Bunların hepsi sadist! Yamyamlar! Canavarlar!
    ERKEK AVUKAT. Biz bu meseleyi vandallık olarak görüyoruz!
    KADIN AVUKAT. Her hâlükârda tüm gücümüzü seferber ederek sorununuzu uluslararası kamuoyunun dikkatine sunacağız!
    BİRİNCİ ASKER. Biz de her şeyin kurallar ve kaideler çerçevesinde çözülmesi için çabalayacağız.
    İKİNCİ ASKER. Buna emin olabilirsiniz! Hiç şüpheniz olmasın!
    VASIF. Demek ki en az kışa kadar burada kalacağım.
    ERKEK AVUKAT. Niye kışa kadar?
    VASIF. Duymadınız mı, meseleyle kışın, mesaiye başladıklarında ilgilenecekler! Sonra diğer parlamentonun yazınki mesaisi olacak!.. Yaz olsa yine bir şekilde dayanılırdı, havalar ısınıyor. Peki, kışın kar altında ne yapacağım?
    BİRİNCİ ASKER. İşte bak!..(Valizi gösterir). Gizli evin var ya!
    İKİNCİ ASKER. Hem de rahat, sıcak. İçini düzenli tutmaya bak.
    ERKEK AVUKAT. Gerçekten ama!.. Kötü değil. Büyük, müthiş.
    KADIN AVUKAT (Manalı bir şekilde konuşur). İki adam bile sığar içine.
    VASIF. Ama biz üç kişiyiz.
    NADEJDA. Yok, üç kişi sığmaz ona.
    ÜMİDE. Sığmaz. Hatta iki kişi için bile küçük, dar olur.
    NADEJDA. Elbette, iki koca insanın bütün kışı orada geçirmesi zor iş.
    KADIN AVUKAT. Ama iki ince insan, bunun içinde çok rahat yaşayabilir.. (Yine manalı bir şekilde). Bazen ince olmak insanın işine yarayabiliyor.
    ERKEK AVUKAT. (Manalı şekilde). Her zaman değil, bazen.

    (Telefon çalar)

    İKİNCİ ASKER. Sizin kulübenin telefonu.
    BİRİNCİ ASKER. Evet, galiba beni arıyorlar. Hemen…

    (Birinci asker kulübeye doğru koşar. Ara ara telefon ahizesine konuştuğu sözler duyulmaktadır: “Evet! Tamam! Başüstüne!”)

    İKİNCİ ASKER. Telefon yukarıdan herhâlde.
    ÜMİDE. İnsafa gelmişlerdir belki!
    NADEJDA. Vicdana mı gelmişler demek!
    ERKEK AVUKAT. Öyle olmuşsa konuşmamız güme gitti!
    KADIN AVUKAT. Deme yahu! Keşke birkaç gün izin vermeselerdi.
    ÜMİDE. (Kadına hitap eder). Ne? İzin vermeseler miydi? Niye? Niçin?
    NADEJDA. Kime izin vermeselerdi? Vasya’ya mı? Ha!
    ERKEK AVUKAT. Konu o değil. Büyütmeyin.
    KADIN AVUKAT. Siz niye kendinizi ortaya atıyorsunuz ki?
    ÜMİDE. Tabii, tabii!.. Cahil sandınız beni değil mi?
    NADEJDA. Daha neler! Konuşmaları güme gidecekmiş! Cehhenneme kadar yolu var!
    ÜMİDE. Kasap et derdinde, koyun can derdinde demişler!
    ERKEK AVUKAT. Biz bunca yolu sizin kocanızın hakkını savunmak için katetmedik mi?
    KADIN AVUKAT. Değil mi ya! Hizmetimizin karşılığını da böyle alıyoruz!
    VASIF. Sizin savunduğunuz hakka ihtiyacım yok!
    İKİNCİ ASKER. Sakin olun! Görmüyor musunuz telefonda konuşuluyor! Sesiniz gidiyor oraya.
    ÜMİDE. Bırak gitsin!
    NADEJDA. Bırak bu sağır dünya kulağını açıp duysun sesimizi!
    ERKEK AVUKAT. Biz sizin sesinizi dünyaya duyuruyoruz zaten .
    KADIN AVUKAT. Tüm dünya kamuoyu bizi duyuyor.
    İKİNCİ ASKER. Elbette. Mutlaka duyacaklardır. Sadece biraz sakin olun.
    ÜMİDE. Ama siz duymuyorsunuz!
    NANEJDA. Duymak istemiyorsunuz!
    İKİNCİ ASKER. (İşaret parmağını dudağına götürür). Sessiz olun. Ciddi bir konu var telefonda. Belki de sizin meseleyi çözüyorlar. Sessiz olun.

    (Kısa bir sessizlik olur. Sonra birinci askerin konuştukları duyulur: “Evet! Tamam. Başüstüne!” Hemen sonra yanlarına gelir)

    İKİNCİ ASKER. E, ne oldu?
    BİRİNCİ ASKER. Köpeğin meselesi çözüldü. Allah’a şükür!
    HEPSİ BİR AĞIZDAN. Köpeğin mi? Ne köpeğ? Hangi köpek?
    BİRİNCİ ASKER. Ne zamandır tarafsız bölgede yaşayan köpekten bahsediyorum. Vallahi çok uzun süredir kesiyordum onu ve bu sıradan bir köpek değil diye düşünüyordum kendi kendime.
    İKİNCİ ASKER. Hakikaten öyle. Hâl hareketinden belli oluyor, terbiye görmüş hayvan.
    BİRİNCİ ASKER. Aslında adamın ona köpek diyesi gelmiyor.
    İKİNCİ ASKER. Böyle ince, eğitimli bir görünüşü var.
    BİRİNCİ ASKER. İnanın boynuna kravat bağlayıp gözüne gözlük taksan akademisyen gibi durur.
    ERKEK AVUKAT. İyi, iyi! Anladık! Okumuş kesime hakaret etmeyin!
    KADIN AVUKAT. Peki, o terbiyeli bünyenin akıbeti ne oldu?
    BİRİNCİ ASKER. Gerçekten yayılan konuşmalar doğruymuş. Batılı ülkelerden birinin başbakanının karısı, Doğu ülkelerinden birine seyahate çıkmış. Kadın seyahatten geri dönerken, daha doğrusu sınırı geçerken köpeği kaybolmuş. Zavallı köpek o zamandan beri tarafsız bölgede. Biz nereden bilelim bu köpek…
    İKİNCİ ASKER. Herkes şahit, o köpeğe burada el kaldıran filan olmadı.
    BİRİNCİ ASKER. El kaldırmak ne demek, tek bir kelime bile etmedik.
    ERKEK AVUKAT. Köpeğin bile hukukta bir yeri var.
    KADIN AVUKAT. Onun hakları da dokunulmaz!
    ÜMİDE. Köpeğe gösterilen saygıya bak!
    NADEJDA. Benim de köpeğim var.
    VASIF. Köpeğin bile sahibi olması gerekiyormuş.
    İKİNCİ ASKER. Peki, nasıl öğrenmişler?..
    BİRİNCİ ASKER. Dinleyin bakın. Köpeğin fotoğrafını yayıyorlar Interpol aracılığıyla. Bizim tugayın komutanı tesadüfen bu fotoğrafı görünce, bu köpek bizim orada diye bilgi veriyor gerekli mercilere… Daha doğrusu tarafsız bölgede diye işte! Sonrası malum.
    ERKEK AVUKAT. Komutanı büyük bir ödül bekliyor.
    KADIN AVUKAT. Aksi de olabilir.
    ERKEK AVUKAT. Niçin?
    KADIN AVUKAT. Köpeğe gerekli özen gösterilmediği için!
    BİRİNCİ ASKER. Hayır, biz bu saygıdeğer köpeğe kanunlara göre…
    İKİNCİ ASKER. Mevcut kanunlar çerçevesinde davrandık.
    ÜMİDE. Sizin söyledikleriniz “insan”ı bağlıyor, köpeği değil.
    NADEJDA. Hem köpeğin sahibi kim anladın mı? Şansölyenin karısı şansölyenin!
    ERKEK AVUKAT. Ülkesinin first ladysi olduğu bir gerçek!
    KADIN AVUKAT. Hayır, ikinci lady.
    ERKEK AVUKAT. Belki parlamenter cumhuriyettir!
    KADIN AVUKAT. Alakası yok! Hiçbir ülkenin başbakanı birinci şahıs olamaz. Çünkü önce cumhurbaşkanı ya da başkan gelir.
    ERKEK AVUKAT. Belki cumhurbaşkanının ya da başkanın karısı yoktur!
    BİRİNCİ ASKER. Karısı olmayan devlet başkanı mı olur?!
    İKİNCİ ASKER. Hayâsız devlet başkanı varsa kadınsız devlet başkanı da olabilir.
    ERKEK AVUKAT. Devlet başkanının karısı olmadığında first ladylik otomatik olarak başbakanın karısına geçer.
    İKİNCİ ASKER. Peki, acaba ülkenin devlet başkanı kadın olduğunda… Onun kocasına ne diyorlar?
    BİRİNCİ ASKER. Gerçekten!..
    ÜMİDE. First man!
    NADEJDA. First cenapları!
    KADIN AVUKAT. First mösyö herhâlde.
    ERKEK AVUKAT. First mister olabilir.
    VASIF. Hayır. Bence o zaman adam first lady olur.
    ÜMİDE. Erkekten lady olur mu hiç?!
    NADEJDA. Bu devirde her şey olur!
    BİRİNCİ ASKER. Benim karım devlet başkanı olsaydı memnuniyetle taşırdım first lady unvanını.
    İKİNCİ ASKER. Bunu kanun çerçevesinde çözmek gerek.
    ERKEK AVUKAT. Neyse! Özetle köpeğe ne olacağı belli artık, öyle mi?
    BİRİNCİ ASKER. Evet. Bizim iznimizin alınmasına ihtiyaç bile duyulmadan hem de. Uluslararası kurallara isnat edilerek tabii. Gümrüğün yukarı tarafını söküp açmışlar. Köpeği alıp beş yıldızlı otele götürecekler. Birkaç gün veteriner tedavisi gördükten sonra özel bir araçla belki de Kızıl Haç’ın ya da Sınır Tanımayan Doktorlar’ın uçağıyla vatandaşı olduğu ülkeye teslim edeceklerini söylediler.
    KADIN AVUKAT. Köpeğin vatandaşlığı mı olurmuş?
    ERKEK AVUKAT. Her şey olabilir.
    İKİNCİ ASKER. İnsan hayret ediyor. Köpeğin statüsüne bakar mısın?
    BİRİNCİ ASKER. Büyük ihtimalle en kısa zamanda bizim statümüz de yeniden belirlenecek.
    VASIF. Peki, benim statüm ne olacak? Peki, benim sahibim nerede?! Köpeğin bile köpek kimliğiyle bir sahibi var! Benim sahibim kim peki?
    NADEJDA. Vasya, sakin ol! Vas…
    ÜMİDE. Vasıf, dirayetli dur.
    VASIF
    Lanet olsun senin gibi dünyaya! Yıkılasın emi! Meğer bu koca dünyada yaşamak için mutlaka bir kağıt parçan, bir pasaportun, üfürükten bir statün olmalıymış!
    NADEJDA. Vasya! Vas…
    ÜMİDE. Vasıf!
    VASIF. Ah! Bu musibete nasıl dayanılır Allah’ım?! Köpeğin, kedinin, tavuğun, civcivin bile sahibi var! Peki, benim!.. Niye bize sahip çıkmıyorsun ey dünyanın sahibi? Ah!

    (Vasıf hıçkırıklara boğulur. Nadejda ve Ümide kollarını onun boynuna dolayarak üzüntüsünü paylaşırlar)

    NADEJDA. Vasya!.. Vasya!.. Sevgilim, canım… Ağlama!
    ÜMİD. Vasıf, çocuk musun sen?! Sil gözyaşlarını!
    VASIF. Nerede benim sahibim? Nerede? Yani o köpek kadar değerim yok mu benim?!
    ERKEK AVUKAT. O köpek; first ladynin köpeği.
    KADIN AVUKAT. First değil, second!
    BİRİNCİ ASKER. İnsan köpeğe bakınca farklı düşüncelere kapılıyor.
    BİRİNCİ ASKER. Hakikaten!.. Köpeğin bile hukuksal olarak bir yeri var!
    VASIF. Ben insan olmak istemiyorum! Ben köpek olmak istiyorum!
    ERKEK AVUKAT. Her köpek aynı şansa sahip olamıyor ki!
    KADIN AVUKAT. Değil mi ya!
    ERKEK AVUKAT. Lady köpeği olacakmışsın!
    KADIN AVUKAT. Lady; end bile olsa!..
    ÜMİDE. Bizim ne eksiğimiz var o ladyden?
    NADEJDA. O ladynin köpeği varsa benim de Vasya’m var!
    VASIF. (Ümide ve Nadya’ya hitap eder). İyi ki siz varsınız! Yoksa çatlar ölürdüm!
    ÜMİDE. (Görevlilere hitaben). İyi, peki, biz daha ne zamana kadar sizin bu tarafsız bölgenizde canımızı heba edeceğiz?
    NADEJDA. Bizim de işimiz gücümüz var nihayetinde!
    ERKEK AVUKAT. İnsan hakları gözlemcilerini davet edeceğiz.
    KADIN AVUKAT. İnsanın yaşam hakkını hiç kimse elinden alamaz!
    BİRİNCİ ASKER. Bizim ne suçumuz var?!
    İKİNCİ ASKER. Biz kimiz?
    BİRİNCİ ASKER. Biz neciyiz?
    İKİNCİ ASKER. Bizim sesimizi duyan mı var?!
    BİRİNCİ ASKER. Kim söylediklerimizi dinler?!
    İKİNCİ ASKER. Elimizde yetki yok!
    BİRİNCİ ASKER. Mühür yok, damga yok!
    İKİNCİ ASKER. Bu üniformanın dışında hiçbir şeyimiz yok!
    BİRİNCİ ASKER. Bir şapka…
    İKİNCİ ASKER. Bir de silah kılıfı…
    BİRİNCİ ASKER. İsterseniz bunları da size verelim.
    İKİNCİ ASKER. Buyurun! Hediyemiz olsun.
    ÜMİDE. Yok be! Konu o değil!
    NADEJDA. Biz de biliyoruz sizin suçunuzun olmadığını. Bu ne? Gerçekten bu şapkayı bana mı veriyorsun?
    BİRİNCİ ASKER. Evet, al! (Şapkasını Nadejda’ya uzatır). Al!
    İKİNCİ ASKER İşte!.. Benim yerime geçmiş ol. (Silah kabzasını kemeriyle birlikte Ümide’ye uzatır)
    Gel tak şu kılıfı. Al, bu da tabanca. Şimdi bırak bakalım bu zavallıyı nasıl bırakacaksın!
    ERKEK. Silahları da veriyorlar. Bunlar ahmak vallahi!
    KADIN AVUKAT. Peki, sınırı kim koruyacak?
    BİRİNCİ ASKER. Evet, artık sorumlu sizsiniz!
    İKİNCİ ASKER. Şimdi sınırda görevli olduğunuzu düşünün.
    ÜMİDE. Biz mi?
    NADEJDA. Biz miyiz sınır görevlisi?
    BİRİNCİ ASKER. Tabii ya!
    İKİNCİ ASKER. Elbette.
    VASIF. (Sevinçle). Ümide! Nadejda!

    (Nadejda’yla Ümide askerlerin ceketlerini giyer ve silah kabzalarının asılı olduğu kemerleri bellerine geçirir).

    ERKEK AVUKAT. Kıyafet yakışıyor bunlara.
    KADIN AVUKAT. Evet, fena değil.
    VASIF. Nasıl da yakıştı size! Allah’ım, sana kurban olayım!
    BİRİNCİ ASKER. Tebrik ederim.
    İKİNCİ ASKER. Başarılar diliyorum.
    VASIF. Özgürlüğün havasını hissedebiliyorum.
    ERKEK AVUKAT. Bizim konuşma… Ödenek…
    KADIN AVUKAT. Böyle giderse… Ödenek yalan olur!
    ERKEK AVUKAT. Planlar bozuluyor.
    BİRİNCİ ASKER. Ben gidebilir miyim?
    İKİNCİ ASKER. Ben de gideyim. (Ümide’ye hitap eder). Gözünüzü dört açın ha!
    ÜMİDE. Nereye?
    NADEJDA. (Birinci askere hitaben). Nereye gidiyorsun?
    ÜMİDE. (İkinci askere hitaben). Pasaportun var mı?
    İKİNCİ ASKER. Yok!
    NADEJDA. (Birinci askere hitaben). Peki, senin!
    BİRİNCİ ASKER. Yok! Sınırda görevli askerlerin pasaportu olmuyor ki!
    ÜMİDE. Öyleyse kuleye çık!
    NADEJDA. Sen de!
    BİRİNCİ ASKER. Ben mi?
    İKİNCİ ASKER. Ben de mi?
    ÜMİDE. Sen şu kuleye!
    NADEJDA. Sen de şu kuleye!
    VASIF. Ümide! Nadya! Güzellerim benim! Rüya görüyor gibiyim! Şükürler olsun sana ey Allah’ım! Sesimi duyup sahiplerimi gönderdin.

    (Nadejda birinci askerin arkasına düşüp onu yeni görev yerine götürür, Ümide de ikinci askeri. Uzaklarda gök gürüldemektedir)

    ERKEK AVUKAT. Biz gidelim.
    KADIN AVUKAT. Dur! Görmüyor musun burada insan hakları çiğneniyor! Görmüyor musun?
    ERKEK AVUKAT. Bu kadınlar kanunları sallamıyorlar galiba!
    KADIN AVUKAT. Değil mi ya!
    VASIF. (Tarafsız bölgeden çıkmak ister). Ey Allah’ım sana binlerce kez şükürler olsun!
    NADEJDA. Dur!
    ÜMİDE. Geri dön!
    VASIF. Kim? Ben mi? Nadejdacığım! Ümideciğim!
    NADEJDA. Yerine dön!
    ÜMİDE. Şu şeritten dışarı çıkmayacaksın!
    VASIF. Siz şaka mı yapıyorsunuz? Ha! Hah hah hah!
    ERKEK AVUKAT. Hayır, bence hiç şaka yapıyora benzemiyorlar.
    KADIN AVUKAT. Böyle şaka mı olur?!
    NADEJDA. Geri dön dedim!
    ÜMİDE. Ateş açarım! Dön!
    NADEJDA. Tarafsız bölgede olduğunun farkında mısın?
    ÜMİDE. Burası devlet sınırı!
    ERKEK AVUKAT. Hava soğuyor.
    KADIN AVUKAT. Galiba yağmur yağacak!
    VASIF. Ümide. Nadya. Canlarım… Ben… Ama ben…
    NADEJDA. Beyefendi!.. Yerine dön!
    ÜMİDE. Kaçmaya çalışırsan ateş açacağız.
    NADEJDA. Her şey kanunlara uygun olarak…
    ÜMİDE. Mevcut kurallar ölçüsünde çözülmeli.
    VASIF. Vay benim kara bahtım! Nadya. Ümide.
    NADEJDA. Orada dur! Şeridin diğer yanında.
    VASIF. Ah benim kadersiz başım!
    ÜMİDE. Biraz daha geri çekil! Biraz daha!
    VASIF. Artık belli oldu, burada geberip gideceğim!
    ERKEK AVUKAT. Yıldırım düşüyor.
    KADIN. Yağmur geliyor!

    (Yıldırım çakar. Yağmur sesi duyulur. Gök gürülder)

    ÜMİDE. (İkinci askere doğru bakar). Hey! Aşağı in!
    NADEJDA. (Birinci askere el sallar). Kuleden in!
    ÜMİDE. Yıldırım düşer orada tepene!
    NADEJDA. Sorumluluk bizde!
    ÜMİDE. Dağılmayın. Bir araya toplanın!
    NADEJDA. Çabuk olun! Çabuk!

    (Yıldırım çakar. Duman çıkar. Bir ateş… Işıklar yanıp söner. İnsanların yüzlerini aydınlatan ışık sonunda tek bir parça hâlinde valize yönelir. Hiç kimsenin yüzü seçilmemektedir. Sesler gelir).

    SESLER:

    – Kuleye yıldırım düştü!
    – Ne yapacağız şimdi?
    – Kıyefetlerim ıslanacak!
    – Kıyefetleri boş ver. Bizim üstümüze de yıldırım düşebilir.
    – Şu tarafa çekilin!
    – Ne yapacağız? Ne yapacağız?
    – Vasıf!
    – Vasya!.. Neredesin?
    – Valizin içindeyim ben! Siz de buraya gelin.
    – Herkes valizin içine girsin!
    – Hepimiz sığmayız!
    – Burada herkese yer var. Valiz kocaman! Gelin!
    – Çabuk olun! Çabuk olun!
    – Kaçmak isteyen olursa ateşle karşılık verilecek!

    (İnsanlar yavaş yavaş kaybolur. Müzik başlar. Işıklar tekrar yanıp söner. Işık sadece valizi aydınlatır. Gürültü ve bağırışma sesleri duyulur. Sesler valizin içinden geliyor gibidir).

    – Ayağıma basma!
    – Kenara çekil!
    – Ne kadar pis kokuyor!

    (Hemen sonra valizin arkasından Vasıf’ın kafasını görünür; ayağa kalkar. Valize bakıp gülümser).

    VASIF. Evet. Burada mısınız hepiniz?! Yeter artık, sakin olun! Henüz yağmur kesmedi.

    (Vasıf ağırlığı her hâlinden belli olan valizi neredeyse sürükleyerek alıp götürür. Müzik sesi ufak ufak artar. Acil durum sireni çalar. Gök gürülder. Vasıf elinde valizle geri döner; sınır muhafız birliğinin üniformasını giymiştir, başında şapka, belinde tabanca, kolunun altında bir üniforma daha… Valizi bir kenara bırakıp tarafsız bölgeye geçer. Diğerleri sanki valizin içinden çıkıyormuş gibi tek tek Vasıf’ın yanına gelir. Hepsi onun etrafında toplanır. Vasıf kolunun altındaki üniformayı valizin, şapkayı da üniformanın üstüne koyar. Ardına biraz düşündükten sonra üniformanın cebine elini sokar, bir şey çıkarır, bu; pasaporttur. Bağırarak “Pasaport!” der: “Pasaportum bulundu!” Sonra diğerlerinin yanına döner. Elindeki pasaportu havaya kaldırır).

    HEPSİ BİR AĞIZDAN
    Artık hepimiz tarafsız bölgedeyiz!

    VASIF. Buradan hiçbir yere gidemeyeceksiniz!

    Müzik yavaş yavaş askeri marşa bırakır yerini. Herkes el ele tutuşarak sahnenin önüne gelir ve perde kapanır.

    ÇEVİREN: Abdulkadir Özkan
















    SAVAŞ FESLİ

    Ya da Enver Paşa

    (İki bölümlü tarihi dram)


    E n v e r P a ş a (İsmail Enver Paşa)
    O s m a n Hoca (Osman Hoca Pulathocayev)
    F e y z u l l ah Hocayev (Feyzullah Kubaydullayeviç Hocayev)
    Y u s u f Ziya (İmam Yusuf Ziya Talıbzade)
    İ b a r a h i m bey (Muhammed İbrahim bey Lakay)
    L e v Troçki (Leyba Davidoviç Bronştayn- Troçki)
    D e v l e t m e n d bey
    N a c i y e Sultan
    T ö v f i y a
    F a r u k bey
    Kızıl Komutan








    GİRİŞ

    Kreml. Lev Troçkinin odası. Duvarda büyük harita asılmış. Arada Kremlin saatinin zil sesi işiiilir, daha sonra “Beynelmilel” (“İnterasyonal” marşı) duyulur. Lev Troçki ve Enver Paşa ayaktalar, dikkatle musikiyi dinliyorlar. Enver Paşa askeri, Troçki ise sivil giyimdedir.

    L e v T r o ç k i (saat ve müzik sesini dinleyerek). Artık dörd yıldır ki, Kremlin saatından gelen seslere uyumlu “Beynelminel” de seslenir. Bu, aslında L e n i n yoldaşın teşebbüsüdür.
    E n v ə r P a ş a. Ümid ederim ki, Allahın izni ilə Garbdan gelen bu muski yakında Şarktan da duyulur
    L e v T r o ç k i. Elbette, Enver Paşa. Sizinle aynı fikirdeyim. Biz sosyalizmi, beynelminelciliği bütün dünyada yaymalıyız. (Muhatabına yaklaşır). Biz gıyaben çoktan tanışıyoruz. Böyle yakından tanışıyor olduğumuz için de çok memnun oldum . İşleriniz nasıl gidiyor?
    E n v e r P a ş a. Teşekkür ederim, yoldaş Troçki. “İşlerim nasıldır?” deyince ki... Ben şimdi burada, Moskovada “İnkılab ve İslamın vahdeti cemiyyeti”nde faaliyyet gösteriyorum. (Güler). Amma ben sakin, durgun muhasebe işlerine alışmamışım...
    L e v T r o ç k i. Bir savaşçı için sakin hayatın ne olduğunu iyi bilirim... (Manalı biçimde). Peki, Moskovada nasıl karşılandınız, Enver Paşa?
    E n v e r P a ş a. Her şey kaidesindeydi, yoldaş Troçki. ben bir yıl öncede buradaydım. Biz Moskovaya geldiğimizde kış idi.
    L e v T r o ç k i. Biliyorum, haberim var... Peki, Moskovanın soğuk havaları sizi üşütmüyor mu?
    E n v e r P a ş a. Hayır, Üşümedim. (Güler). Aksine, ben soğuğu-ayazı çok seviyorum. Zaten bizim de Sibirya gibi yerlerimiz var.
    L e v T r o ç k i. Anladığıma göre, siz Kars'ı, Erzurum'u söylüyorsunuz. Biliyorum, oraların da kışı sert geçer.
    E n v e r P a ş a. Evet, öyledir... Bizim gibi savaşçılar için ömür bir fasıldan ibaret oluyor.
    L e v T r o ç k i. O, ne fasıllarıymış ?
    E n v e r P a ş a. Savaş faslı.
    L e v T r o ç k i. Haa, bunu doğru söylediniz. (Güler). Bildiğim kadar, Rusya'ya yalnız gelmediniz.
    E n v e r P a ş a. Evet... Benimle birlikte buraya bir kaç arkadaşımız da geldi. O cümleden, Dahiliye bakanımız Talat Paşa ve Denizcilik bakanımız Cemal Paşa... (Gülümseyerek). Bildiğiniz gibi, eskiden Osmanlı ordusunun yüksek rütbeli bir subayı idim...
    L e v T r o ç k i. Tevazu gösteriyorsunuz, Enver Paşa. Siz sıradan bir asker değilsiz yahu Biliyorum ki, beş yıl Osmanlı İmparatorluğunun ordularına Başkomutanlık yaptınız. İkinci Abdül Hamide karşı olduğunuzu da biliyorum. Bildiğim bir şey daha var ki, hem de damadısınız.
    E n v e r P a ş a. Yoldaş Troçki , Çok şeyi biliyorsunuz.
    L e v T r o ç k i. Daha kırk yaşında olmasanız da askeri rütbeniz generaldir. Bu, sade gösteriş değildir. (Güler). Amma benim hiç bir rütbem yok. Bakma sen , Sovyet ordusunun kumandanı olduğuma.
    E n v e r P a ş a. Siz bütün dünyanın tanıdığı siyasetçisiniz, yoldaş Troçki.
    L e v T r o ç k i. Evet, öyle diyorlar... Umumiyyetle, ben nedense Türkiye'yi ve türkleri çok seviyorum. Eğer bir gün seçmek zorunda olsam ve benden sorsalar ki, sen Rusya'dan başka nerede yaşamak isterdin, hiç tereddüt etmeden Türkiye derdim... (Ara-Mola ). Enver Paşa, Söyler misiniz! siz yoldaş R a d e k ' l e nasıl tanıştınız?
    E n v e r P a ş a. Karl Radek'le iki sene önce Könsberg'te tanışmıştık... Onunla dostluğumuz şöyle başladı. Karl da ingiliz burjuvazisinin düşmanıydı, ben de. Biliyorum ki, ingilizler Orta Asya halklarını, bizim dindaşlarımızı bir şekilde elde edip, onları yeni kurulan bolşevik Rusya'sına karşı ayaklandırmak için tahrik etmeye çalışıyorlar.
    L e v T r o ç k i (Enver Paşaya yaklaşarak elini onun omuzuna koyar). Hımmm... “Çalışıyorlar” ne demek? Artık bu savaş çoktan başladı.
    E n v e r P a ş a. Biliyorum. Biz bu konuda Radek'le daha bin dokuz yüz on dokuzdan beri konuşuyoruz... Ben o zaman düşündüm ki, nasıl söyleyim, Rusya da bizim gibi ingilizleri kabul etmiyor. Bundan başka, benim bildiğime göre, bolşevikler inkilâpla İslamın vahdetini istiyorlar. Böyle olunca ben neden bolşeviklerin yanında olmayım?
    L e v T r o ç k i (pencereye yaklaşıp uzaklara bakarak) . Kanaatınız çok Doğru ... (Ara- Mola). Amma en başından deyim ki, Türkistan'da vaziyet oldukca gergindir.
    E n v e r P a ş a. Biliyorum...
    L e v T r o ç k i. Bende olan bilgilere göre Emir Seyid Alim Han bu yıl mart ayının beşinde Afganistan'a geçmiş. O, şimdi orada silah-teçhizat ve asker toplamakla meşguldur. Şu anda bizimkilerin hakimiyeti formalite de olsa, Buhara Halk Sovyet Cumhuriyetine tabidir. Feyzullah Hoca Buhara devrim komitesine ve Bakanlar sovyetine liderlik ediyor. Osman Hoca Pulathocayev ise Merkezi Yürütme Komitesinin üyesidir. Her ikisi Buharada Kızılordunun kurucularıdır. Eminim ki, Siz tecrübeli birisi olarak, bu yoldaşlara yakından yardımcı olabilirsiniz.
    E n v e r P a ş a (duvarda asılmış haritaya bakarak). Türkistan'daki kavga tiyatrosunu kısmen biliyorum. Bildiğime göre, şimdi orada hakimiyet İbrahim Hanın elindedir. Buharayı Onun askerleri ve çevresi yönetiyor...

    Telefon çalar. Troçki ahizeyi kaldırır.

    L e v T r o ç k i (yüksek sesle). Selam. Evet, Vladimir İliç... (Ara-). Şimdi Enver Paşa yanımdadır, onunla konuşuyorum. (Ara). Evet, doğru buyurursuz, Enver Paşa tecrübeli adamdır. İnanıyorum ki, basmacılar çabuk bastırılacaktır. (Ahizeyi kapatır). Lenin yoldaştı.
    E n v e r P a ş a. Evet, anladım. Ben sizin sıkıntınızın farkındayım, yoldaş Troçki.
    L e v T r o ç k i. Şimdiye kadar, Siz Lenin yoldaşla görüşmüş müydünüz? ...
    E n v e r P a ş a. Evet, Şubat ayının onikisinde Karahanın daveti ile beni kabul etti...
    L e v T r o ç k i. Hımmm... Zaten. Lenin yoldaş ta Çiçerin'in ve Nerimanov'un Sizin hakkınızda olumlu görüşte olduğunu belirtti.
    E n v e r P a ş a. Çok memnun oldum...
    L e v T r o ç k i. Yoldaş Enver, Orta Asyadaki konumumuzu güçlendirmek, Sovyet Rusyasının en mühim vazifelerinden biridir. Neden böyle düşünüyoruz? Çünkü Biz bu coğrafyayı ele geçirerek dünya inkilabının yeni bir merhalesine adım atacağız. Türkistan'da güçlü olmak zorundayız. Kızılordunun Londra ve Parise yolu Afganistan'dan, Pencap'tan ve Bangladeş'ten geçer. Biz bu sayede Hindistan'ı İngiliz emperyalizminden kurtarabiliriz . Öyle değil mi?
    E n v e r P a ş a. Elbette, bu, güzel plandır. Amma bunu hayata geçirmek kolay mesele değil. Ben şöyle düşünüyorum ki...
    L e v T r o ç k i (dikkatle onu süzerek). Enver Yoldaş, Bana bakın, Enver Paşa, siz buraya, benim yanıma, tesadüfen Stalin'in kabinesinden çıkıp gelmediniz ki?
    E n v e r P a ş a. Hayır. Benim bu son günlerde Josif Vissarianoviç'le hiç bir görüşmem olmadı. Bunu neden sordunuz, yoldaş Troçki?
    L e v T r o ç k i. Neden sordum? Şundan sordum, Stalin de aynen sizin gibi düşünüyor. O da diyor ki, ‘’şu anda Troçki'nin dediklerini hayata geçirmek kolay mesele değil’’...
    E n v e r P a ş a. Yoldaş Stalin Benim gibi düşünse de... Ben onun gibi düşünmem...

    Gülüşürler.

    L e v T r o ç k i. Yoldaş Enver, burada, itiraf etmeliyim ki Kremlinde, devrimin düşmanları az değil. Onlar hem de beni kendilerine düşman görüyorlar. Halbuki devrimimizin ideolojisinin yazıcısı ve yöneteni ben oldum. Çarlığı ben yıktım. İnsanlarımıza hürriyeti ben getirdim... Yani bütün bunları Kızılordu hayata geçirdi, bu orduya ben kumanda ettim. Tıpkı, sizin zamanında Osmanlı ordusuna kumanda ettiğiniz gibi... Amma itiraf edelim ki, Türkiye o kanlı savaşta mağlup oldu. Bizim ordumuz ise galip çıktı, kazandı.
    E n v e r P a ş a (Troçki ile göz göze gelir). Yoldaş Troçki, bizim ittifak devletleri ile savaşımızın sebep ve sonuçlarını tahlil etmek için bu kısa görüşme kafi değildir. Bunun için bize uzun bir zaman gerekir. Ne yazık ki, şimdi bunu anlatacak kadar vaktimiz yok
    L e v T r o ç k i. Öyle, zamanımız sınırlı. Siz tecrübeli bir askersiniz. imparatorluk ordusunu yönettiniz. Sizi Avrupada çoğu zaman Napolyon'la karşılaştırırlar. Ben de Kızılordunun kumandanıyım... Amma şimdi ne Osmanlı imparatorluğu var, ne de Rus Çarlığı.
    E n v e r P a ş a. Öyle. Amma İngiliz emperyalizmi hala dimdik ayakta.
    L e v T r o ç k i. Evet sohbetimizin konusu da o... Düşünüyorum ki, Kızıl ordunun kızıl bayrağı çok yakında tüm dünyanın üzerinde dalgalanacak. Öyleyse, dünya yeni bir inkilaba gebedir. Biz buna hürriyet ve devrim imparatorluğu da diye biliriz. Hiç kimse bu yolda bize engel olamayacak, Enver Paşa, yoldaş Enver... (Enver Paşaya yaklaşarak sağ elini onun omzuna koyar). Bana inanıyor musunuz?
    E n v e r P a ş a. Yoldaş Troçki, Elbette, inanıyorum,. (O da sağ elini Troçkinin omzuna koyar). Ben İslamın devrime uygun olduğuna da inanıyorum.
    L e v T r o ç k i. Ben de size inanıyorum. Dünya devrimi kaçınılmazdır, zaruridir, mecburdur. Yaşasın Bolşevik devrimi...

    Musiki. Onların konuşmaları dışarıdan duyulmaz olur. Troçki ve Enver Paşa bir-birlerinin elini sıkar. musiki sesi git-gide yükselir. Ve çalan ses tedricen savaş marşına çevrilir. Troçki ve Enver Paşa el-ele tutup sahnenin önüne gelirler. Daha sonra onlar bir-birlerinden hayli uzaklaşıp bir alayın geçit törenini izler gibi ellerini rahat duruşa getirerek uzaklara bakarlar. Sanki bu anlarda iki eski komutan tirübünden resmi geçidi izlemektedir. Önce rus ordusunun o zamanki marşı, sonra ise Osmanlı imparatorluğunun marşı çalınır.


    Birinci bölüm

    Işıklar yanıp-söner. Troçkinin kabinesi yavaş yavaş gözden kaybolur.
    Buhara. Bolşeviklerin karargahı. Duvarda Leninin ve Troçkinin portreleri asılmış. Çalan marşın sesi yavaş yavaş azalır.
    Karargahta iki kişi- Fayzullah Hocayev ve Osman Hoca.

    O s m a n H o c a (elindeki telgrafı gözden geçirerek). O gün aldığımız telgraf. (Okumaya başlar). “Yüksek rütbeli zabiti karşılayacaksınız”... Görelim bakalım, bu yüksek rütbeli zabit kimmiş hele? (Güler). Kendi de bir türlü gelip çıkmadı ...
    F e y z u l l a h H o c ayev. Çok ilgi çekici , telgrafta gelecek kişinin adını neden yazmadılar ?
    O s m a n H o c a. Sahi, adı-soyadı da yok. (Telgrafa bakar). Amma imza var. Telgraf yoldaş Troçkinin adıyla gönderilmiş. Anlaşılan, Kremlin istikbali görmek istiyor.
    F e y z u l l a h H o c a yev. Ola bilir.

    Dışardan at kişnemeleri ve gürültülü sesler gelir. Her ikisi penceredən kapıya koşarlar.

    O s m a n H o c a. Feyzullah Hoca, Gürültüyü patırtıyı duyuyor musun?
    F e y z u l l a h Ho c ayev. Elbette, Osman efendi, duyuyorum.
    O s m a n H o c a. Herhalde, bizim nöbetçi gelenleri içeri bırakmak istemiyor.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Onlar kimlerse buralılara benzemiyorlar.
    O s m a n H o c a. Bence de, öyle... Benzemiyorlar. Amma...
    F e y z u l l a h H o c ayev. Amma ne”?..
    O s m a n H o c a. Amma birisi çok tanıdık geliyor. Şu karşıda duran burma bıyıklıdan bahsediyorum.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Belki de öyle, merkezin gönderdiği adamdır...
    O s m a n H o c a. Ola bilir... Hizmetçiye sorayım-kimmiş.. (Kapıya doğru yaklaşarak birisine seslenir). Gulam Efendi!, Nöbetçiye söyle, kapıdaki adamları içeri alsın, . Sen de git onları getir bizim yanımıza.

    Dışardan ayak ve kapı sesleri duyulur.

    F e y z u l l a h H o c a y e v. (Pencereden bakarak). Şimdi, iki kişi geliyor.
    O s m a n H o c a. (Düşünceli halde). Çok ilginç, çok...
    F e y z u l l a h H o c a y e v. İlginç olan nedir, Osman efendi?
    O s m a n H o c a. (Rüyadan uyanır gibi). Öyle, her şey, Feyzullah Efendi... Her şey kendi içinde merak ve soru yaratıyor.

    Kapıya vurulur. Ardından yükselen ve sonra azalan musiki. İki tane sivil giyimli adam içeri girer. Bunlardan biri Enver Paşa, digeri Faruk beydir.

    E n v e r P a ş a. Selamün Aleyküm. Merhaba, yoldaşlar.
    F a r u k bey. Hayırlı günleriniz olsun.

    Hep birlikte tokalaşarak sarılırlar.

    O s m a n H o c a. Ve Aleykümselam. Hoş geldiniz. Hayırlı sabahlar...
    F e y z u l l a h H o c a. Buyurun, oturun.
    E n v e r P a ş a. Oturmaya zamanımız yok... Geçerken sizinle tanışmak istedim. Merkezden size haber verildiğini sanıyorum.
    O s m a n H o c a. Evet. Haberimiz var. Sizi tanıdığıma çok memnun oldum...
    E n v e r P a ş a. Dur, hele tanışmadık ki. (Güler). Benim adım Ali beydir. Yanımdaki yardımcım Faruk Bey.

    Osman Hocanın gözleri tüm sohbet boyunca Enver Paşanın üzerindedir.

    O s m a n H o c a. Ali bey... Hımmm... Bende Osman Hoca Pulathocayev'im. Bu da dostum ve yardımcım, dava arkadaşım Feyzullah Kubaydullayeviç Hocayev'dir. O, Buhara Devrim Komitesinin ve Nazırlar Sovyetinin yöneticisidir.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Osman Hoca Pulathocayev de Mərkez İcra Komitesinin başındadır. Hem de Buharada Kızılordunun kurucusudur.
    O s m a n H o c a (güler). Yok daha, orduyu bile kuramadık...
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Ali bey, Anlaşılan, Siz aslen Türksünüz...
    E n v e r P a ş a. Evet, Ben aslen Türküm. Türk zabitiyim. Aslında biz hepimiz Türküz. Sadece, biri Uygur Türkü, biri Çağatay Türkü, biri Tatar Türkü, biri Gagavuz Türkü, biri Kırım Türkü, bir başkası Azerbaycan Türkü... Ben de Osmanlı Türküyüm. Bizim askeri heyetin yeni kurulan Sovyet Hükümeti ile görüşmeleri var. Burada yeni ordu kurmalıyız.
    O s m a n H o c a. Bura derken, Nerde?
    E n v e r P a ş a. Tabii ki, Türkistan'da, Buhara'da, Semerkand'ta...
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Anlaşılan, Siz Türkiye'den geldiniz...
    E n v e r P a ş a. Evet, doğru bildiniz...
    F e y z u l l a h H o c a y e v . Geçen sene Türkiye'den yüksek rütbeli bir asker daha gelmişti ...
    O s m a n H o c a. Cemal Paşa...
    E n v e r P a ş a. Evet, Evet... Doğrudur.
    O s m a n H o c a. O da ordu kurmak istiyordu. Amma buradaki Kızılordunun askerleri nerdeyse onu linç edeceklerdi
    E n v e r P a ş a. Bu konudan da haberim var.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Peki İnanıyor musunuz ki, burada basmacılara karşı savaşabilecek bir orduyu kura bileceğinize?
    E n v e r P a ş a. Yani basmacılar bizim tasavvur ettiğimizden daha mı güçlü? Şayet öyleyse Buharayı bu kızıllardan niye kurtarmıyorlar?
    O s m a n H o c a. Bu gün Türkistan'ın hakimiyeti bu Bolşevik kızılların egemenliği altındadır...
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Peki, Ali bey, Siz buraya nasıl geldiniz?
    E n v e r P a ş a. Biz önce Moskova'dan Bakü'ye gittik. Azerbaycan'da benim tanıdıklarım çok. Sonra oradan İran'a geçtik. İran'da da dostlarımız az değil. Daha sonra Afganistan'a girdik... Kısacası, uzun bir mesafe katettik. (Faruk beye). Faruk bey, lütfen arkadaşlara söyle de, atların yükünü boşaltsınlar... Ben de birazdan geliyorum.
    F a r u k bey. Emredersiniz Paşam.

    Faruk bey asker selamı vererek askeri adımlarla çıkar.

    F e y z u l l a h H o c a. Ali bey, herhalde, Merkezde bizim hakkımızda Size malumat vermişlerdir...
    E n v e r P a ş a. Evet, hakkınızda ufak tefek bilgilere sahibim.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Osman Hoca da Türkiyede tahsil gördü...
    E n v e r P a ş a. Öyle mi? Ne güzel? Çok memnun oldum.

    Ara. Osman Hoca ile Enver Paşa sanki sorgulayan bakışlarla bir müddet bir-birilerini süzerler.

    O s m a n H o c a. Ben de çok memnun oldum.
    E n v e r P a ş a. Siz Türkiye'de hangi yıllarda nerede tahsil gördünüz?
    O s m a n H o c a. Beş sene İstanbul'da okudum... Sekizinci yıldan taa ondördüncü yıla dek...
    E n v e r P a ş a. Anladım... Güzel yıllardı... (sanki o yılları yaşar gibi). O zaman biz genç idik.
    O s m a n H o c a. Ben Sizi görür görmez tanıdım. Siz Enver Paşasınız.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Enver Paşa mı? (Hayretle). O zaman bunu neden önce söylemediniz?
    E n v e r P a ş a. Söylemesem de birbirimizi nasıl olsa tanıyacaktık
    O s m a n H o c a. Ben İstanbul'dayken Siz Osmanlı'nın en tanınan kişisi idiniz. Genc türkçüler harekatına liderlik ediyordunuz. Aslında o zaman ben de türkçü idim...
    E n v e r P a ş a. Peki şimdi değil misiniz? (Güler). Yoksa gençlik ideallerinizden vaz mı geçtiniz?
    O s m a n H o c a. Biz şimdi halkımızın hizmetinde çalışıyoruz, onu hür görmek istiyoruz.
    E n v e r P a ş a. Hürriyet mi?
    O s m a n H o c a. Evet, biz hür ve bağımsız Türkistan'da yaşamak istiyoruz.
    E n v e r P a ş a. Hürriyetin garantörü kim olacak Hocam?
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Lenin yoldaş ve bolşevikler.
    E n v e r P a ş a. Hımmm... Hoş arzular.

    Dışardan at kişnemeleri gelir, az sonra kapı şiddetle vurulur.

    F e y z u l l a h H o c a y e v. Buyurun. (Kapıya yaklaşır). Buyurun, asker Yoldaş.

    Kızıl Komutan içeri girer. Gelen askeri kıyafetli kızılordu zabitidir. Zabitin belinde mermi fişekliği omzunda silah var. Konuşmaya başlarlar.

    KIZIL KOMUTAN. Hepinize Selam.
    F e y z u l l a h H o c a y e v (Enver Paşaya). Bu, bizim cesur, kahraman Kızılordu askerlerinden birisidir.
    KIZIL KOMUTAN. Güzel sözlerinizden dolayı teşekkür ederim. Amma benim zamanım yok. Askerlerimize acilen erzak temin etmemiz gerekiyor.
    O s m a n H o c a. Bana bak , asker yoldaş. Sizin size yetecek bir sürü erzağınız vardı…
    KIZIL KOMUTAN:. Söylediğiniz o erzak sadece kağıt üzerinde vardı Gerçekte ise durum çok farklı, başka türlü.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Oldu Asker Yoldaş. Şimdi git, Sabah gel , daha geniş konuşuruz.
    KIZIL KOMUTAN:. Bana bak, boş-boş konuşmakla askerin karnı doymaz. Biz gerçek işlerle uğraşmalıyız.
    O s m a n H o c a. Size dedim ki, sabah... Şimdi misafirimiz var. Merkezden gelmiş.
    KIZIL KOMUTAN (ters-ters Enver Paşaya bakar). Misafirinizin nereden geldiği, gelmediği bizi ilgilendirmiyor. Biz yalnız Devrim komite konseyinin başkanı başkomutanımız Troçki Yoldaşın emrindeyiz. Yoldaş Troçki , ordu halkın, halk ise ordunun emrindedir diyor. Amma görüyoruz ki , burada halk bizim orduyu değil, basmacıları tutuyor...
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Asker Yoldaş , Şimdi bu konuşmanın yeri değil. Sabah gelirsiniz biz de size bir yol gösteririz...
    KIZIL KOMUTAN:. Sabah… Sabah… Ne sabahı?... Siz bize değil ,Anlaşılan Basmacılara çalışıyorsunuz...
    O s m a n H o c a. Çık dışarı!!!. Bizimle bu şekilde konuşmak senin haddine değil. (Subayın kolundan tutup kapıya doğru iter). Gide bilirsin...
    KIZIL KOMUTAN:. Bu Ne rezalet! Kızılorduya karşı? Ben şimdi sizinle ne gerekiyorsa ... Basmacı artıkları...

    Rus komutanı elini tüfeğe atar. Enver Paşa yerinden fırlayıp askerin kolunu bükerek silahı onun elinden alır. Kurşun sesleri duyulur. Enver Paşa silahı Osman Hocaya verir.

    E n v e r P a ş a (zabite sakin tonda). Sakin ol. Anlaşılan Size silaha nasıl sahip olunacağını öğretmemişler
    KIZIL KOMUTAN. Tamam, tamam…Gidiyorum. Amma daha sonra sizinle hesaplaşacağız. (Öfkeyle kapıya doğru yürür). Görüşürüz.

    Kızıl Komutan çıkar.

    O s m a n H o c a. Bu ahmak silahını da bırakıp gitti.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. O silahı verin bana.
    O s m a n H o c a. Buyurun.

    Feyzullah Hocayev silahı alıp kapıya koşar, silahı birisine verir.

    F e y z u l l a h H o c a y e v. Gulam bey, Hemen bu silahı az önce kapıdan çıkan o Kızıl Komutana yetiştir. (Silahı verip geri döner, Enver Paşaya). Görüyorsunuz değil mi biz kimlerle uğraşmak zorunda kalıyoruz?
    E n v e r P a ş a (başını sallar). Evet, görüyorum. Hem hayret ediyorum hem de şaşırıyorum.

    Kapının eşiğinden mermi sesi ve atın nal sesleri duyulur.

    O s m a n H o c a. Bunların hepsi böyle... Halbuki bu ordunun esasını Osman Hoca ile biz koyduk.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Şimdi kendi kurduğumuz ordunun zabiti bile bizi tehdit ediyor.
    O s m a n H o c a. Diyor ki, halk niye yardım etmiyor? Bu bedbaht halk kime yardım etsin? Basmacılara mı, Sovyet Ordusuna mı, yoksa hırsızlara mı? Hepsi halktan umuyor. Halk ise gırtlağına kadar dert içinde. Ayakta kalma çabasında.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Enver Paşa, biz sizin gibi meşhur birisinin gelişinden çok memnunuz. Osman Hocam, Misafiri benim ağırlamam iyi olur.
    O s m a n H o c a. Feyzullah Ağa, ben sizden bir hayli büyüğüm. Aslında Enver Paşadan da büyüğüm. (Güler). Elbette, ben yaşca büyük olduğum için izin verin de Paşamı ben ağırlayım
    E n v e r P a ş a. Doğrusu, ben kendi zabitlerimle beraber aynı yerde kalmak istiyorum.
    O s m a n H o c a. Paşam, mesele değil. Öyle zabitler de bizimle kalırlar. Yerimiz geniştir. (Güler). Siz burada bizim misafirimizsiniz. Amma orduda sizin sözünüz daha çok geçerlidir. Savaş meydanında biz size tabiiyiz, barış zamanı da siz bize tabii olacaksınız...
    E n v e r P a ş a. Ne diyebilirim . Siz nasıl isterseniz öyle olsun.

    Gülüşürler.

    O s m a n H o c a. Öyleyse, buyurun gidelim. (Kapıya doğru). Gulam Ağa, atları hazırla. Bize gidiyoruz.

    Müzik. Işıklar yanıp-söner. At kişnemesi, rüzgar uğultusu duyulur. Sonra yavaş yavaş sahne, ışık ve müzik değişir. Osman Hocanın yaşadığı ev. Büyük bir otağ. Hüzünlü bir melodinin sesleri arasında beyaz kıyafetli bir kadın görünür. O, gerçek insandan daha çok, bir hayal ve ya beyaz bir gölge gibi süzülerek otağda dolaşmaktadır. Bu hayal-kadın T ö v f i y adır.
    Sonra aynı hazin musikiyi sufi raksı takip eder. Kadın sanki havada “uçuyor”, otağın dört bir tarafında fırlanıyor.
    Az sonra Musiki Enver Paşa ve Feyzullah Hocayev. Kadın titrek, ürkek bir gölge gibi sonsuzluğa çekilir. Sufi melodisi bir müddet daha devam eder.

    O s m a n H o c a. Ben İstanbul'da tahsil görürken çok şeyi yeniden kavradım. Orda sadece doğu ve batı dillerini öğrenmekle yetinmedim. Gözümün açılmasında Sizin yönettiğiniz İttihad ve Terakki Cemiyeti ile genc türkçülerin de çok rolü oldu... Aydın insanlarla, mesela Yusuf Ziya, Zeki Velidi Togan, Ahmed bey Ağaoğlu ile tanıştım. Kırıma gidip İsmail Gaspıralı'yı buldum, onunla yaptığımız konuşmalarımız da Beni çok etkiledi...
    E n v e r P a ş a. Onların hepsi de çok kıymetli insanlardır. Ben de bunların çoğu ile görüşmüştüm. Dostumuz Yusuf Ziya beyle halen mektuplaşıyoruz. Hem İstanbul'da, hem Berlin'de, hem de Moskova'da devamlı mektuplaştık. Yakında, Buharaya da gönderir...
    O s m a n H o c a. Çok memnun oldum... (ara). Şimdi, Paşam, esas meseleye geçelim... Siz burada nasıl ordu kurmayı düşünüyorsunuz?
    E n v e r P a ş a. Ben bu konuda artık size muayyen şeyleri söyledim. Elbette, Kremlindeki uzmanlar beni buraya bazı şartlarla göndermişti. Ben burada almanlarda olduğu gibi mobil, döğüşken bir ordu kuracağıma söz vermiştim. Bu ordu bolşeviklere hizmet edecekti... (Güler). Amma ben bolşevizmin mahiyyetini anladıktan sora... Gerisi artık sizin de malumunuzdur.
    O s m a n H o c a. Ruslar dediğiniz gibi bir ordu düşünmüyorlar. Aslında onlara böyle bir ordu lazım da değil.
    E n v e r P a ş a. Neden böyle düşünüyorsunuz?
    O s m a n H o c a. Ruslar tarih boyunca bir çok devletin ordusuna galip gelmiş. Amma bu galibiyetler keyfiyyetli orduya ve teknik imkanlara göre değil, çoğu zaman askerlerin kemiyetine göre kazanılmış. Onlar için asker sadece ölmek ve öldürmek için doğar. Yani asker hayatının değeri beş para etmez.
    E n v e r P a ş a. Aslında öyle. Askerin karşısında duran başlıca vazife bu olmalıdır: ölmek ve öldürmek. Önemli olan şu: ne uğrunda ölecek ve kimi niçin öldürecek? Elbette, bu sorulara askerler değil, kumandanların cevap vermesi gerekir ... Dediğim gibi, ben artık o fikirde değilim...
    O s m a n H o c a. Sebep ne oldu, Paşam?
    E n v e r P a ş a. Sebep? Sebep şu, bolşevikler bana hükmederek Türkistan'a, benimle hakimiyet kurmak istiyorlar. Amma şimdi bu hakimiyeti ben onlara kuracağım. Bu, bir. İkincisi, anladım ki, bolşeviklere düşünen kimse lazım değil. Ücüncüsü, onlar sadece zenginlerin değil, garibanlarında düşmanıdır. Mesela, basmacıların çoğu...
    O s m a n H o c a. Bu kızıl alçaklar olmasaydı halk kendi evinden -eşiğinden tedirgin düşüp silaha sarılmazdı... Basmacı harekatı bolşeviklere karşı başladı. Bolşevikler halkımıza yalnız felaket getirdiler. Verdikleri vaadin hiç birini tutmadılar. Kim İtiraz ettiyse ona divan tuttular. Tüm bunlar azmış gibi, onsekizinci yılın Ocak ayında Türkistan'a onbir bölük silahlı adam getirdiler. Onların çoğu da Taşnak Ermenilerdi.
    E n v e r P a ş a. Yani Ermeni eşkiyaları...
    O s m a n H o c a. Tabi tabi... Onlar sadece Hokand şehrinde üç gün içinde onbinden fazla suçsuz insanı katlettiler. Onlar Fergana vadisinde, Andican'da, Oş'da, Namangan'da binlerce soydaşımızı idam ettiler. Elbette biz Taşnakların hakkından gelebilirdik. Amma onların arkasında bolşevikler duruyordu. Ermeniler diyorlardı ki, biz buradaki Türklerden Osmanlının yaptığının intikamını alıyoruz... soykırım sohbeti filan yapıyorlar...
    E n v e r P a ş a. Elbette, bunların tamamı uydurmadır. Onlar hala uydurma hikâyelere göre kan döküp, kin besliyorlar. Halbu ki bir soykırımdan sohbet olacaksa, doğuda ve Revan başta olmakla birlikte Azerbaycan'da onlar yaptılar.
    O s m a n H o ca: Biliyorum, Paşam. Teessüf ki, kimin kimle güreştiğini daha çoğuna anlatamadık...
    E n v e r P a ş a. Biz basmacıları kendi tarafımıza çekmeliyiz... Hocam, size açık söylemek istiyorum. Ben bağımsız bir ordu kurmak istiyorum. O ordu bütün ezilen halkların yolunda canından geçmeye hazır olacak.
    O s m a n H o c a. Öyleyse fikrinizi bir az daha aydın, açık söyler misiniz...
    E n v e r P a ş a. Bolsevikler için insanın hiç kıymeti yoktur. Onlar insanla birlikte insanlığın inandığı bütün dinleri, bunun içinde islam dinini de ayakları altına atarlar. Kendileri diyorlar ki, estağfurullah, “biz yer yüzündeki bütün dinlere tükürürüz”. Onlar insanlara sürü gibi, hayvan gibi, en iyi durumda sözden anlayan canlı bir alet gibi bakıyorlar. Ben bolşevizmi öğrendikçe onların ne kadar tehlikeli bir tehdit olduklarını daha iyi anlıyorum.
    O s m a n H o c a. Ben sizinle aynı görüşteyim. Bu ruhsuz kütle patırtı kütürtüye gidiyor, Kızılların kızıl yalanlarına inanıyorlar. Onların çoğu hürriyetin ne olduğunu bilmiyorlar. Öyle sanıyorlar ki hürriyet bir hırka bir ekmeğe talim etmektir.
    E n v e r P a ş a. Hürriyeti hiçbir millete kızıl kepçe ile dağıtmıyorlar. Onun uğrunda vuruşmak, yeri gelince kan dökmek lazım...Biz insanlara bunu anlatmalıyız.
    O s m a n H o c a. Paşam, insan da toprak gibidir. Topraktan balçık ta olur granit mermer de...
    E n v e r P a ş a. Hocam, biz Granit yapmalıyız... Daha doğrusu, granit gibi sarsılmaz bir ordu...Kuracağımız ordunun bayrağı altında hürriyet aşığı Türkler toplanacak. Elbette, o bayrağın altında diğer halkların ve dinlerin mensuplarına da yer verilecek
    O s m a n H o c a. Siz böyle bir ittifakın mümkün olduğuna inanıyor musunuz?
    E n v e r P a ş a. Ben buna adım Enver gibi inanıyorum.
    O s m a n H o c a. Paşam, öyleyse nerden başlamalı?
    E n v e r P a ş a. İlk etapta kendimizden... Osman Hocam, bir az daha açık konuşmak istiyorum.. (Ara). Benim niyetim basmacılarla, daha doğrusu onların başındaki İbrahim beyle görüşmektir.
    O s m a n H o c a. Peki, daha sonra?
    E n v e r P a ş a. Sonra İbrahim bey vasıtası ile Buhara Emiri Seyid Alim Hanla ilişki kurmak.
    O s m a n H o c a. Seyid Alim Han artık Afganistan'dadır. O, orada şahın himayesindedir.
    E n v e r P a ş a. Biliyorum...
    O s m a n H o c a. Paşam, Size şunu hatırlatayım ki: Merkez attığınız bu adımı hiç bir zaman affetmeyecek .
    E n v e r P a ş a. Kimi?
    O s m a n H o c a. Ne sizi, ne de bizi.
    E n v e r P a ş a. Elbette. Amma biz müdafaa yerinde değil, daima hücumda olacağız. Biz Kremlinden bağışlanma ve adalet beklemiyoruz...Sadece Sizin yardımınıza çok ihtiyacımız var, Osman Hoca. Ben buradaki insanların hiç birini tanımıyorum. Ben Buhara'nın nüfuzlu insanları, o cümleden basmacıların liderleri ile görüşmek istiyorum.
    O s m a n H o c a. Tanıdığım pek çok komutan var. Onlarla görüşmeye çalışır, yardımlarını isterim. Şu anda basmacı kuvvetlerin komutanı İbrahim bey Lakay'dır. Bizimkilerden de Buhara Cumhuriyeti'nin savunma Bakanı Abdulhay Arifov benim çok yakın dostumdur. İnanıyorum ki, o da bizim sesimize ses verir. Yiğit ordu kumandanları Danyar beyle ve Talatzade ile de görüşme imkanımız var.
    E n v e r P a ş a. Peki Feyzullah Hoca neci?
    O s m a n H o c a. Paşam, sakın onu bizden sanmayın. Feyzullah Gubaydullayeviç Hoca tepeden tırnağa, baştan ayağa bolşeviktir. Ben onu yakından tanıyorum. Onunla çok konuştuk. O, bolşeviklere çok inanıyor. Tabii ki, yanlış yapıyor...
    E n v e r P a ş a. Yanlış yapan sadece Feyzullah bey değil ki... Milyonlarca insan yanlış yapıyor.

    Onlar duvardaki resimleri inceliyorlar.

    O s m a n H o c a. Paşam, bir şey sorsam. Biliyorum ki, Siz Padişahın damadısınız . Peki çocuklarınız var mı?
    E n v e r P a ş a. Tabi... Naciye Sultan çocuklarımın annesidir. Beş yaşında Mahpeyker, dört yaşında Türkan, İki yaşında da Ali. Şimdi onlar Almanya'da, Kardeşim Kamilin himayesindeler.
    O s m a n H o c a. Hepsini de Allah bağışlasın. Benim arvadım Fatma dan üç evladım oldu. İki oğlum var-Ekrem ve Talip. Kızımın adı da Rabiyedir.
    E n v e r P a ş a. Cümlemizin evlatlarını Allah bağışlasın... Biz sadece onların geleceği için uğraşıyoruz.
    O s m a n H o c a. Elbette. Öyle. (Ara).
    Enver bey, izninizle ben gideyim... Bazı görüşmeler yapmam gerek.
    E n v e r P a ş a. Oldu, hocam. Size güle güle. Kısa zamanda görüşürüz inşallah.
    O s m a n H o c a. Allaha ısmarladık...

    Osman Hoca gider. Hüznlü musiki. Enver Paşa başı ellerinin arasında sandalyede oturmaktadır. Az sonra Faruk bey gelir.

    F a r u k bey. Paşam, size mektup var.
    E n v e r P a ş a. Mektup mu?
    F a r u k bey. Evet. Bu mektupları biraz önce postacı getirdi.
    E n v e r P a ş a. Oldu. Ver bakalım. Teşekkür ederim.

    Enver Paşa mektupları alıp açmaya başlar.

    Gide bilirsin, Faruk bey..
    F a r u k bey. Sağ olun.

    Faruk bey askeri adımlarla otağı terk eder. Enver Paşa elindeki mektupları dikkatle gözden geçirir.

    E n v e r P a ş a (mektuplardan birine dikkatle bakıp gülümser). Canım Naciye... Benim ruhum, Cicim. (Mektubu açıp koklar). Ay güller Sultanı, senin mektubundan da gül-çiçek kokusu geliyor. Bakayım ne yazmışsın? İyi misin?.. Mektubumu aldın mı? (Mektubu okuyor). “Selam, benim Enverciğim. Nasılsın, hayatım?

    Musiki sesi yavaş yavaş artar. Enver Paşanın sesi duyulmuyor. Sanki dumanın içinden bir titrek hayal gibi beyaz giyimli bir kadın meydana çıkar: bu, Naciye Sultandır. Kadın Kollarını kanat gibi yana açarak dolaşmaya başlar, sonra olduğu yerde donup uzaklara bakar; o, sanki Enver Paşayı görmüyor.

    N a c i y e S u l t a n. “Selam, benim Enverim. Nasılsın, hayatım? Ben Senin Moskova'dan və Buhara'dan yazdığın mektupları aldım. Berlin'de havalar çok soğudu. Buradaki qazeteler arada senden yazıyor. Biliyorum, sen savaş adamısın. Amma bir şey daha biliyorum ki, bu dünyada savaşsız barışın da olması mümkün değil. Bunun için diyorum ki, sen aynı zamanda barış adamısın...”

    Musiki gittikçe yükselir. Enver Paşa mektubu okusa da sesi işitilmez. Musiki kısmen azalır. Naciye Sultan el sallayarak uzaklaşır. Enver hayal gibi gözden kaybolan kadının peşinden gitmektedir.
    E n v e r P a ş a. “Naciyeciğim, sevgili sultanım, cici efendim... Ah… Naciye, beni seviyor musun? Bana sadık mısın?Seni buselerimle boğar, (sonra canını yakarım).Beni sev ve öp Naciyeciğim. Ruhum efendiciğim...”(Durur etrafa bakar).Nereye kayboldun ? Niye böyle tez gittin?
    N a c i y e S u l t a n. “Ben seni öpüyorum, Enverciğim...”
    E n v e r P a ş a (mektuptan okuyor).“Ben seni öpüyorum, Enverciğim...” (Başını kaldırır). Ben de... Ben seni bağrıma basıyorum, ruhum, canım, Naciyeciğim...

    Naciye Sultan kayb olur. Enver geri dönüp masanın üstündeki diğer mektubu açarak dikkatle bakmaya başlar.

    E n v e r P a ş a. Peki bu mektup kimdenmiş? Hımmm... Tövfiya. Tovfiya... Ben Nereye gidiyorsam sen beni izliyorsun, Tovfiya nedir yahu senin isteğin?.. Ben savaş adamıyım. Biliyor musun? Ben aileli bir insanım. Anlayor musun beni?

    Önceki musiki yeniden çalınır. Beyaz giyimli Tövfiya sanki uça-uça gelir. O, ilk bakışta bu giyimde Naciye Sultana benziyor. Enver Paşa şaşkın halde bu hayal-kadına bakar. Sonra yavaş adımlarla ona yaklaşır. Onlar yüz-yüze gelirler. Kadın karşısında duran Enver Paşanın omuzları üstünden meçhul bir noktaya bakar, sanki onun bakışları aradığı adamın yerini uzaklarda yerleştirmiş. Enver Paşa kafasını eğip mektubu okuyor..

    E n v e r P a ş a (mektubu okuyor). “Ben Tövfiyayım, Paşam...” (Başını yukarı kaldırıp düşünceli halde). Tövfiya...
    T ö v f i y a. “Ben Tövfiyayım, Paşam. Gözlerim daima seni arıyor. Sen benim Yer yüzündeki yegane ümidim ve koruyucumsun. Sen benim kurtarıcım, sahibimsin. Belki de sen olmasaydın şimdi bu dünyada ben de olmayacaktım... Ben bu mektubu yakın bir yerden yazıyorum. Sen bu taraflara geldiğinde sonbahardı ... Şimdi kışdır. Artık baharın kokusu gelir. Canım ben kendimi senin ömrünün çiçekli bir yazı- baharı sanıyorum... Yanında olmam için senin küçücük bir işaretin kafidir. Biliyorum, sen savaş adamısın. Amma ben senin yanında daima bir sulh meleği olmak istiyorum...”

    E n v e r P a ş a (mektubu okuyor). “...Ben senin yanında her zaman bir sulh meleği olmak istiyorum...” (Başını kaldırır). Ben hiç bir barış meleğini istemiyorum. Ben Naciyemden başka hiç kimseyi sevmiyorum...

    Tövfiya sahne boyunca yürüyerek gözden kaybolur. Enver Paşanın elindeki mektup yere düşer. O, masaya yaklaşarak diğer bir mektubu alır. Dikkatle zarfa bakar.

    E n v e r P a ş a. Benim eski dostum büyük alim Yusuf Ziya Talıbzade... Çok kıymetli biri. Biz onunla devamlı mektuplaşırız. (Mektubu okuyor). “Selam, gardaşım Enver bey, ben senin mektubunu aldım. Öğrendim ki, sen Türkistan'dasın... Sonra senin haberlerini gazetelerde okudum...”

    Musiki değişir. Azerbaycan melodisi seslenir. Yusuf Ziya bir hayal gibi görünür . O, baştan-ayağa beyaz giyimdedir.

    Y u s u f Ziya. “Selam, gardaşım Enver bey, ben senin mektubunu aldım. Öğrendim ki, sen Türkistan'dasın... Sonra senin haberlerini gazetelerde okudum...” Şayet benim ahvalimi bilmek istiyorsan bildireyim ki , 1918-in ekim ayında sizlerin hayır dualarınız ve Nuri Paşanın sayesinde Kafkas İslam Ordusunun terkibinde Baküye geldim. Ben Yardım alayının reisi gibi Bakü'nün işgalcilerden kurtarılması uğrunda verilen kanlı savaşlara katıldım. Bildiğin gibi, iki yıllık cumhuriyet döneminde ben Azerbaycanla Türkiye arasında işbirliğinin güçlenmesi için çok çalıştım. Ne yazık ki, biz bağımsızlığımızı koruyup muhafaza edemedik. 1920 yılında Vatanımız Bolşevikler tarafından istila edildi. Biz, ülkemizde kurulan yeni hükümetin başbakanı Neriman Nerimanov'la eskiden yakın dosttuk. Adil olmam gerekirse, Neriman Bey halkını seven birisidir. O, dünyaya dağılmış Azerbaycan aydınlarını, ilim adamlarını vatana davet etti. Bu daveti kabul edenlerden birisi de ben oldum. Doktor Mostva ile görüşüp beni Nahçıvan'a emniyet müdürü olarak tayin etti.. Hatta bir ara Nahçıvan'ın dışişleri bakanlığını yaptım. General rütbesi aldım. Amma başımdan böyük müsibetler eksik olmadı. Attığım her adımda yaptığım her işte bolşeviklerin haksızlığı ile karşılaştım. Dayanamayıp Nerimanov'un yanına gittim. Beni verdiği görevden almasını rica ettim. Doktor benim biraz daha sabredip beklememi istedi. Şimdi ise bir süredir Baküde'yim, Sabırsızlıkla Neriman Beyden gelecek cevabı bekliyorum… Büyük bir ihtimal buradan tek başıma senin yanına geleceğim. Gardaş, ben zaten askerim, savaşçıyım...”

    E n v e r P a ş a (mektubu okuyor). “Gardaş, ben zaten askerim, savaşçıyım” (Başını kaldırır). Ben senin yolunu sabırsızlıkla bekliyorum.., Hoca.

    Yusuf Ziya kısa bir müddet görünmez olur. Enver Paşa ağır adımlarla dolaşır, volta atar(gider-gelir). Az sonra iki kadın ve bir kişi sufi melodisinin etkisi altında dans eder. Hissedilen, bu insanlar az önce hayal gibi görünen mektup sahipleridir. Onlar, artık malum olduğu gibi, hepsi de beyaz giyimdedirler.
    Bir süre sonra raks edenler gölge gibi çekilip gider.
    Musiki ve mekan değişir. Basmacıların ikamətgahı. At kişnemeleri ve ses- gürültüler duyulur. Enver Paşa, İbrahim bey ve Devletmend bey.. Hepsinin bellerinde kılınç, omuzlarında tüfekler asılı. İbrahim bey ve Devletmen bey basmacı kıyafetinde , Enver Paşa türk askeri kıyafetinde.

    İ b a r a h i m bey. Enver bey, bizim için çok ilginçtir, buraya gelmekte maksadınız nedir?
    E n v e r P a ş a. Benim maksadım bir-biri ile vuruşan-didişen bu birliklerin tamamını bir araya toplamak ve birleştirmektir.
    İ b a r a h i m bey. Peki, sonra?
    E n v e r P a ş a. Sonra? Daha sonrası malumdur... Beyim, bir yumruk gibi birleşip bir bayrak altında vuruşan ordu, daha kudretli olmaz mı?..
    D e v l et m e n d bey. Peki, dediğiniz ordu kime tabii olacak, Enver Paşa?
    E n v e r P a ş a. Nasıl yani Kime? Elbette, Birlik komutanlığına...
    D e v l e t m e n d bey. Peki, dediğiniz bu Birliğin kumandanı kim olacak?
    E n v e r P a ş a. Kimin kumandan olması ne fark eder?..
    İ b a r a h i m bey. Elbette fark eder... Gördüğüm kadar o kumandan postunda yalnız kendinizi görüyorsunuz, Paşa.
    E n v e r P a ş a. Siz nasıl böyle düşünürsüz?
    İ b a r a h i m bey (Devletmend beye istihza ile). Devletmend bey, hakikaten, yahu biz niye böyle düşünüyoruz?
    D e v l e t m e n d bey (güler). İbrahim bey, biz niye bu şekilde düşünebiliriz?
    İ b a r a h i m bey. Bunu bilmeyecek ne var ki? Yahu Enver bey zamanında bir büyük, hatta bundan daha böyük mevkinin sahibi idi. O, Osmanlı İmparatorluğunun Harbiye Nazırlığını yapmış adamdı. O, yine de...
    E n v e r P a ş a. Hayır , şimdi zaman başkadır, İbrahim bey.
    İ b a r a h i m bey. Elbette, Enver bey, bu gün maalesef ayrı bir zamandayız. Doğrudur, biz bolşeviklere karşı, senin dediğin gibi, hepimiz bir bayrak altında savaşmıyoruz. Aslında, bu tür “birliğe” hiç ihtiyaçta yoktur. Biz muhtelif cenahlarda savaş açmışız. Çünki bu, böyle de olmalıdır. Her kes kendi toprağı, kendi ailesi, kendi çoluk-çocuğu uğrunda savaş verir. Burada ne tek bir komutanlıktan , ne de birlikten bahsedebiliriz. Bu bir hikayedir...
    E n v e r P a ş a. Siz nasıl böyle düşünürsünüz?
    İ b a r a h i m bey. Böyle düşünmemizin sebebi var. Burada dağ savaşları, sahra savaşları, orman savaşları, dere-tepe, köşe bucak savaşları veriyoruz, Enver Paşa. Savaşlar dağınık arazilerde olduğuna göre bu yerlerde savaşan birlikler de dağınık olmalıdır.
    E n v e r P a ş a. Ben yine de düşüncemin doğru olduğunda ısrar ediyorum. Biz bu dağınık birlikleri bir yerde toplamalıyız. Eger buna nail olmazsak sonumuz ölümdür...
    D e v l e t m e n d bey. Ben anlamadım: siz bu sözleri kimin adına, kimin hesabına söylüyorsunuz?
    E n v er P a ş a. Bu benim kendi düşüncem. Devletmend bey. Sözümün gideceği yer ise bütün Türk – İslam dünyasıdır. Bizi mahveden şeyin ne olduğunu biliyor musunuz?
    D e v l e t m e n d bey. Sizce neymiş? Söyleyinde, bilelim...
    E n v e r P a ş a. Birinin dediğini ötekinin duymaması... Bu kafayla yaşamak, gözünün önünü görmemek , aza kani olmak, kendi evi, ailesi uğrunda savaş açmak bizi yalnız mağlubiyete götürür... Neden anlamak istemiyorsunuz ki, biz Türk-İslam dünyası uğrunda savaşmalıyız? Neden?..
    D e v l e t m e n d bey. Enver Paşa, yani sen buraya neden geldiğinin farkında değil misin ?
    E n v e r P a ş a. Ben mi? Ben buraya milletimin kurtuluşu için geldim.
    İ b a r a h i m bey. Sana açık söyleyim Paşa, bizim saflarımızda sana yer yoktur.
    E n v e r P a ş a. İbrahim bey, Siz neden böyle düşünüyorsunuz?
    İ b a r a h i m bey. Ne düşündüğümün hesabını hiç kimseye vermediğim gibi sana da verecek değilim.
    E n v e r P a ş a. Yani hiç kimseye tabii değilsiniz?
    İ b a r a h i m bəy. Evet... Doğru bildin..
    E n v e r P a ş a. Hatta, Seyid Alim Hana da mı?..
    D e v l e t m e n d bey. Bizim onunla ilişkimiz çok zayıf... Yok gibi bir şey.
    E n v e r P a ş a. Benim buraya, sizin yanınıza geldiğimi Seyid Alim Han biliyor.
    İ b a r a h i m bey (ciddi vaziyet alır).. Bunu ona kim söyledi?
    D e v l e t m e n d bey (hayretle). Çok ilgi çekici.
    E n v e r P a ş a. Şimdi size bunu ona kimin söylediğini ben de bilmiyorum. Her halde dünyamız küçüktür. (Manalı tarzda). Say ki, gazetelerden okudu, say ki kuşlar söyledi...
    İ b a r a h i m bey. Evet, Emir gazete-kitap okur, kendisi okumasa da başkaları okuyor onun için... (İstihza ile). Amma ben harfleri zor biliyorum.
    D e v l e t m e n d bey. Yahu sen mollahanede okudun...
    İ b a r a h i m bey. Orada yaklaşık altı ay tahsil aldım. (Gülerek onlara). Tabii ki sizin gibi büyük mekteplerde okumadım. Defter-kitap görünce benim midem bulanır, başım döner. (Elini kılıncının kabzasına götürür). Benim işim adam öldürmektir...
    E n v e r P a ş a. Savaş sadece ölüm talim etmek değil...
    İ b a r a h i m bey. Değil mi?.. (Pauze). Sanırım sohbetimiz burada kapanmıştır Enver Paşa.
    E n v e r P a ş a. Hayır, Sohbetimiz daha yeni başlıyor beyler.
    D e v l e t m e n d bey. Sen böyle mi düşünüyorsun, Paşa?
    E n v e r P a ş a. Evet.
    İ b a r a h i m bey (Yüksek sesle). Enver Paşa Doğrusu sen geldiğin yere gitmelisin . Burda sana iş yok.
    E n v e r P a ş a. Benim için geriye dönüş yok..
    D e v l e t m e n d bey. Seni buraya Kremlin gönderdi, öyle değil mi?
    E n v e r P a ş a. Evet. Amma ben Kremlinin verdiği görevden başka bir gaye ve maksatla ve başka yollardan geldim.
    İ b a r a h i m bey. Biz senin buraya gelişinin sebebini öğrenip Osman Hoca ile bir haber veririz...
    D e v l e t m e n d bey. Aslında şimdi bizim hiç Osman Hocaya da İhtiyacımız ve itibarımız yoktur...
    İ b a r a h i m bey. Tıpkı Osman Hoca... Zeki Velid Toğan, Abdulhay Arifova ihtiyacımızın olmadığı gibi…
    E n v e r P a ş a. Peki, O zaman siz kime inanırsınız?
    D e v l e t m e n d bey. Yalnız kendimize...
    İ b a r a h i m bey. ...ve kılıcımıza. Anlaşıldı mı, Enver bey? (Elini ileri doğru uzatır). Sanırım biz şimdi ayrılabiliriz.
    E n v e r P a ş a (Elini kenara çeker). Beyler, Beni buradan hiç kimse hiçbir yere gönderemez. Silahtan çıkan kurşun geri döndürülemez, o, hedefe varacaktır.
    D e v l e t m e n d bey. Bize yabancı tüfeğin ne namlusu lazımdır, ne de mermisi.
    E n v e r P a ş a. Benim hedefim burasıdır.
    İ b a r a h i m bey. Burada sen nerde karargah mı kuracaksın, Paşa?
    E n v e r P a ş a. Türkistan'ın her karışı benim için azizdir. Nerede olsa kalırım.
    İ b a r a h i m bey. Hâla direniyorsun öyle mi? (Elini kılıncına götürür). Seni hapsediyorum. Enver Paşa.
    E n v e r P a ş a. Aşığı olduğum topraklarda hapsolmayı da kabul ederim. (Asabi vaziyette sesini yükseltir). Amma sizin benden korktuğunuz anlaşılıyor?
    D e v l et m e n d bey (kılıncını sıyırarak). Paşa, burası Avrupa değil... Biz gerektiğinde sözümüzü kılıçla söyleriz.
    E n v e r P a ş a. Siz daha kılıç tutmayı bilmiyorsunuz...
    İ b a r a h i m bey. Şimdi de bize kılıç tutmayı mı öğreteceksin?
    E n v e r P a şa. Evet, isterseniz onu da öğretebilirim.

    Musiki. Enver Paşa bir anda elini kılıcına atar ve kınından çıkartır. İbrahim bey və Devletmend bey ürpererek geri-geri çekilirler. Her üçü de kılıçlarını aynı anda yukarı kaldırarak dikkatli bir şekilde birbirlerine doğru yaklaşırlar. Çarpışan kılıçların sesi. Anlaşılan Enver Paşa her şeyden önce kendi maharetini göstermek istiyor.
    İbrahim bey ve Devletmend bey, daha mahirane kılıç kullanan Enver beyin hamlelerinden geri çekilseler de kendi “pozisyonlarını” her durumda korumaya çalışırlar. Güc və tekniğin sergilendiği bu “oyun” sonunda sanki “katılımcıların” berabere “kalmasıyla” sonuçlanır. Üçünün de kılıçları son defa bir-biriyle çarpışıp havada “kafa kafaya” buluşur. Sanki kılıçlar “öpüşürler”. Yükselen musiki sedası gittikçe azalır. Enver Paşa bir adım geri çekilip hızlı bir hareketle kendi kılıcını başının üstünde çevirir ve sonra fırlatıp ustalıkla yere çakar.

    E n v e r P a ş a. Hadi, şimdi bu kılıcı alabilirsiniz. Bakın, Size teslim oluyorum. Hapsedebilirsiniz... Lakin bir şartım var: Önce, benimle birlikte gelen arkadaşlarıma yatıp-kalkacakları yer temin edecek, ikincisi de buraya geldiğimi Emire bildireceksiniz.
    İ b a r a h i m bey. Seninle gelen arkadaşların da hapsedilecek. Şundan emin olabilirsin, geldiğini Seyid Alim Hana bildireceğiz tamam mı.
    E n v e r P a ş a. Tamam.

    Musiki. Devletmend bey yere saplanmış kılıncı və Enver Paşanın üstündeki silah-ve eşyalarını alır. Uzaktan at kişnemeleri, ateş sesleri, ses-gürültü gelmektedir. Giderler.

    Perde


    İkinci bölüm

    Karargah. Üzerinde Kızılay olan yeşil bayrak görünür.
    Arada top gürültüsü, mermi sesleri işitilir. Fonda sağa sola dağılan,kaçışan vuruşan silahlı insanların siluetleri görünür.
    Musiki. İşık Enver Paşa ve Osman Hocanın üstüne düşer. Önce ne konuştukları duyulmaz. Sonra musiki giderek azalır.

    O s m a n H o c a. Paşam, kaderde tüm dünyanın bildiği bir genaral için hapsolmakta varmış…
    E n v e r P a ş a. Merminin karşısına çıkan asker önce kendi ölümünü de düşünmelidir. Benim böyle bir korkum yok...
    O s m a n H o c a. Ben başka türlü de düşünüyorum. Herhalde, Düşanbe'de başımıza gelenler hakkında bilginiz vardır.
    E n v e r P a ş a. Hocam, tafsilatını bilmesem de olanlar hakkında bir şeyler duydum.
    O s m a n H o c a. Anlatayım.Yedi yüz kişilik bir birlikle Düşanbe'ye geldim. Akşam Kızıl ordu komiserı Morozenko ile bir kısım görevliyi görüşmeye çağırdım. Masabaşına oturduk. Onlara Düşanbe'deki bütün silah ve cephaneyi bize teslim etmelerini teklif ettim. Razı olmadılar. Hatta, Önce benim onlara şaka yaptığımı sandılar. Emir verdim, Hepsini hapsettik. Bu sefer razı olmak zorunda kaldılar, Silahları terk etmeleri için garnizona iki asker gönderdi amma onlar bizi sattı. Hainler çoğu zaman aranızda olurlar Neticede, garnizondaki kızıl askerler taze güç toplayıp hücuma geçtiler...
    E n v e r P a ş a. Bu, utanç verici hainliktir. Böylelerini harbin en ağır kanunları ile cezalandırmak lazım.
    O s m a n H o c a. Aslında öyle yapılmalıdır. Ne yazık ki herkes bir tarafa çekiyor.
    E n v e r P a ş a. Birleşemiyoruz ...
    O s m a n H o c a. Aynen öyle, Paşam. Eğer biz el ele sırt sırta verip birleşemezsek ,düşman çizmeleri altında kangal gibi ezileceğiz..
    E n v e r P a ş a. Bunu fark edenler çok az...
    O s m a n H o c a.Sadece fark edenler değil... Üstelik mani olanlar da çok... Hele ilk anda İbrahim beyi söylemek istemiyorum.
    E n v e r P a ş a. Onun iddiası büyük, Savaş taktiği ise çok basit. Amma yiğit, korkusuz adam olduğunu da söylemek lazım...
    O s m a n H o c a. O hususta kefilim. Bu gün görüşeceğiz. Devletmend beyle buraya gelecekler.
    E n v e r P a ş a. Ben burada hapisteyken Devletmend beyle çok sohbet ettik. O bizimle birlikte savaşmaya hazırdır.
    O s m a n H o c a. Seyid Alim Han Kabil'den mektup göndermiş, İbrahim beyin sizin liderliğinize tabii olmasını tavsiye etmiş.
    E n v e r P a ş a. Biliyorum, Hocam... Maləsef, İbrahim bey Emirin sözüne uymayacağını bana bildirdi.
    O s m a n H o c a. Bu, hem kendisini, hem de bizim hepimizi felakete götürebilir . (Pauze. Saatıne bakıp taaccüple). Yoksa, birisi mi gelecekti.
    E n v e r P a ş a. Evet, Faruk beyi bekliyorum. (Uzağa bakar). Amma yalnız değil...
    O s m a n H o c a. Evet, yanında biri daha var...

    Faruk bey ve Yusuf Ziya gelirler.

    E n v e r P a ş a (dikkatle Yusuf Ziyayı süzer, birden onu kucaklayıp bağrına basar). Yusuf bey? Bu ne güzel bir karşılaşma.
    Y u s u f Z i y a. Canım Envər Paşa... Gözlerime inanamıyorum.
    E n v e r P a ş a. (Osman Hocaya). Siz daha tanışmıyorsunuz değil mi?
    O s m a n H o c a. Nasıl tanışmıyoruz? Yusuf Ziyayı tanımamak olur mu?
    Y u s u f Z i y a. Oooo... Osman Hoca. (Ona sarılır). Nə güzel... Ne mutlu. Seni görüp güzelim İstanbul'u hatırladım.
    O s m a n H o c a. Hatırladın mı nasıl tanıştığımızı?
    Y u s u f Z i y a. Hem de bu gün gibi. O zaman Kuran-ı-Kerimin Azerbaycan Türkcesinde çıkan üç cildlik neşrini Hacı Zeynelabdin vasıtası ile Sultan Abdül Hamide hediye götürmüştüm.
    E n v e r P a ş a. Hocam, Nasıl geldin buraya kadar ?
    Y u s u f Z i y a. Bu, uzun bir hikâye. Şöyle özetleyim, geldiğim rota hakkında kısaca , İran'dan Afganistan'a, oradan da Türkistan'a geçtim. Bir de, Paşam, ben Azerbaycan'da harita tertip etmiş ilk kişiyim. (Güler). Türk dünyasının bütün gizli-açık yollarını avcumun içi gibi bilirim.
    O s m a n H o c a. Maşallah, Yusuf Ziya aklının ziyası bir memleketi ışıtır.

    Gülüşürler.

    E n v e r P a ş a. Sizi görmekten çok memnun oldum. Vatanda ne var, ne yok, Hocam?
    Y u s u f Z i ya. Vatanda mı? (Göğüs geçirir) Vatanda bizi sevindirecek hiçbir şey yok…Buraya geleceğimi sadece kardeşim Abdullah Şaike söyledim. Onun da çok selamı var ve sözlerimi Enver Paşaya söyle dedi.
    E n v e r P a ş a. Hayrola, Ne demiş?
    Y u s u f Z i y a. Şaik efendi dedi ki, Nuri Paşa bizi kara vebadan kurtardı. Enver Paşa da şu kızıl vebadan kurtarsın…
    E n v e r P a ş a. Biz de bunun için çalışıyoruz...
    O s m a n H o c a. Şaik efendi çok güzel demiş...

    At kişnemeleri sesler ve gürültü duyulur.

    E n v e r P a ş a. Faruk bey, gelen kim olabilir?..
    O s m a n H o c a. Herhalde İbrahim beyle Devletmend beyler geldiler. Burada biz artık onlarla meselelerimizi halletmeliyiz. İyi ki Hocamız da buradadır.
    Faruk bəy çıkar ve az sonra Devletmend beyle birlikte gelirler. Devletmende bey hepsi ile ayrı ayrı tokalaşıp sarılır.
    D e v l e t m en d bey. Selamün Aleyküm. Merhaba, beyler.
    O s m a n H o c a. Devletmend bey, Hani? İbrahim bey, nerde? Hocam siz birlikte gelecektiniz.
    D e v l e t m e n d bey. Söz verdiyse birazdan gelir herhalde. (Manalı tarzda). Amma başka bir şekilde.
    O s m a n H o c a. Nasıl yani “başka bir şekilde”?
    D e v l e t m e n d bey. Elbette , öyle.. Artık bizim yollarımız ayrıldı.
    O s m a n H o c a. Hiçbir şey anlamadım...
    D e v l e t m e n d b e y. İbrahim bey ne Emirin emrine uyuyor, ne de bizim teklifimize geliyor... Sözün kısası, benim kararım, bütün Belcuvan ordusu Enver Paşaya tabii olacak. Bu konuda Paşama malumat verdim.
    E n v e r P a ş a. Dostlar, arkadaşlar, mesele şu: İbrahim bey bizimle birleşmekten tamamiyle imtina ediyor. Beni hapsettiğinde defalarca görüştük. Emirden hapishaneye mektup geldi. Emir de bizim birleşmemizi istiyordu. Sonra Devletmend bey onu ikna etmeye çalıştı. Amma İbrahim bey inadında ısrar etti. Dediğim dedik, çaldığım düdük. Onunla bir türlü aynı dili konuşamadık. Derdimizi anlatamadık..
    Y u s u f Z i y a. Yalnız kurdu ormanda çakallar parçalar. Birleşmek lazım gardaşlar, birleşmek…
    At kişnemeleri.Faruk bey hemen çıkar ve İbrahim beyle döner. İbrahim bey biraz kenarda durup oradaki herkese saygılı şekilde eli göğsünde başıyla selamlaşır.

    İ b a r a h i m bey. Esselamun-aleyküm. Hepinize Merhaba.
    O s m a n H o c a. Ve Aleyküm Selam, İbrahim bey. Buradakilerin hepsi, Yusuf bey hariç, senin tanıdığın insanlardır. Hocam, Yusuf Ziya bizim eski dostumuzdur. Azerbaycan'dan geldi. Savaş ve bilim adamıdır.
    İ b a r a h i m bey. Hoş gelmiş, sefalar getirmiş.
    Y u s u f Z i y a. Teşekkür ederim.
    İ b a r a h i m bey. Osman Hoca, geleceğime söz vermiştim, onun için sözümde durup geldim.
    O s m a n H o c a. Teşekkür ederim. İbrahim bey, bizim isteğimizi biliyorsun. Birleşmemiz lazım.
    İ b a r a h i m bey. Hocam, birleşmek için hepimizde bir istek olmalıdır.
    E n v e r P a ş a . Sanıyorum hepimizin isteği aynıdır.
    İ b a r a h i m bey. Hayır Öyle değil Enver Paşa…
    E n v e r P a ş a. Bunu kim diyor?
    İ b a r a h i m bey. Bunu ben diyorum. Enver Paşa, sen bu topraklarda imparatorluk kurmak istiyorsun. Amma benim niyetim, maksadım ayrıdır.
    O s m a n H o c a. Peki, senin meramın, isteğin nedir, İbrahim bey?
    İ b a r a h i m bey. Ben kendi topraklarını korumak için yemin etmiş sıradan insanların lideriyim.
    E n v e r P a ş a. Dediğin adamlar benim de en yakın meslektaşlarımdır.
    İ b a r a h i m bey. Hayır, Enver Paşa, sen askere bir araç gibi bakıyorsun. Mesela, kazma-kürek gibi, en iyi durumda bir tüfek gibi.
    Y u s u f Z i y a. Enver Paşa savaş tecrübesi olan bir mücahittir. O, ağır imtihanlardan çıkmış, harp meydanlarında yaşamış birisi. İnsan her yerde insandır, ister er meydanında, isterse de iş başında.
    İ b a r a h i m bey. Muhterem Hocam, mesele şurda ki, Enver Paşa bu savaşa Türkistan'da yaşayan insanların kurtarıcısı gibi değil, yeni bir devlet kurmak isteği ile yanıp-tutuşan siyaset adamı gibi giriyor.
    Y u s u f Z i y a. Savaşçının siyasetçi olmasının mahzuru ne ki?
    İ b a r a h i m bey. Bunun “mahzurlarının” hepsini bir-bir saymağa vaktim yok. Sadece şunu diyebilirim ki, Enver Paşa gelene kadar biz bu taraflarda kızıl Orduya diz çöktürmüştük. O ve birliği buraya geldikten sonra durum bizim aleyhimize değişti. Kazandığımız toprakları kaybetmeye başladık. Neden? Niye böyle oldu? Çünkü orduda parçalanma ve iki başlılık oluştu. Bir gurup o yana gitti, bir gurup öbür yana. Mesele bu. Şimdi de Devletmend bey kendi birliği ile o tarafa geçiyor. Lezgi yavrusu Danyar bey de onun gibi...
    D e v l e t m e n d bey. İbrahim bey. Bu gün bizim için “o taraf-bu taraf” yoktur ve olmaz da. Bütün dünya Enver Paşayı tanıyor. Büyük güçlerin çoğu ondan çekiniyor. Biz burada sadece kendi ailemiz, kendi avlumuz, kendi kışlamız için mi savaşmalıyız yoksa topyekün vatan için mi?...
    Y u s u f Z i y a. Bizim emelimiz bütün güç sahiplerini bir bayrak altında birleştirmektir.
    E n v e r P a ş a. Açık söylüyorum, saklamıyorum ki, biz hem de yeni, bağımsız, güçlü bir Türk devleti kurmak arzusundayız...
    İ b a r a h i m bey. Ben burada yakın gelecekte böyle bir devletin kurulacağına inanmıyorum.
    O s m a n H o c a. Niçin , İbrahim bey? Neden inanmıyorsun?
    İ b a r a h i m bey. Ne kadar cahil olsam da dünyanın geliş-gidişini gören adamım. Bakın bu Bolşevikler halka ne vaad ediyor, siz ne vaad ediyorsunuz?
    O s m a n H o c a. Sen neyi kastediyorsun?
    İ b a r a h i m bey. Onlar halka aş-ekmek vaad ediyorlar. Onlar diyor ki, biz bütün insanlara milleti ne olursa olsun kardeş gibi yaklaşır, halkların kardeşliğini savunuruz. Amma siz...
    E n v e r P a ş a, İbrahim bey? İngilizlerin, Fransızların, Almanların, Rusların devletleri olsun, kabul... Amma Türklerin devletleri olmasın… Bu kabul edilemesin… Türklerin kendi bağımsız devletini kurma istekleri süngü ile karşılansın. Neden? Niçin? Bağımsızlık, hürriyet bizim de hakkımız.
    İ b a r a h i m bey. Millet varsa devlette olacak...
    Y u s u f Z i y a. İşte, biz de bunu diyoruz.
    İ b a r a h i m bey. Benim öyle derin bilgim yok. Osman Hoca bilir ki, aslen Hisardanım, ailedeki oniki çocuğun en küçüğü benim. Savaşma sebebimi size anlattım. Öyle benimle birlikte vuruşan mücahitlerin de hepsi kendi bacıları- kardeşleri, yakın akraba ve komşuları için savaşıyorlar. Amma Enver Paşa ve onun tarafındakiler Türk- İslam hilafeti kurmak istiyorlar. Hani meşhur atasözümüz var ya; Kasap et derdinde, keçi can derdinde…
    O s m a n H o c a. İbrahim bey, biliyor musun , senin gözün kapalı, körü körüne gidiyorsun.
    D e v l e t m e n d bey. İbrahim bey, biz yalnız birleşirsek kurtulabiliriz .
    İ b a r a h i m bey. Biz kurtulmayı değil, Kızıl komunistleri kendi toprağımızdan nasıl kovacağımızı düşünürüz.
    Y u s u f Z i y a. Hepimiz şahsi isteklerimizi bırakıp millet yolunda birleşmeliyiz.
    İ b a r a h i m bey. Oldu, beyler... Zaman her şeyi gösterecek. Şimdi benim gitmem lazım.
    O s m a n H o c a Yolun açık olsun, İbrahim bey. Bir daha iyice düşün, tart.

    İbrahim bey başıyla eğilerek selam verir ve gider.Musiki. Devlentmend bey ve Osman Hoca Enver Paşaya yaklaşır, onunla ne hakkındaysa sohbet ederler Fakat konuşmaları işitilmiyor. Az sonra da Devletmend bey ve Osman Hoca vedalaşıp giderler.

    E n v e r P a ş a. Nisan ayında Baysunda bizim müdafaa mevkiimiz çok güçlü idi. Hatta, ayın ondokduzunda dostumuz Neriman Nerimanov'a mektupta yazdım.
    Y u s u f Z i y a. Mektup mu? Doktora mı?
    E n v e r P a ş a. Evet... Yazmıştım ki, Kremlinin yüksek rütbeli memurları ile sürekli görüşüyorsunuz “ Sizden ricam benim bu talebimi merkeze, dostunuz Lenine iletin. Talebim, derhal Kızılordu kuvvetleri Buhara'yı terk etsin. Sovyet Devletinin temsilcileri ile diplomatik görüşmelere başlayıp anlaşalım. Karşılıklı her iki tarafın hukukunu tartışmaya açığız. Mektubu üstümde taşıyorum…
    Y u s u f Z i y a. Peki, mektubu neden göndermedin?
    E n v e r P a ş a. Ha, sonra bir az tereddüt ettim... Çünkü müstahkem mevkilerimiz biraz zayıfladı. Rakip güçlü olunca şartları da dikte edebilir. Hala daha içimde öyle bir deli ümit var ki, bir gün Kremline bir mektup göndereceğim. Orada taleplerimizin kabul edilmesine nail olacağım… (Pauze) Hocam, sen de görüyorsun ya, başımızı kaşımaya bile zamanımız yok. Amma sık –sık Azerbaycan'ı, oradaki dostları hatırlıyorum...
    Y u s u f Z i y a. Sanki her şey dün gibi... Baküde Şark kurultayı... Halkımızın seni nasıl bir coşku ile karşıladığı... Zinovyev'in mahzun konuşması sırasında aniden toplantı salonuna girişin, bütün katılımcıların seni ayakta alkışlarla karşılaması…Sonra sana karşı oluşturulan, amma hoş bir tesadüf eseri olarak senin suikastten kurtulman…
    E n v e r P a ş a. Evet, bütün bunların hepsi hafızamda...
    Y u s u f Z i y a. Paşam, bizim halkımız sana ve kardeşin Nuri Paşaya çok şey borcludur.
    E n v e r P a ş a. Bilakis, kendimi bütün Türk milletine borçlu sayarım. Ne yazık ki, doğru dürüst bir devlet kuramadık. Bunun da bir çok sebebi var...
    Y u s u f Z i y a. Evet, çok sebepleri var...
    E n v e r P a ş a. Bir yandan da Kemal'in izlediği meçhul siyaset... Ben onun ne istediğini anlamıyorum. Biz bu gidişle nereye, hangi tarafa meyledeceğiz?
    Y u s u f Z i y a. Paşam, sana gerçeği söyleyim mi?. Aslında, hem Avrupa, hem de Rusya şimdiye kadar Mustafa Kemalle senin simanda ikibaşlı oyun oynamak istediler. Her iki taraftan kim güçlü ve galib çıkarsa o tarafa meyledecekler.
    E n v e r P a ş a. Bu gün Türkiye okyanusun ortasında kalan gemiye benziyor...
    Y u s u f Z i y a. Evet... Hem de savaşlarda delik-deşik olmuş, fırtınalı denizde batma tehlikesine maruz kalmış bir gemiye... Şimdi Kemal o gemiyi kurtarmaya çalışıyor. O, çok akıllı birisi...
    E n v e r P a ş a. Benim de onun akıllı olduğundan şüphem yok. Amma...
    Y u s u f Z i y a. Paşam, unutmayalım ki, eski kudretli Osmanlı imparatorluğu yok artık. Bu gün Avrupa devletleri Türkiye'yi tarihe gömmek istiyorlar. Böyle bir zamanda Mustafa Kemal'in Rusya'yla işbirliği yapması normaldir. Şayet politikamızı düzgün oluşturabilirsek bu iş birliğinden biz de faydalanabiliriz…
    E n v e r P a ş a. Bizim kazancımız ne olacak ki , Yusuf Hocam ? Rusya'nın hakimi olduğu bir vilayet gelecekte ne yapabilir ki?
    Y u s u f Z i y a. Bu sorunun cevabını yaşayacağımız tarih verecek.
    E n v e r P a ş a. Peki, bu günkü tarih hakkında ne diyeceğiz?
    Y u s ı f Z i y a. Paşam, daima Türk halklarının hür ve bağımsız olmasını istedim. Ben Turancıyım. Turancılık sadece toprak ve arazi birliğinden ibaret değil ki... Turan, aynı zamanda manevi birliktir. Bunun için senin birleşme ideallerini ben her zaman destekledim. Ben bu gaye uğrunda kanımın son damlasına kadar savaşacağım.
    E n v e r P a ş a. Ben de halklar arasında nifakın-parçalanmanın karşısındayım. Bu dünyada her milletin yaşama hakkı vardır. Bildiğin gibi, ata tərafından gagavuz, ana tarafından arnavutum. Amma kendimi Türk sayıyorum. Ve bir savaş adamı gibi milletimin yolunda her an canımdan geçmeye hazırım...
    Y u s u f Z i y a. Paşam, savaş demişken, burada sizin savaştığınız cepheler ne durumda?
    E n v e r P a ş a. Yusuf bey, isterseniz cepheye sizi götürüp gezdirebilirim, Bu sayede yakından görmüş olursunuz... (Güler). Buralar senin gibi bir haritacı için ilginç olabilir...
    Y u s u f Z i y a. Güzel bir teklif... Gidelim.

    Onlar çıkarlar. Ses-gürültü. At kişnemeleri işitilir.
    Birinci perdedeki mekan. Buhara. Bolşeviklerin karargahı.
    Duvarda Leninin portresi ve silahlar asılmış. Lev Troçki ve Feyzullah Hocayev.

    L e v T r o ç k i. Yoldaş Hocayev, bütün bu olaylardan sonra anladım ki senin yanındakilerin pek çoğu halk düşmanlarıdır..
    F e y z u l l a h H o c ayev. Lev Davidoviç, Neden bu kanaattesiniz? Bu zamana kadar benim Enver paşa ile bir ilişkim olmadı.
    L e v T r o ç k i. Seninle değil.. Enver Paşa, Osman Hoca Pulathocayev ile çok sıkı-fıkılar..
    F e y z u l l a h H o c ayev. Doğrudur, Osman Hoca vaktiyle Türkiye'de tahsil görmüş...
    L e v T r o ç k i. Feyzullah Qubaydullayeviç, mesele sadece Enver Paşa ve Osman Hoca değil ki. Fergane Cumhuriyetinin emniyet müdürü Abdulhay Arifov da basmacılar tarafına geçmişler. Bundan başka, Enver Paşa Kurşirmat, Cüneyt han ve diğer basmacı reisleri ile anlaşmışlar. Hepsi birlikte Kızılorduya karşı savaşıyorlar. Paşa Buhara'nın doğusunu muhasara etmeye başladı. Bir müddet önce de Düşanbe'yi ele geçirmişti.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Bu meselede ben yalnız siyasi mesuliyet sahibiyim…Enver Paşadan sorumlu değilim… Daha önce Onu burada hiç kimse kabul etmiyordu. Hatta, onu Emir Seyid Alim Hanın baş kumandanı İbrahim bey Lakay hapse atmıştı. Paşayı zindandan Emir serbest bıraktırdı. Benim işitip-bildiğime göre şimdi İbrahim bey ile Türk generalinin arasında açık ve gizli husumet var.
    L e v T r o ç k i. Biliyorum... Orda herkes İbrahim beye Robin Hud, Enver Paşaya ise Napolyon diyorlar.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Onlar birleşemiyorlar... Paşa orduda bütün önderliği bir elde, yani kendi elinde toplamak istiyor.
    L e v T r o ç k i. Bırak, onlar bir-birilerini yesinler... Paşa imkansız onlarla beraber çalışamaz. Vaktiyle, Bindokuzyüz onüçte koskoca Osmanlı ordusunun kumandanlığını bu cesur general iki isyancı dostunun- Talat Paşa ile Cemal Paşanın desteği ile ele geçirmişti. Aslında Türk imparatorluğunun dağılması ve karşılaştığı yenilgi bu üç kişinin eseridir. Talat Paşa ile Cemal Paşa yoklar. İnanıyorum ki, bir an önce Enver Paşa da o dostlarının arkasından “gidecek”... (Pauze). Bazen Milletler kahraman gördükleri kişilerin esiri olurlar...
    F e y z u l l a h H o c ayev. Ben de aynı fikirdeyim, Lev Davidoviç. Hakikaten, Enver Paşa itilaf devletleri ile savaşa girmekle orduyu bitirdi, Türkiye'yi çok sarstı.Yüz binlerce Türk askerinin ölmesine sebep oldu.
    L e v T r o ç k i. Mustafa Kemal Paşa haklı olarak onu “maceracı, hayalperest” olarak niteliyor. Bu maceracı, hayalperest ve üstelik cesur general Rusya'nın... daha doğrusu, yeni kurulan emekçi devletinin toprakları üzerinde bir imparatorluk kurmak istiyor, buna imkan verir miyiz?. Biz onu da zararlı ideolojisini de doğmadan boğmalıyız. O, dört sene önce kardeşi Nuri Paşanın liderliğinde kurduğu Kafkas İslam ordusunu Baküye göndererek bizim tüm planlarımızı alt-üst etmişti. Şimdi ise zaman o zaman değil…(Pauze). Şimdi hatırlıyorum, Geçen senenin kışında onunla Kremlinde görüşürken bana şöyle söylemişti. ‘’ Asıl şimdi savaş zamanıdır’’. Anladım ki gerçekten asıl şimdi savaş mevsimidir. Biz bu sıcak yaz gününü Enver Paşaya da onun ordusuna da ateşten cehenneme çevireceğiz.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Enver Paşa bu yılın şubat ayında Düşanbe garnizonunun bütün heyetini esir aldığında öyle inanıyordu ki, artık ordusu zaferi kazanacak.
    L e v T r o ç k i. Evet, hatırlıyorum. O, bizden Buhara ve Horasan'dan da çekilmemizi istedi.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Evet, Paşanın ordusu Kafiran'dan Gicuvana doğru çekildi...
    L e v T r o ç k i. Biz bu yaz ona öyle bir darbe vurmalıyız ki, Kafiran da, Gicuvan da düğün yapalım. Yoldaş Hocayev, bilesin ki, Enver Paşa ile bu savaşa bizim bütün ordumuz seferber edildi. General Frunze, Kuybışev, Orconikidze, Kamenev, Peters, Eliva- onların hepsi orada, Semerkand və Buharada'dır... (Pauza). Aslında bu işlere Orconikidze'yi görevlendirdik. Çünkü Enver Paşayı Kremline Serqo Konstantinoviç getirmişti.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Bu tür savaşları siyasetçiler çözemezler.
    L e v T r o ç k i. Doğrudur...Biz sadece politikacılara güvenmiyoruz. Bu gün ön cephede bizim Axunov, Volkov, Petrov,Kakurin, Savko, Melkumyan, Barinov gibi cesur komutanlarımız var. Daha çok onlara güveniyoruz... Bu gün Buhara ordusunun binlerce süngü və kılıçtan başka, yirmi topu vardır.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Ayrıca dikkatinizi çekerim ki yüzkırk komutan askerleri ile bize katıldılar.. Üstelik, iki bin beşyüz basmacı süvari silah terk ederek Sovyet devletine hizmet edeceklerine söz verdi.
    L e v T r o ç k i. Bütün bunlar güzeeel... Bizim maksadımız aynı zamanda Enver Paşayı sağ olarak yakalamaktır.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Dogrusu, ben buna inanmıyorum.
    L e v T r o ç k i. Neden?
    F e y z u l l a h H o c ayev. Paşa sonsuz denilecek kadar iddialı ve mağrur adamdır. O, asla esarete razı olmaz. Böyle bir durumda , büyük ihtimal, intihar eder.
    L e v T r o ç k i. Ben onun ne kadar iddialı biri olduğunu biliyorum. Türkiye'yi baskısıyla İtilaf Devletleri ile savaşa o çekti. Tabancasını çıkarttı bakanların kafasına dayayıp, onları tehdit ile korkuttu... Muharebeden Türkler ne kazandı? Hiçbir şey. Aksine, Mondros teslim sözleşmesine imza attı. İngiliz-Fransız askerleri bütün stratejik mıntıkaları işgal ettiler. "Onlar kazanmasa da biz kazandık. Osmanlının savaşa girmesi, bizlere yaradı. Çarlık Rusyasının yıpranmasını ve bizim güçlenmemizi sağladı."
    Enver Paşa bir denizaltısıyla o zaman Almanların işgalindeki Odessaya, oradan da Almanya'ya kaçtı. İngilizler onun ölüsünü ya da dirisini isteseler de Almanlar Enver'i vermediler. Sonrası da malum... Önce onu bize Radek, sonra da Serqo getirdi... O da gelmiş şimdi burada “İttihad-ı İslam ” kurmak istiyor.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Evet, o, karman çorman bir adamdır.
    L e v T r o ç k i. Yoldaş Feyzullah, işittiğime göre Enver Paşanın ordusunda başka ülkelerin vatandaşları da bulunuyor.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Evet... Orada Türkistanlılardan başka almanlar, ingilizlər, əfganlar, araplar, farslar, hətta ruslar da var.
    L e v T r o ç k i. Söylentiye göre Paşanın ordusuna geçmiş ülkücü dostlarından biri daha katılmış.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Galiba, Siz Yusuf Ziyayı söylüyorsunuz.
    L e v T r o ç k i. Evet...
    F e y z u l l a h H o c ayev.Onun da katıldığını duymuştum.
    L e v T r o ç k i. O, türk ordusunda Albay, rus ordusunda ise generaldi... Neriman Nerimanovun yakın dostu və müttefiğiydi. Üstelik te milliyetçi...
    F e y z u l l a h H o c ayev. Ben onu tanımıyorum. Yalnız hakkında duydum…
    L e v T r o ç k i. Ben Yusuf Ziyayla Balkan muharibesinde şahsen tanıştım. Dünya savaşından önce…
    F e y z u l l a h H o c ayev. İlginç...
    L e v T r o ç k i. Ben o zaman önce Bulgaristan'a, sonra da Romanya'ya “Kiyevskiy mısl” qazetesinin muhabiri, yani haberci gibi gönderilmiştim. Hatırımdadır, Yusuf Ziya Talıbzade Balkanlara Türk ordusunun içinde gelmişti. Onunla çabuk kaynaştık. Bir kaç dili,ve Rusçayı iyi biliyordu. Etrafındakiler ona sadece isim olarak “HOCA” derlerdi... Yeri gelmişken şunu da söyleyim ki, Türk mevzusu benim her zaman ilgimi çekti. Hele bin dokuz yüz onuncu yılların başında “Genç Türkçüler” hakkında makaleler yazmıştım...

    Uzaktan ateş sesleri gelir. Toplar gürüldemektedir.

    F e y z u l l a h H o c ayev. Güneyden ateş ediyorlar. Muhakkak, Enver Paşanın adamlarıdır.
    L e v T r o ç k i. Biz burada oturup gözlemci gibi bekliyecek miyiz, yoksa…
    F e y z u l l a h H o c ayev. Hayır, yoldaş Troçki, gidelim. Uluğbey Rasathanesi yakınında, hem de en tehlikesiz yerdedir.
    L e v T r o ç k i. Benim bildiğime göre Serqo ve Eliava da orada-rasathanededir. Ben onların yanına gitmek istemiyorum...
    F e y z u l l a h H o c ayev. Atışma sesleri yaklaşıyor. (Duvarda asılmış silahlardan birini alarak pencereye yaklaşır). Biz de bir şeyler yapmalıyız...

    Feyzullah Hocayev pencereye yaklaşıp ateş açar. Atışma bir hayli davam eder.

    L e v T r o ç k i (ses ve gürültüyü dinleyerek). Benim muhafaza birliğim ateş altında. Basmacılar da o taraftan saldırıyor... Sığınacak yeriniz yok mu?
    F e y z u l l a h H o c ayev. Bodrum var, saklanabiliriz...
    L e v T r o ç k i. O zaman bodruma inelim.

    Lev Troçki ve Feyzullah Hocayev çıkarlar. Heyecan dolu müzik.
    Ses-gürültü, patırtılar. Silah sesleri. Işıklar yanıp-söner.
    Yakınlardan geçen kurşunların ışıkları parlıyor. Kırılan pencere camlarının şangırtısı. Kaçışan asker siluetleri. Uzaktan atılan topların inlemeleri duyuluyor...

    Sahne değişir. Enver Paşanın karargahı.Yakında kale duvarları. At kişnemeleri işitilir. Enver Paşa ve Yusuf Ziya

    E n v e r P a ş a. Bu gün Kurban bayramı. Ben adamlarımızı istirahate göndermek istiyorum. Gitsinler onlar bu güzel günde aileleri ve çocukları ile birlikte geçirsinler.
    Y u s u f Z i y a. Paşam, Aniden kızıllar hücum etseler, ne olacak?
    E n v e r P a ş a. Biz Faruk beyle kızılların komutanına mektup gönderdik. Mektupta, bu gün bütün dünya müslümanlarının mukaddes bayramıdır. Bunun için de her iki tarafın bir-iki günlüğüne ateşkes ilan etmesini teklif ettik.
    Y u s u f Z i y a. Kızıllar buna imkansız razı olmazlar.
    E n v e r P a ş a (uzaklara bakar). Niye ki? Belki de olurlar... işte, Bak, Faruk bey geliyor....Bakalım nasıl bir haber getirecek?
    Y u s u f Z i y a. İbrahim beyden bir habər gelmedi.
    E n v e r P a ş a. İbrahim beyin kuryesi gelmişti. Yedi bin asker göndereceğine söz veriyor.... Şimdi bizim on altı bin savaşçıdan ibaret ordumuz var.

    Faruk bey gelir. Asker selamı verir.

    E n v e r P a ş a. Buyur, ne haberler getirdin, Faruk bey?
    F a r u k bey. Paşam, Kızılların komutanları ile görüştük. Onlar bizim teklifimizi kabul ettiler. Dediler ki, “bu gün bütün dünya müslümanlarının bayramıdır, bizim orduda da müslümanlar var”. Savaşı üç gün duracaklarına söz verdiler.
    E n v e r P a ş a (Yusuf Ziyaya). Gördün mü , Hoca?
    Y u s u f Z i y a. Paşam, doğrusunu söyleyim , benim bu kızıllara hiç güvenim yok.
    E n v e r P a ş a. Öyle şey olur mu? Ya Asker sözü? Askerin sözü şerefidir
    Y u s u f Z i y a. Eğer biz bu anlaşmayı çarlık devri rus askerleri ile yapsaydık, belki de şereften bahsedebilirdik. Amma bu ordunun asker ve subaylarının çoğu aç- açıklardan meydana getirilmiş. Onlar ne bilsinler asker şerefinin, asker sözünün ne olduğunu…
    E n v e r P a ş a. Hocam, en ağırsavaşlarda bile, inancımızı ve itibarımızı bozmamalıyız.
    Y u s u f Z i y a. Paşam, İnşallah senin dediğin gibi olur.
    E n v e r P a ş a. Faruk bey, tabur ve bölük komutanlarına emrimi söyle, üç günlüğüne ateşkes ilan edildi. İsteyen bayramı kendi evinde, ailesi ile birlikte geçirebilir. İzinliler.
    F a r u k bey. Emredersin, Paşam. (Birden hatırlamış gibi elini cebine atar. Çıkarttığı zarfları Enver Paşaya uzatır.) Bu mektuplar Size geldi, Paşam...
    E n v e r P a ş a (mektuplara bakıp hüzünlü bir tebessümle). Hoca, kardeşim, git sen de dinlen... Bizi karşıda yeni savaşlar bekliyor. (Gülümsüyor). Bu ağustos sıcağı büyük savaş faslıdır.

    Faruk bey ve Yusuf Ziya çıkarlar. Musiki.

    E n v e r P a ş a (mektubu okuyur). “Ben Tövfiyayım, Paşam...” (Başını yukarı kaldırıp düşünceli halde). Tövfiya...
    T ö v f i y a. “Ben Tövfiyayım, Paşam.Her zaman senin yanındayım. Ben seni görür, seni duyar, seni sever, sana sarılırım. Amma sen beni görmüyorsun... Belki de beni görmek istemiyorsun?”

    Kadın konuşuyor olsa da sesi yavaş yavaş azalır. Şimdi onun sesini hazin musiki bastırır. Enver Paşa kadına yaklaşır. Tövfiya sanki uça-uça kenara çekilir. Musiki artar. Hazin Türk musikisi.
    Kadın hayalet gibi kaybolur.

    E n v e r P a ş a (ikinci mektubu açıp okuyor). “Selam, benim Enverciğim...”

    Naciye Sultan görünür. O, beyaz elbiselidir.

    N a c i y e S u l t a n. “Selam, benim Enverciğim. Sana uzak Grünvald'dan salamlar gönderiyorum.. Biz çok iyiyiz. Ya senin işlerin nasıl gidiyor, canım benim? Burada qazeteler yinə senden yazıyor. Daima gözlerimin önündesin. Resmine bakıp bakıp qurur duyuyorum. Ne mutlu ki, bu dünyada sen varsın, Canım benim…..’’
    Naciye Sultan sahnede olsa da sesi bir müddet sonra azalarak işitilmez olur ve onun sesini hazin bir musiki bastırır. Enver Paşa ayağa kalkıp Naciye Sultana, daha doğrusu onun hayaline yaklaşır.

    E n v e r P a ş a “Naciyeciğim, sevgili sultanım, cici efendiciğim…
    ... Ah… Naciye, beni unutma, sev ve sadık kal. Düşün ki, yalnız seni düşünen ve dünyayı yalnız seninle güzel görecek birisi uzaklarda senden sadakat ve muhabbet dileniyor. Seni kucaklar, öper, yavrularımla birlikte Hakk’a emanet ederim...”

    Kadın sanki havada uçarak ondan uzaklaşır ve yavaş-yavaş kaybolur.

    Ses-gürültü. Enver Paşa pencereden eşiğe bakar. Silah sesleri. Yusuf Ziya, Devletmend bey ve Faruk bey gelirler. Onlar heyəcanlıdır.

    E n v e r P a ş a. Bu mermi sesleri de nereden geliyor?
    Y u s u f Z i y a. Paşam, Size söyledim ya...
    D e v l e t m e n d bey. İhanet... Kızıllar hücuma geçtiler. Biz ise bütün savaşçıları evlerine gönderdik...
    F a r u k bey. Paşam, ne yapacağız?
    E n v e r P a ş a. Ne yapacağız? (Düşünceli halde). Savaşmaktan başka çıkış yolumuz var mı?..
    Y u s u f Z i y a. Otuz döğüşcü ile bir ordunun karşısına çıkmak...
    E n v e r P a ş a. Hocam, her halde hazır olda durup teslim olacak değiliz Anlaşılan , bu da Allahın bir imtihanıdır....
    D e v l e t m e n d bey. Hakikat bu. Savaşçının görevi savaşmaktır. Gerisini Allah bilir.
    E n v e r P a ş a. Beyler, silahları getirin. Herkes atına... Faruk bey, nöbetçilere haber ver.
    F a r u k bey. Emredersin, Paşam...

    Onlar hızlı adımlarla çıkarlar. Önce kılıç şakırtıları, sonra at kişnemeleri işitilir.
    Kızıl komandolar ateş ederek ileri gelir.

    K ı z ı l K o m u t a n (elini ileri doğru uzatarak nara atar.). Eheyyy... Ateş! Ne duruyorsunuz? Ateş edin... Paşayı diri ele geçirin. Biliyor muyuz ki, Paşa kimdir? O, kendini İslam silahlı kuvvetlerinin baş komutanı, Halifenin damadı ve Muhammedin sevdalısı olarak tanıtıyor... söylenenlere göre o, kıyafetini sık-sık değiştirir. Biz nereden bilelim ki, bu vuruştuğumuz adamlardan hangisi Paşadır? O halde basmacılardan hangisiyle karşılaşırsanız ateş edin. Her halde, bu ölenlerden biri Paşa olacak... Ateeeş...

    Kızıl Komutan ateş açarak sahneyi terk eder. Enver Paşa və Devletmend bey hızlı adımlarla gelirler. Enver Paşanın ceketinin kolu yırtılmış. O, bir elinde kılıç, diğer elinde ise Kur'an tutmuş. Devletmend beyin elinde silah var.

    E n v e r P a ş a. Atımı vurdular. Kurşun kolumu sıyırıp geçti...
    D e v l e t m e n d bey. Benim atım da ayağından yaralandı.
    E n v e r P a ş a. Peki, Faruk bey nerde?
    D e v l e t m e n d bey. O da yaralanmıştı... Amma er meydanındadır.
    E n v e r P a ş a. Ya Hoca Yusuf Ziya?
    D e v l e t m e n d bey. Hoca vuruşa-vuruşa ilerliyordu. Amma üstümüze sel gibi akıp gelen bu ordunun karşısında durmak mümkün değil...
    E n v e r P a ş a. Peki, Osman Hoca nerde kaldı?
    D e v l e t m e n d bey. İbrahim beyle görüşmeye gitmişti.
    E n v e r P a ş a. Biz bu kızıllara inandık... Amma buradan sağ çıkmaya ümidim var daha... Düşanbe'ye doğru çekilmeliyiz...
    D e v l e t m e n d b e y. Biz artık Şirabad ve Baysin cephelerini kaybettik. (Pauze). Bu alçak kızıllar bütün yolları kesmişler... Bura Çağan'dır... Benim küçük vatanımdır. (Elini ileri uzatır). Buradaki her taşı, her ağaçı tanırım... O taraf ise Belcuvan'dır...
    E n v e r P a ş a. Biz bu kızıl seli yarıp geçmeliyiz, Devletmend bey...
    D e v l e t m e n d b e y. Bu selin ucu-bucağı görünmüyor, Paşam... Tamamen doğruca üstümüze geliyorlar...
    E n v e r P a ş a. Şu gelen kimdir?
    D e v l e t m e n d b e y. Faruk beydir.

    Faruk bey koşa koşa gelir.

    F a r u k bey. Kuşatıldık , Paşam. Kızılların komutanı teslim olmamızı istiyor.
    E n v e r P a ş a. Teslim olmak? (Acı-acı güler). Ha-ha-ha... Onu asla göremeyecekler.
    D e v l e t m e n d b e y. Kanımızın son damlasına, son kurşunumuza kadar savaşacağız.
    E n v e r P a ş a. Onlar Enver Paşayı demir kafeste görmek istiyor. Amma bu, onlara kısmet olmayacak...Kurt kafeste yaşamaz... Yaşasa da o kurt değildir.
    F a r u k bey. Paşam, çekilmemiz lazım...
    E n v e r P a ş a. Çekileceğimiz bir yer yok... Bu yandan İbrahim bey bizi aldattı... O yandan “kızıllar” ihanet etti... Seyid Alim Han da sözünde durmadı…Duyduğuma göre bu savaşa Troçki ile Orconikidze Semerkand'dan komuta ediyorlar. Amma onların arzuları boşa çıkacak...

    Uzaktan patlayan mermilerin cehennemi ışıkları gökyüzünde titreşir.

    F a r u k bey. Devletmend bey, Enver Paşa, kızıllar karargahımızı ateşe verdiler Derhal geri çekilmeliyiz.
    E n v e r P a ş a. Kışlaya çekilemeyiz. Bu alçaklar bütün evleri ateşe verir. Sivilleri katleder, öldürürler.
    D e v l e t m e n d b e y. Kale surlarının arkasına çekilelim…

    Onlar kenara çekilirler. Kızıl Komutan koşarak gelir.

    K ı z ı l K o m u t a n (elini ileri doğru uzatarak bağırır). Ehey, ateş! Ateş emri verildi! Ateş diyorum size... Hiç kimseye acımak yok... Her cenahtan hücum ediyoruz. Beni takip edin!...

    Enver Paşa, Devletmend bey ve Faruk bey görünürler. Sonra Enver Paşa kale duvarının arkasına çekilir. Kılıç şakırtısı işitilir. İnilti, ah-uf, feryad çığlıkları işitilir. Sürekli ateş sesleri. Bir süre sonra Enver Paşa kılıcını başı üstünde döndererek görünür ve yenidən yok olur. Onun kale duvarları arkasında birileriyle vuruştuğu hiss olunur. Enver Paşa yine görünür, onun koltuğunda Kuran var. Kızıl Komutan uzaktan görünür.

    E n v e r P a ş a. And olsun bu mukaddes Kur'an'a ki, son nefesime kadar bu cihat meydanını terk etmeyeceğim...
    D e v l e t m e n d b e y. Ben de...
    F a r u k bey. Paşam, ben de...
    Kızıl Komutan . Ateş!.. Ateş açın...
    E n v e r P a ş a. Haydi, peşimden gelin... Kana-kan, ölüme-ölüm. Benim başım ya bedenimin üstünde duracak ya da bir mızrağın üstünde... Ömrüm kan ve ölüm görerek geçti. Şimdiye kadar ecel benden uzakta gezdi. Anlaşılan, kendim, kendi ecelime şahit olacağım…

    Etrafı gittikçe tüstü-duman bürür. Kızıl Komutan Enver Paşaya nişan alıp,tetiğe basar. Enver Paşa sendelese de yıkılmaz, kale duvarına yaslanır.

    D e v l e t m e n d b e y. Alçak!. Şimdi seni it gibi geberteceğim...

    Devletmend bey nişan alıp kızıl askere ateş açar.

    K ı z ı l K o m u t a n. Köpekler.. Basmacı köpek soyları... Sizin kurşunlarınız Kızıl Askerin zırhlı sinesine işlemez.
    D e v l e t m e n d b e y. Öyleyse Al bi’ daha…

    Devletmend bey ateş açar. Kızıl asker bağırarak yere düşer..

    Kızıl Komutan: (sürünerek ileriye doğru can atar, sanki emekliyor). Hey... Enver Paşa burada... Onu sağ yakalayın... Hücum... Hücuum...
    E n v e r P a ş a. Sen Enver Paşanın ölüsüne de yaklaşamazsın...
    D e v l e t m e n d b e y (Kızıl Askere nişan alarak). Bu kızıl köpek ölmek istemiyor . Al bir daha...

    Ateş sesləri. Atışma. Enver Paşa ileriye doğru adım atar. Kurşuni kıyafetli, siyah asker siluetleri onları kuşatır, muhasaraya alır. Kızıl Asker sürüne sürüne kenara çekilir. Her taraftan ateş açılır.
    Enver Paşa kılıcını havada döndererek kale duvarının arkasına geçer. Demir şakırtlıları kurşun sesleri işitilir. Az sonra Enver Paşa ağır ağır sahneye çıkar.

    K ı z ı l K o m u t a n. Ateş!..

    Tüstü. Duman. Ses-gürültü. İnilti. Ateş sesleri.
    Şimdi sahnede basmacı- savaşçı giyiminde yalnız üç adam var: Enver Paşa, Devletmend bey ve Faruk bey. Onlar her taraftan Kurşun yağmuruna tutulmuşlardır.Önce Enver Paşaya arka arkaya beş kurşun isabet eder..

    D e v l e t m e n d b y (Devletmend bey- Kızıl Askere ateş eder). Bu köpek daha gebermemiş ...
    K Iı z ı l Komutan. Makinalının bütün mermileri Enver Paşanın üzerine saçıldı. Daha bana ölüm yoktur. Ölsem bile kahraman gibi defn edileceğim. Amma ölmeden önce kızıl bayrak nişanına layık görülmeyi çok isterdim. Ve bu madalyayı üniformamın yakasına Yoldaş Troçki taksın.
    D e v l e t m e n d b e y. Bu ahmağın son arzusuna bak... Yakası madalyalı ölmek istiyor.
    E n v e r P a ş a. Faruk bey...
    F a r u k bey. Paşam...

    Enver Paşa kale duvarına yaslanıp bir müddet ayak üstünde “donar” kalır. Sonra her taraftan kurşuna tutulan Devletmend bey ve Faruk bey bir adım ileri yürüyüp Enver Paşaya yakınlaşırlar. Devletmend bey başını onun omzuna dayar.

    F a r u k bey. Paşam... Ölme Paşam... Komutanım Devletmend bey... Ölmeyin... N’olur, ölmeyin... Ölmeyin...

    Bu sırada Kızıl Asker sürünerek yeniden ayaga kalkıp silahını onlara doğru ateş eder.aynı anda Yusuf Ziya ve Osman Hoca görünür. Onlar aynı zamanda Kızıl Komutana ateş açarlar. Kızıl Komutan bağırarak yere düşer.

    Y u s u f Ziya (Enver Paşa ya yakınlaşır). Enver bey... Paşam....
    E n v e r P a ş a. Hocam, ben artık bu yalan dünyayı terk ediyorum...
    O s m a n Hoca. Paşam, sen yaşamalısın...
    E n v e r P a ş a. Biz aldandık... Amma savaş devam ediyor. de ki, bu kızıl kasırga def olup gitti...
    O s m a n Hoca. Biz bu kızıl illetten canımızı kurtara bilseydik...
    D e v l e t m e n d b e y. Basmacılar toparlanıyor.

    Uzaktan sloganlar işitilir: “Yaşa, yaşa, Enver Paşa!”. “Devletmend bey, Allah yardımcın olsun…

    E n v e r P a ş a. Bizim mücahitlerdir...

    Devletmend bey yavaş-yavaş diz üstü çöker.

    O s m a n Hoca. Aman Allah... Devletmend bey!..
    F a r u k bey. Devletmend bey!.. Komutanım...
    Y u s u f Ziya. İlahi, bizim milletimizi neden bu zülme düçar ettin? Paşam...
    E n v e r P a ş a (duvara yaslanmış halde). Hocam, her başlangıcın bir sonu olur. Bu Kur'anı ve bu kılıcı al. Beni sen defn edersin... Yasin suresini oku üzerime… Hocam... Bir ricam daha var. Eğer karargaha gidebilirsen, oradan benim çantamı da al... O çantada Naciye Sultana yazdığım son metkup var... O mektubu sahibine ulaştır… (Pauze). He, Sanki, Devletmend bey kurtuldu gibi... Osman Hoca, Devletmend beyle her ikimizi bir yerde defn edin... Mezarımızı derin kazın ki Düşmanlar bizim cesedimize ulaşamasınlar. Allah Şehadetimizi kabul eylesin…

    Yusıf Ziya kılıncı ve Kur'anı alır, öpüp başının üstüne koyar.
    Enver Paşa yavaş-yavaş yere yığılır.



    SON SÖZ

    Yusuf Ziya ve Osman Hoca sahnenin önüne gelirler. Uzaktan minareden yükselen ezan sesi işitilir.

    Elinde Kuranı tutan Yusuf Ziyanın sesi müezzinin sesine karışır

    Ezan sesini keder dolu musik takip eder. Ve bu sırada Naciye Sultan ve Tövfiya bir hayal gibi zühur ederler. Onlar yere uzanmış Enver Paşanın ve Devletmend beyin etrafında dönerler, daha sonra sonra beyaz heykel ve ya baştaşı gibi donup kalırlar.
    Uzakdan ateş sesləri işitilir.

    Ordan oraya koşuşan silahlı asker siluetleri ve onlarla birlikte olan kalabalık kaybolur.

    Işıklar yanıp-söner. Sahnede yalnız havada oynayan, ışıkta parıldayan bir kılınç görünür.

    Musiki sedası git-gide yükselir.
    Gösterinin bütün iştirakçileri sahneye gelir.

    Perde
    Son


    Not:
    Dramadaki tüm katılımcılar gerçek tarihi figürlerdir.

    Çeviren:
    Abdurrahman Karaköse

    Editör: Necattin Kökten
















    İSİMSİZ

    (2 perdeden ve prolog ile epilog dahil
    6 sahneden oluşan trajedi)


    KARAKTERLER:

    İSİMSİZ (DİLSİZ)
    KADIN
    KIZ
    İBİL
    TARHAN

    Prolog

    Sahnenin önünde, üzerinde yas işaretleri taşıyan kıyafetlerle erkek ve kadınlardan oluşan bir koro bulunmaktadır.

    Koro:
    Adamlar uyumak ister,
    Röya kaçar adamlardan.
    Adamlar dünyaya gelir,
    Dünya kaçar adamlardan.
    Melekler kurnazlıktan bıkmış,
    Göğe kaçar adamlardan...

    Perde yavaşça yarıya kadar açılır. Uzaktan hüzünlü, kasvetli bir melodi duyulur. Işık huzmelerinin kesiştiği noktada karanlık bir leke belirir. Daha sonra bu leke hareket etmeye başlar; bu, İsimsiz’dir. Yere düşer, yavaşça ayağa kalkar ve etrafına bakar. Bir süre sonra genç bir kızın silueti görünür; kız bir hayaletten ziyade bir serap gibidir. İsimsiz, dikkatli adımlarla kıza doğru yürür. Yürüyüşü daha çok rüyada uçan bir insanı andırır. Genç kız yavaş yavaş görünmez hale gelir, daha doğrusu bir ağacın arkasına saklanır. İsimsiz, ağacın önünde diz çöküp ağaca sarılır, hıçkırarak ağlar. Müzik daha yavaş bir tempoda çalmaya başlar. İsimsiz ayağa kalkar ve ellerini gökyüzüne uzatır. Sanki dua ediyormuş izlenimi verir. Işık yavaşça azalır. Perde kapanır.


    I. PERDE

    1. Sahne

    Birinci Görüm

    Perde açılır. Bir yazlık ev. Düzenli bir oda. Kadın, divanda oturuyor. Kız odada dolaşıyor. İkisinin de üzerinde hafif yazlık kıyafetler var.

    KADIN: -Kızım, sabahtan beri bir şey yemedin. Ne oldu yine? Neden keyfin yok?
    KIZ: -Öyle işte... Çok sıcak, bir de iştahım yok.
    KADIN:- İştah yemek yerken gelir. Neden kendini bu kadar harap ediyorsun? Yoksa kilo almaktan mı korkuyorsun?
    KIZ:- Ah, anne, hiçbir şey anlamıyorsun... Yemek ne, ben kim? Ben başka bir şeyden bahsediyorum, sen başka bir şeyden!..
    KADIN:- Kızım, şükürler olsun ki baban da annen de sağlıklı. Kendin de güneş gibi parlıyorsun... Güzel, sağlıklı, akıllı bir kızsın. Daha ne istiyorsun?
    KIZ:- Biraz daha akıl fena olmazdı...
    KADIN:- Akıl mı? Hahaha! Bizim zamanımızda bu "özellik" kimseye lazım değil!.. (Ciddileşir). Daha doğrusu, bana doğruyu söyle: Neden bu kadar karamsarsın? Kızım, yavrum, hadi söyle bana... Ne oldu sana?..
    KIZ:- Daha kötü ne olabilir ki?..
    KADIN:- Yoksa şu uyuşturucu bağımlısı yüzünden mi üzülüyorsun?.. Gel buraya, canım benim. (Sarılır). Onu unut gitsin! Bize sadece o eksikti. Neyse ki her şey zamanında ortaya çıktı. Zaten bizim onlarla yolumuz bir olamaz.
    KIZ:- Nasıl bir olamaz? Bunu daha önce neden söylemedin?
    KADIN:- Yolun yarısından dönmek zararın yarısıdır... Hem, boş yere üzülmeye ne gerek var?
    KIZ:- Sen buna “boş yere” mi diyorsun?..
    KADIN:- Tabii ki... Resmi bir nişan yoktu, onunla evlenmemiştin... Bir de onun için mi üzüleceksin?
    KIZ:- Rezil oldum... Evden çıkmaya, insanların yüzüne bakmaya utanıyorum...
    KADIN:- Allah aşkına, ne dediğini anlamıyorsun... Kim bilecek ki senin ondan hoşlandığını? Kızın kapısında yüzlerce talip bekler, ama sadece biriyle evlenir... Sana aile kurmak isteyen gençler az mıydı? O uyuşturucu bağımlısı da onlardan biri olsun. Ömrünün sonuna kadar onun için yas mı tutacaksın?
    KIZ:– Ama onun uyuşturucu bağımlısı olup olmadığını bilemezsin, değil mi?
    KADIN: – Ne demek bilemem? Nasıl bilemem? Hiçbir şey görmüyor muyum, duymuyor muyum? Hiç öyle şey olur mu, kızım? Duvarların bile kulağı var. Çok şükür hâlâ aklım başımda. Hem sen benim için çok değerlisin, kızım, çünkü benim biricik evladımsın...
    KIZ: – Daha dün onun ailesi hakkında çok farklı konuşuyordun... Şimdi ise...
    KADIN:– Nereden bilebilirdim her şeyin değişeceğini?..
    KIZ: – Babası yönetici pozisyonundayken böyle konuşmuyordun. Ne zaman ki onun hakkında dedikodular yayılmaya başladı...
    KADIN:– Hem baba hem de oğul aynı işle meşgulmüş...
    KIZ:– Uyuşturucuyla mı?
    KADIN:– Evet, yani hayır... Babası uyuşturucu bağımlısı değil, uyuşturucu ticaretiyle uğraşıyormuş. Bu bilgiyi babana güvenilir kişiler söyledi...
    KIZ:– Ama babam bu aileyle yıllardır dost. Bunca yıl boyunca arkadaşının ne işle uğraştığını hiç mi tahmin etmedi?..
    KADIN:– Baban hayatını devlet işlerine adamış bir insan: Meşgul bir adam olarak komşusunun ne yaptığını nereden bilebilir? Biz o aileyle sadece yaz tatillerinde görüşürdük. Sen de öyle...
    KIZ:– İşin aslı, ben en başından beri sizin tekliflerinizi kabul etmemiştim. Üstelik babasına söz verirken bana hiç sordunuz mu? Sadece sizin fikrinize uymak zorunda kaldım...
    KADIN:– Tamam, bu konuşmayı burada kesiyoruz! Hangi ebeveyn çocuğunun mutlu olmasını istemez ki?.. İki aile arasında bir konuşma oldu – onlar akraba olmayı teklif ettiler. Biz de normal insanlar olduklarını düşündük – varlıklı, nüfuzlu...
    KIZ:– Gözünüzü onların zenginliği bürümüş!
    KADIN:– Sana daha önce söyledim, bu konuda daha fazla konuşmayacağız. Ne oldu? Yoksa babanın evinde evde kalmaktan mı korkuyorsun?! Hayatının en güzel günleri daha önünde.
    KIZ: – İnsanların yüzüne bakamıyorum...
    KADIN:– Kimin yüzüne?..
    KIZ:– Arkadaşlarımın... Tanıdıklarımın...
    KADIN:– Her şeyi bu kadar ciddiye alma, kızım. Allah izin verirse sana daha iyi birini buluruz...
    KIZ:– “Buluruz”... Bana artık kimseyi bulmayın.
    KADIN (Gülerek): – Ha-ha-ha! Babanla ben eski kafalı insanlarız...
    KIZ:– Eski kafalılığınızı biliyorum, özellikle seninkini...
    KADIN:– Ne varmış bende?..
    KIZ:– Bana defalarca babamı zorla kendine aşık ettiğini söylemiştin, vahşi bir tay gibiymiş o...
    KADIN:– Benim durumum başkaydı, seninki başka... Yok, yani demek istediğim, zaman geçiyor, ahlak değişiyor. O zamanlar insanlara güven vardı, inanç vardı... Şimdi ise... Hiç tanımadığın biriyle nasıl akraba olabilirsin? Artık dünya dolandırıcılarla dolu. Senin baban gibiler ancak rüyalarda görülür...
    KIZ:– Herkesi aynı kefeye koymamalısın...
    KADIN:– Sinirlerin bozuk, görüyorum... Bahçeye çık, biraz yürü, temiz hava al. İki gündür yazlıkta oturuyorsun, bahçeye bir kez bile çıkmadın.
    KIZ:– Burada boğuluyorum. Babama telefon et, şoförü göndersin, şehre dönmek istiyorum.
    KADIN:– Şoför zaten buraya gelecek. Ama baban şehirde kalmak zorunda... Acil işleri var, yurtdışından misafirleri geldi... Bir yere ayrılması mümkün değil.
    KIZ:– Peki, şoför buraya niye geliyor?
    KADIN:– İbil’i getirecek.
    KIZ:– İbil de ne?
    KADIN:– İbil işte, İbil. Babanın dairesindeki müdürlerden birini tanımıyorsun, öyle mi? (Onu taklit ederek). “İbil de ne?”. İbil tam aranan bir adam! Onun gibisini bulmak zor.
    KIZ:– Peki, onun burada ne işi var?
    KADIN:– Yazlık bir ev arıyor. Biz de ona bizim komşu evi almasını önerdik... Narkobarona ait olan ev... O ev niye başkasına kalsın ki? İbil ise kendi insanımız... Komşu oluruz... Öyle değil mi?... Ayrıca İbil öyle sıradan bir adam değil. Çalışkan, iyi para kazanıyor...
    KIZ:– O zaman bu İbil-zibil’e ya da adı her neyse, bol şans dilerim.
    KADIN:– Laflarına dikkat et... Mibil de ne demek? Duyarsa alınabilir...
    KIZ:– Onu her gördüğümde aklıma “zibil”, yani çöp geliyor. Çöp gibi biri, hatta konuşma tarzı bile...
    KADIN:– Sana söyledim, saçmalama! Bu şehirde beş erkek varsa, biri kesinlikle o!..
    KIZ:– Kim?
    KADIN:– İbil!..
    KIZ:– Hayır, hayır, "zibil" demek istedin! (Pencereye yaklaşır.) Bu arada çöpten bahsetmişken, yazlığın sonunda bir şeyler yakıyorlar. Şu çocuk kim?.. Galiba ateş yakıyor...
    KADIN(Pencereye yaklaşır, bahçeye bakar): – Şunu mu diyorsun?.. Onu Tarhan gönderdi...
    KIZ:– Kim bu Tarhan?..
    KADIN: – Tarhan'ı tanımıyor musun? Komşularımızın bahçıvanından bahsediyorum. Tarhan birkaç yıldır onların bahçesinde çalışıyor. Önceden şofördü. Sen çocukken seni arabasıyla çok gezdirirdi... Baban, bizim bahçedeki ağaçlarla ilgilenmesi için ondan yardım istemiş. Ama Tarhan’ın çok işi varmış, kendisi gelemediği için bu çocuğu göndermiş...
    KIZ:– Uzun zamandır onu izliyorum, bir kere bile sesini duymadım... Gün boyu başı eğik ya toprağı gübreliyor ya da kuru dalları yakıyor.
    KADIN:– O sağır ve dilsiz… Yemeklerini yanında getiriyor. Bir kız gibi utangaç, sana bakmaya bile cesaret edemiyor. Ama bakışlarınız çakışırsa hemen kıpkırmızı oluyor.
    KIZ:– Bana öyle geliyor ki bazen biriyle konuşuyor.
    KADIN:– Muhtemelen konuştuğu kişiler ağaçlar ve kuşlardır. (Güler.) Sana sağır ve dilsiz diyorum, sen hala konuştuğundan bahsediyorsun... Bahçeye in, belki seni görünce dili açılır.
    KIZ:– O eksikti! Bir de sağır dilsiz eksikti!
    KADIN:– Yazık ona, keşke sağır olmasaydı. Onu çağırırdım... İçim sızlıyor. Sabahın köründen gece geç saatlere kadar durmadan çalışıyor. Belki de öğle yemeği bile yememiştir...
    KIZ:– Sor o zaman... Belki açtır...
    KADIN:– Ne diye sorayım? Sana diyorum ki: o dilsiz. Hem aşağı inmek istemiyorum. Ayrıca gökyüzünden alevler yağıyor gibi, güneşe çıkmak istemem. Cildim hassas, hemen yanar...
    KIZ:– İstersen ben çağırayım.
    KADIN:– Git, çağır...
    KIZ:– Yok, en iyisi buradan çağırayım... Onun için aşağı inmeyeceğim ya...
    KADIN:– Ama buradan onu nasıl çağıracaksın?..
    KIZ:– Çok basit... Bana bir şey ver, ona doğru fırlatayım... Mesela bilardo topu olur...
    KADIN:– Bu ne biçim söz! Ne diyorsun sen?.. Ya tutturamazsan, Tarhan’a rezil oluruz... Çocuk bir şey söylemez ama Tarhan buna çok kızar...
    KIZ (Pencereden bakar):– Bize bakıyor... Ona el salla, belki fark eder...
    KADIN:– Peki, madem istiyorsun, çağırayım. (Pencereden el sallar.) Hey, dilsiz... Sağır! Dilsiz! Sağır dilsiz! (Kıza.) İsmini bile bilmiyorum... Tarhan’a sormalıydım. (Pencereye doğru.) Dilsiz, beni duyuyor musun?.. (Kıza.) Sanırım beni fark etti... Anladı... (Pencereye.) Hey dilsiz, buraya gel! Acıkmadın mı?.. Gel buraya! (Kıza). Ona çok üzülüyorum... Belki açtır ya da susamıştır. Biraz gölgede dinlensin. Sanırım geliyor. Kaç gündür burada gece gündüz çalışıyor, başını bile kaldırmıyor... Çalışkan... Eskiden böyleleri ödüllendirilirdi...
    KIZ (Pencereden bakar): – Merdivenin başında durdu. Yukarı çıkmak istemiyor gibi. Belki de böyle daha iyi. Tepeden tırnağa zibil gibi kokuyor.
    KADIN:– Yeter, dalga geçmeyi bırak! “İbil”, “zibil”... Onun yerine, susamış mı diye sorsan ya?
    KIZ (Pencereden bağırır):– Hey, dilsiz, su ister misin? (Kadına.) Başını eğdi, hiçbir şey demiyor...
    KADIN: – Kendi açısından şanslı, sağır ve dilsiz olduğu için. Ne kötü bir şey söylüyor, ne de kötü bir şey duyuyor. (Pencereden el sallar.) Yukarı gelsene, dilsiz! (Kıza.) Garip, geri dönüp gidiyor. Ona kötü bir şey söylemek istememiştim ki... Aa, anlaşıldı!.. Kendini toparlıyor... Şuna bak, yüzünü yıkıyor, üstündeki toz toprağı siliyor. Bu dilsiz, birçok insandan daha kibar!.. Ya o bağımlı çocuk?!. Odaya girerken ayakkabılarını bile çıkarmazdı... Narkotik baronunun oğlundan bahsediyorum... Hayır, baksana, hiç kıyaslanmaz... Bu dilsizin ne kadar düzgün olduğuna bak! Sağır ve dilsiz olmasının ne önemi var? Önemli olan terbiyeli olması... Bak, temizlendi bile. Yine merdiven başında duruyor. (El sallar.) Çık yukarı! Evet, yukarı, eve! Onun beni anlaması ne kadar zor! Ama sağır ve dilsizden başka ne beklenir ki!.. Haydi, cesaret et! Ne kadar utangaç!.. Şuna bak, nasıl da kızardı...
    KIZ:– Bence güneş çarptı, o yüzden kıpkırmızı...
    KADIN:– Yok, dikkat ettim, onunla konuşulunca kızarıyor...

    İkinci Görüm

    İsimsiz içeri girer. Kapıda durur. Kız, Kadın ve İsimsiz sahnede.

    KIZ:– Geç içeri, kapıda durma...
    KADIN (gülerek): – A-a-a... Hani derler ya, ben kısır olduğumu söylüyorum, sen de kaç çocuğum olduğunu soruyorsun. O zaten ne duyuyor, ne de konuşabiliyor, kızım, bunu hâlâ anlayamadın mı?
    KIZ: – Eee, ne olmuş yani? Bari anlamalı değil mi? (Eliyle oturmasını işaret eder.)
    Oturun, ayakta durmayın...

    Konuşma boyunca ve genel olarak tüm sahnede İsimsiz oturmaz; ya ayakta durur ya da dolaşır.

    KADIN:– Keşke Tarhan’a adını sorsaydım... Ama ne fark eder ki? O, bizim gibi değil, kendini bile duyamıyor...
    KIZ:– Belki de adı yoktur?..
    KADIN:– Öyle şey olur mu ya? Evde mutlaka bir isimle çağırıyorlardır...
    KIZ:– Ama böyle birine ad ne gerek? Belki de onun için en uygun ad İsimsiz’dir.
    KADIN:– İsimsiz mi? Peki, İsimsiz olsun. (Eliyle işaret eder.) Hey, İsimsiz, acıkmış olabilir misin? Susadın mı? Yoksa sahibin sonra gelip seni aç bıraktığımızı mı söyleyecek...
    KIZ:– Sahip mi?.. O bir hayvan mı ki sahibi olsun? Kimin sahibi?..
    KADIN:– Tarhan’ı kastediyorum... Sana söylemedim mi, onu buraya getiren oydu diye? Çok utangaç biri. Eh, dilsiz olması ne fark eder ki? Yüzüne bir baksana, ne kadar naif bir yüzü var, ne kadar zeki gözlere sahip...
    KIZ:– Gerçekten öyle... Uzun, duyarlı parmaklarını fark ettin mi?
    KADIN:– Evet, haklısın, piyanist elleri var... Eğer varlıklı bir ailede doğmuş olsaydı, müzisyen olma şansı olurdu...
    KIZ:– Müzisyen mi?.. Ama bir dilsizden nasıl müzisyen olur ki? Melodileri bile duyamaz... (Duraksar.) Evet, dilsizler arasında pek çok ressam ve heykeltıraş var...
    KADIN:– Acaba bu talihsiz adamın ailesi var mı? Ama aslında böyle birinin ailesi ya da çocukları neden olsun ki?
    KIZ:– Neden olmasın?
    KADIN:– Zor olur çünkü... Onunla aile kuran kadın da mutsuz olur...
    KIZ:– Belki de kendisi gibi dilsiz birini eş olarak seçer.
    KADIN:– O zman çocukları da dilsiz olur herhalde...
    KIZ:– Hayır, bir yerde okumuştum, çoğu durumda onların yetenekli, başarılı çocukları olurmuş.
    KADIN:– Şuna bir bak... Gözlerini bile kaldırmıyor... Suç işlemiş bir çocuk gibi...
    KIZ:– Ona acıyorum. Sanırım hayatını böyle kazanıyor - farklı sahiplerin bağ evlerinde çalışarak. Anne, ona bir şekilde karşılık verecek misin?..
    KADIN: – Ne demek istiyorsun?..
    KIZ: – Para...
    KADIN: – Borçlu kalmayız... Gerekirse Tarhan’a danışırız. O karar versin...
    KIZ (İsimsiz’e):– Hey, İsimsiz, otur! Kapıda durma.

    İsimsiz başını sallar. Elini göğsüne koyar – teşekkür ediyormuş gibi görünür.

    KADIN: – Oturmak istemiyor. Bizi teşekkürle onurlandırıyor. Görüyor musun, ne kadar kibar bir genç!.. Öyle ki şu uyuşturucu bağımlısına hiç benzemiyor...
    KIZ: – Ya da şu İbil’e... Zibil, debil...
    KADIN: – Bari benim hatırım için onun hakkında bu kadar sert olma. Duyarsa kırılır.
    KIZ: – Kırılırsa kırılsın, hiç umurumda değil...
    KADIN: – İbil’in parlak bir geleceği var. Çok yetenekli bir genç. Sadece yeteneği sayesinde kariyer basamaklarını bu kadar yükseldi.
    KIZ: – Onun konuşma tarzı beni rahatsız ediyor, hatta utandırıyor...
    KADIN:– Neden?
    KIZ:– Davranışlarını fark etmedin mi? Sanki bir arkadaşınla konuşuyormuş gibi. Nazlanıyor, yapmacık hareketler yapıyor, gözlerini kısıyor...
    KADIN:– O sadece kültürlü, entelektüel bir genç...
    KIZ:– Kültürlü mü?! O sadece bir yalaka!..
    KADIN:– Şimdi herkes öyle değil mi zaten?.. Üstelik, herkes büyüklere saygı göstermeli. Bak – Tanrı’nın bile unuttuğu bu dilsiz bile ne kadar saygılı olduğunu gösteriyor...
    KIZ:– Doğası gereği çok utangaç bir insan olduğu belli. İbil gibi değil. Bir tek sabun eksik... Babamla konuşurken ona ne dediğine dikkat ettim, “Siz benim idealimsiniz”, “Hayatta ne başardıysam size borçluyum”... Hatta onun serçe parmağına bile denk olmadığını söylediğini hatırlıyorum... “Sadece siz ekmek kazanmama yardımcı oldunuz...”
    KADIN: – Ee, ne olmuş yani, kızım?.. Baban da kendisinden üstte olanlarla dikkatli bir şekilde konuşuyor... Onlarla çatışmaya girmiyor... Ne yapabiliriz ki?.. Zaman böyle.
    KIZ:– Peki, peki... Git, İbil’ini övmeye devam et...
    KADIN:– Hayır... Neyin üzerine yemin edersen et, İbil çok dürüst bir genç... Yoksa istiyorsun ki İbil bu zavallı dilsiz gibi hep sussun mu?..
    KIZ:– Bence böyle bir dilsiz, boş ve anlamsız konuşmalar yapan birinden daha iyidir.
    KADIN:– Aman kızım, ne diyorsun sen... (Bir araba sesi duyulur.) Galiba biri geldi. Sanırım babanın şoförü. İbil gelmeliydi... Eğer o geldiyse, ona düzgün davran, tamam mı!..
    KIZ:– Kim? İbil, Zibil mi? Nerede ben, nerede o?

    Üçüncü Görüm
    Bir araba sinyali duyulur. Bir süre sonra İBİL belirir. İsimsiz tekrar ayaktadır, etrafına bakar, tedirgin ve çekingen olduğu bellidir. Kadın, Kız, İsimsiz ve İbil.

    KADIN: – Hoş geldin, İbil. Nasılsın? Şoför nerede?..
    İBİL: – Merhaba... Merhaba. (Kadına). Şoför geri şehre döndü. Onu gönderdim... Kendi arabamla gelmem gerekiyordu... (Genç Kıza). Siz nasılsınız? Nasılsınız? (Ayağa kalkmış İsimsiz'i işaret ederek). Bu kim?.. Neden oturmuyor?
    KADIN: – Bahçemizde çalışıyor. Ağaçlarla ilgilenmesi gerekiyordu.
    İBİL: – Bahçıvan mı?
    KADIN: – Evet... Tarhan'ın bir akrabası.
    İBİL: – Tarhan da kim?..
    KADIN: – Sana bahsettiğimiz yan villanın bekçisi...
    İBİL (İsimsiz'e): – Villada şu an biri oturuyor mu
    KADIN: – Hayır... Sadece Tarhan villaya göz kulak oluyor... Ama yakında villanın sahibi de gelir sanırım... Villayı gezdin mi?
    İBİL: – Evet, gezdim... Bugün kapora vereceğim.
    KADIN: – Bugün her şeyi konuşun... Pişman olmazsın, harika bir villa... (Gülerek). Komşumuz olmanı istememizden memnun musun?
    İBİL: – Tabii ki...
    KADIN: – Haydi, otursana...
    İBİL: – Teşekkürler. (İsimsiz'e bakar). Peki, o neden heykel gibi dikiliyor?
    KADIN: – Sabah saatlerinden beri oturması için yalvarıyoruz, ama istemiyor...
    İBİL (İsimsiz'e): – Otursana!.. (Kadına). Adı ne?..
    KADIN (Gülerek): – Gerçek adını bilmiyoruz... Ama ona yeni bir isim verdik–İsimsiz... Adsız.. Tamam.
    İBİL: – İsimsiz mi?.. Daha iyisi düşünülemezdi... Harika bir isim!
    KIZ (Ciddi): – En azından İbil isminden daha iyi...
    KADIN (Kızına işaret eder): – Neden böyle?.. İbil özgün bir isim. Kızım şaka yapıyor...
    İBİL: – Gerçekten... Adım, başkaları ne düşünür bilmem, ama bana şahsen hoş geliyor...
    KADIN: – Tabii ki, modern bir isim...
    İBİL: – Adımın anlamını biliyor musunuz?..
    KADIN: – Muhtemelen Arapça ya da Fransızca kökenli...
    İBİL: – Hayır. Bana bu ismi annem verdi... Annemin dört erkek kardeşi var. Adım, dayılarımın isimlerinin baş harflerinden oluşuyor...
    KIZ: – Ya beş dayınız olsaydı?..
    İBİL: – Sanırım adım beş harften oluşurdu...
    KIZ: – Öyleyse, beşinci dayınızın adı “D” harfiyle başlasaydı adınız “Dibil”, “Z” harfiyle başlasaydı “Zibil” olurdu... Yani “çöp”…
    KADIN (Kıza): – Şakan hiç yerinde değil. Tabii ki İbil bize yakın biri, alınmaz. Ama başkaları senin toplum içinde nasıl davranacağını bilmediğini düşünebilir...
    İBİL: – Yok, ben doğuştan alıngan biri değilim... (İsimsiz'e). Peki, neden bana yeni bir kapıya bakan koyun gibi bakıyorsun?.. Ya otur, ya da git...
    KADIN: – Belki de biz de bahçeye insek daha iyi olur... Burada hava ısınıyor... Siz dinlenin, ben lezzetli bir şeyler hazırlayayım...

    Çıkış.



    2. Sahne

    Bahçe. Ağaçlar, her yer yemyeşil. Bir sallanan sandalye. Hasır sandalyeler.

    Birinci Görüm

    İsimsiz, Kız, İbil. Kız şort giymiş, sallanan sandalyede oturuyor. İbil ve İsimsiz yanında duruyor.

    İBİL (Genç Kıza, İsimsiz’i işaret ederek): – Neden bizi gölge gibi takip ediyor?..
    KIZ: – Kime ne zararı var ki?..
    İBİL: – Belki gizli bir konuşma yapacağız...
    KIZ: – Gizli bir konuşma mı? Birincisi, bizim konuşmamızın İsimsiz ile hiçbir ilgisi yok, çünkü zaten duymuyor...
    İBİL: – İsimsiz! İsimsiz!.. Ona mükemmel bir isim bulmuşsunuz!
    KIZ: – İkincisi, sizinle ne tür bir gizli konuşmam olabilir ki?...
    İBİL: – Bence o her şeyi anlıyor. (İsimsiz’e el hareketi yapar). Hey, bak, sıcakladım, bana su getir... (Gülerek). Gerçekten insan değil, bir hayvan...

    İsimsiz, Kız’a sorgulayıcı bir bakış atar. Kız, su getirmesini el hareketleriyle anlatır. İsimsiz, bahçenin diğer ucundaki musluğa gider, sürahiyi suyla doldurur.

    KIZ: - Onunla bu kadar sert konuşmayın...
    İBİL: - Belki de o sadece numara yapıyordur...
    KIZ: - Bu ona ne kazandırır ki?..
    İBİL: - Sağır ve dilsiz rolü yapıyor ama aslında her şeyi duyuyor... (Güler). Ha-ha-ha... Yok... Şaka yapıyorum tabii. Ona bir bakınca ne kadar aptal olduğunu hemen anlayabilirsiniz.
    KIZ: - Tam tersine, çok hassas bir insan olduğu hemen anlaşılıyor... Her şeyi kalbine çok yakın alıyor. Bir onun gözlerine bakın... Ellerine dikkat edin...
    İBİL: - Gözler... Eller... Ayaklar... Görünüş olarak her şey yerinde. Ama asıl mesele, onun aklı yerinde mi?..
    KIZ: - Hiç tanımadığınız biri hakkında neden böyle konuşuyorsunuz ki?.. Belki o çok zeki, yetenekli bir insandır...

    İsimsiz yanlarına yaklaşır. Sürahiden bardağa su doldurup Kız’a uzatır.

    KIZ (Suyu içerek): - Teşekkür ederim, gerçek bir centilmensiniz...

    İsimsiz, bardağı İbil’e uzatır.

    İBİL (Bardağı bir dikişte içer): - İşte bitti, şimdi sen de içebilirsin...

    İsimsiz, başını sallar: "Teşekkür ederim, istemiyorum" anlamında.

    KIZ: - O, bütün gün elinden gelenin en iyisini yaparak çalışıyor... Çok çalışkan bir çocuk...
    İBİL: - Başka ne yapabilir ki?.. Belki okumayı ve yazmayı bile bilmiyordur... Kendi işiyle uğraşsın. (İsimsiz,e eliyle işaret eder). Öylece boş boş durma, bahçenin şu tarafını düzenle... Ne bakıyorsun bana öyle?.. Dik dik bakma, dedim ya, git işine bak...

    İsimsiz oradan uzaklaşır ve bahçedeki işleri yapmaya, ağaçları düzenlemeye başlar.

    KIZ: - Zavallı... Hayatta kalmak için bahçelerde çalışmak zorunda kalıyor..
    İBİL: - Eee, ne olmuş yani?.. Herkes bir yerde çalışmalı... Böyle bir aile onu evine kabul ettiği için sevinmeli... Ev sahibi ona iş veriyor... Bu kadar güzel bir kız onun ellerinden su içiyor. Öyle değil mi?..
    KIZ (kızgın): - Bu kadar yakışıklı bir adam onunla konuşuyor...
    İBİL: - Neden hep benimle farklı bir şekilde konuşuyorsunuz?..
    KIZ: - Farklı mı?..
    İBİL: - Evet... İğneleyici sözlerle... Alaycı bir şekilde, ironiyle...
    KIZ: - Konuşma tarzım bu şekilde...
    İBİL: - Olabilir... Ama yine de iğnelemelerinizi en değerli hediye gibi kabul ediyorum...
    KIZ: - Gerçekten mi?..
    İBİL: - Gerçekten... Sizin bana kızmaya hakkınız yok... Çünkü kalbiniz çok temiz...
    KIZ: - Peki ya sizin kalbiniz?..
    İBİL: - Ben çok hassas bir insanım... Bence birbirimizi iyi anlayabiliriz...
    KIZ: - Ne anlamda?..
    İBİL: - Her anlamda... Tekrar ediyorum, ben çok hassas ve kırılgan bir insanım...
    KIZ: - Hassas mı? Gerçekten kendinizi hassas biri olarak mı görüyorsunuz?..
    İBİL: - Tabii ki... Ayrıca çok sabırlı ve sakin bir insanım... Güzel kadınlardan gelen her türlü serzenişi kabullenirim... Özellikle de sizden gelenleri...
    KIZ: - "Güzel kadınlar"... Hm-m-m... Bu ağaçları, yaprakları, çiçekleri bile güzel bulabilirsiniz...
    İBİL: - Evet, listeye dilsizi de eklemeyi unuttunuz... (Güler). O, o ağaçtan bile daha güzel. Hey, Dilsiz!.. Adsız!..
    KIZ: - Ondan size ne?..
    İBİL: - Öylesine, eğleniyorum...
    KIZ: - O kendi işiyle meşgul...
    İBİL: - Çalışkan biri...
    KIZ: - Eee, ne olmuş?..
    İBİL: - Dilsiz, buraya gel!..

    İsimsiz gelir.

    KIZ: - Ona ne söylemek istiyorsunuz?..
    İBİL (İsimsiz’e): - Hey, beni dinle!.. Makası al, şu ağacı buda, kurumuş dallarından kurtar! Anladın mı?.. Şimdi gidebilirsin...

    İsimsiz, onlardan uzaklaşır ve ağaçların arasında çalışmaya başlar.

    KIZ: - Bence onun morali yerinde değil.
    İBİL: - Onu uzun zamandır mı tanıyorsunuz?..
    KIZ: - Hayır... Sadece birkaç gündür... Yazlığa geldiğimden beri...
    İBİL: - Onunla hayvan arasında hiçbir fark göremiyorum. Söylediğim her şeyi aptal bir ifadeyle dinliyor... Böyle birinin dünyaya gelmesine gerek var mıydı?..
    KIZ: - Neden onun hakkında böyle konuşuyorsunuz?.. Gözleri çok güzel...
    İBİL: - Onun en ufak bir zekâ belirtisini göremiyorum... Bakın yine gözlerini kocaman açmış, buraya bakıyor. (Adsız’a bağırır). Hey, Adsız ahmak, buraya gelsene!..
    KIZ: - Ona ne söylemek istiyorsunuz?.. O kendi işiyle meşgul...

    İbil yerden bir taş alır ve onu bahçenin derinliklerine, İsimsiz'e doğru fırlatır. Genç adam onlara doğru yaklaşır.

    İBİL:– Daha da yakına gel... Size demiştim, o her şeyi anlayan sağır ve dilsizlerden biri. Üstelik çok kurnaz...
    KIZ:– Hiçbir zaman biri hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemeyin...
    İBİL:– Bence bizim sözlerimiz ona ne sıcak ne soğuk... Nasıl olsa hiçbir şey duymuyor...
    KIZ:– Mesele onun duyup duymaması değil... Her şeyi ben duyuyorum... Diyelim ki ben de sağır ve dilsizim. Ama siz kendi kendinizi duyuyorsunuz, değil mi? Hiç kimse kendinden başkasına karşı kaba davranmamalı...
    İBİL:– Birinin sağır ve dilsiz doğmasında benim suçum ne?.. Tanrı ona da bizimkiler gibi kulaklar verdi ama duyma yeteneğini elinden aldıysa benim suçum ne?.. (İsimsiz'e doğru eliyle işaret yapar). Bana sigara alabilir misin? Anladın mı? Tamam, işte sana para. Yakında bir dükkân var, oradan birkaç paket sigara al. Ama en iyilerinden olsun... Anladın mı?.. (Parayı uzatır). Gidebilirsin. Eee, yine ne oldu?.. Neden gözlerini dikip bana bakıyorsun?..

    İsimsiz ona bakar, gözlerini ayırmaz ama parayı almaz. Arkasını dönüp yavaş adımlarla uzaklaşmaya başlar. İbil, parayı hâlâ elinde tutarak İsimsiz'in peşinden gitmek ister. Kız onun yolunu keser.

    KIZ:– Ondan ne istiyorsunuz?..
    İBİL:– Ona bir bakın!.. Görünüşe göre küstahlaşmış! Sanırım dayak yemek istiyor... O zaman dili çözülür, aşağılık herif! Alçak!.. Tanrı kimin konuşma yeteneğini alacağını biliyor!.. Haklıymışlar: “Farelerin kanatları olsaydı dünyadaki tüm evleri kemirirlerdi.”
    KIZ:– Öyle fareler var, yarasalar, ama kimseye zarar vermezler...
    İBİL:– Şimdi de şaka yapma zamanı buldunuz!.. Bana engel olmayın, onu hemen aklı başına getiririm!.. Hayvan!.. Aptal! Alçak!..

    İbil, İsimsiz'in olduğu tarafa yönelir. İsimsiz yavaşça dönüp ona bakar. Kararlı bir şekilde İbil'in karşısında durur ve gözlerini ondan ayırmaz.

    KIZ: – Bana kalırsa o, dudak hareketlerinizden, el işaretlerinizden ve davranışlarınızdan her şeyi anlıyor. Sağır ve dilsizler çok duyarlı olurmuş. Hatta gözlerinizden kalbinizde ne sakladığınızı okuyabileceklerini duymuştum.
    İBİL:– Ama ben ona ne dedim ki?.. Sadece sigara almaya göndermek istedim. (İsimsiz'e). Tamam. Defol buradan! Sonra konuşuruz seninle!..
    KIZ:– Aman Tanrım! Onun gözlerine bir bakın, kaplan gibi öfkeli bir bakışı var!..
    İBİL:– Sadece sağır ve dilsiz değil, kör de doğmalıydı!.. (İsimsiz'e). Sana söylüyorum, defol buradan!..

    İsimsiz, İbil'e yaklaşır. Öfkeli olduğu belli. Kız aralarına girer.

    KIZ: – Çok öfkeli. Derler ki sağır ve dilsizler öfkelenince tehlikeli olurlarmış... (İsimsiz'e). Gidin ve kendi işinizle ilgilenin... Lütfen, öfkelenmeyin...

    İsimsiz, bahçenin derinliklerine doğru uzaklaşır.

    İBİL: – Evet, sizi çok iyi anlıyor...
    KIZ: – Sizi de...
    İBİL: – Bana her zaman bu kadar ciddiyetsiz mi yaklaşıyorsunuz?..
    KIZ (Gülerek): – Ciddiyetsiz mi? Kendimi oldukça ciddi bir insan olarak görüyorum.
    İBİL: – Belki yanlış ifade ettim: tam tersine, beni ciddi bir insan olarak görüyorsunuz ve bana olan yaklaşımınız resmî bir nitelik taşıyor...
    KIZ: – Neden böyle bir sonuca vardınız?..
    İBİL: – Tanrıya şükür, hâlâ her şeyi duyup anlayabiliyorum... Hem sağır ve dilsiz de değilim...
    KIZ:– Bilirsiniz, size gerçeği söylemek istiyorum: bana göre, karakterinizde sadizm belirtileri var...
    İBİL:– Sadizm mi?.. (Gülerek). Yani demek istiyorsunuz ki, ben bir sadistim?..
    KIZ: – Ben sadece öyle olduğunu düşünüyorum, dedim...
    İBİL:– Üzgünüm ama aynı şekilde ben de sizi gözlemleyerek davranışlarınızda benzer belirtiler fark ettim...
    KIZ:– Gerçekten mi?..
    İBİL:– Evet, ne yazık ki öyle. Mesela başkalarının yanında beni aşağılamaktan zevk alıyorsunuz... Bana “aptal”, “zibidi” diyorsunuz. (Duraksar). Elbette size kızmıyorum. Ama...
    KIZ:– Bu zaten anormal bir durum: normal bir insan böyle bir durumda alınır.
    İBİL:– Hayır, size asla kızmam... Hayatım boyunca...
    KIZ:– Hayatınız boyunca mı?.. Uzun bir savaşa mı hazırlanıyorsunuz?..
    İBİL:– Bu savaş değil... Hayır, ben ne sadistim ne de savaşçı. Sadece açık yürekli bir insanım; neden beni sadist olarak gördüğünüzü anlamıyorum?..
    KIZ:– Sizin insanlara olan davranışlarınızı gözlemleyerek bu sonuca vardım. Ama belli bir ölçüde sadizm belirtileri her insanda vardır, hatta bende bile... Ancak sizdeki belirtiler çok belirgin. En azından İsimsiz'e olan davranışlarınız buna işaret ediyor...
    İBİL (Gülerek): – Ha-ha-ha... Doğrusunu söylemek gerekirse, bu dilsiz aptalın bizim sohbetimizin konusu olmasını istemem...
    KADIN (Dışarıdan sesi duyulur): – Masayı hazırladım, hadi gelin...

    İbil ve Kız uzaklaşırlar. Müzik. İsimsiz görünür. Sonraki olaylar adeta, sanki bir rüyada gerçekleşir.
    Kız uçarcasına bir yürüyüşle girer, sanki gökyüzünde süzülüyormuş gibi. Üzerinde transparan bir kıyafet vardır. Belki bu gerçeklik değil, sadece İsimsiz’in bir rüyasıdır. Kız bir sallanan sandalyeye oturur ve yavaşça sallanmaya başlar. Melodinin ritmiyle sandalye aniden durur. İsimsiz, ağaçların arasından çıkar ve kıza doğru yaklaşır. Sandalyeye uzanır ve nazikçe sallamaya başlar. Kızın yüzüne ışık düşer: belki ay ışığıdır. Sonra kız gözlerini kapatır; sanki uykuya dalmıştır. Bir süre sonra gözlerini açar ve etrafına bakar. Arkasında bir ses duyunca irkilir, ama başının üzerinde İsimsiz’i görünce gülümser. Genç adam adeta canlanır; onun yüzü de sevinçle aydınlanır.
    Kız ve İsimsiz karşı karşıya dururlar, yüz yüze. Kız ellerini onun omuzlarına koyar. İsimsiz, kızın ellerini öpücüklerle kaplar. Işık yavaşça sönmeye başlar ve birden yeniden parlayarak güçlenir. Artık İsimsiz sallanan sandalyede tek başınadır. Kız gitmiştir. Belki hiç olmamıştır, belki genç adam sadece güzel bir rüya görmüştür. Genç adam gözlerini açarak etrafına bakar. Sonra sandalyenin önünde diz çöküp, başını kol dayama yaslayarak sandalyeyi öpmeye başlar. Bir şeyler düşünür; sonra bir şey hatırlamış gibi yere eğilir, kızın sandaletini alır, onu koklar, okşar, öper. Sonra sandaletini bırakarak, görünmeyen bir şeye kollarını açar, sanki gökten düşen ay ışığını kucaklamak istiyormuş gibi. Belki de ay ışığı, İsimsiz için Kız’ı simgeliyordur. İsimsiz, hayalindeki kızı düşünerek ay ışığını kucaklar, sever, öper. Sonra sanki hayalinde başını Kız’ın göğsüne yaslayarak ağlar. Omuzları titrer. Gözyaşları yanaklarından süzülür…
    Kız evin kapısında belirir, yine eski kıyafetleri üzerindedir – şortlu haliyle. Bahçeye, sandalyeye ve sandalyenin yanında duran İsimsiz’e göz gezdirir. Önce alaycı bir şekilde gülümser, sonra yüzündeki gülümseme silinir. İsimsiz’in garip davranışlarını görünce gitgide dehşete kapılır, korkuya boğulur. Şaşkınlıkla gözlerini kocaman açar. Kız temkinli adımlarla İsimsiz’e yaklaşır. İsimsiz aniden hayal dünyasından gerçek dünyaya dönmüş gibi olur. Kızı görünce utanır. Kız ona yaklaşır ama İsimsiz yavaşça geriye doğru çekilmeye başlar. Kız ellerini ona uzatır, ama İsimsiz karşılık vermez, geriye çekilir… adım adım. Birden sandalyeye çarpar ve üzerine oturur. Kız kahkahalarla gülmeye başlar.
    Işık söner… Sonra işık güçlenir. Müzik ritimleri zar zor duyulur. İbil belirir.

    İkinci Sahne

    İbil ve Kız.

    İBİL: - Komşunuzun uyuşturucu işiyle uğraştığını söylüyorlar...
    KIZ: - Kim söylüyor?..
    İBİL: - Oğlunun da bağımlı olduğunu...
    KIZ: - Size kim söyledi?...
    İBİL: - Şimdi onları yakalamışlar...
    KIZ: - Kimden bahsediyorsunuz?..
    İBİL: - Komşularınızdan... Şimdi yazlıklarını satıyorlar... Borç batağına düşmüşler. O yazlığı satın almak istiyorum. Ne dersiniz?..
    KIZ: - Kim?.. Ben mi?..
    İBİL: - Evet, siz... En azından onların komşusuydunuz...
    KIZ: - Ee, ne olmuş? Bunun benimle ne ilgisi var? O satıyor, siz alıyorsunuz...
    İBİL: - Ama biz komşu olacağız. Öyle değil mi?
    KIZ: - Ara sıra yazlığa uğrarım... Nadiren...
    İBİL: - Bundan sonra benim için daha sık ziyaret edersiniz. Eski komşunuzun oğlu tam bir aptalmış diyorlar...
    KIZ: - Tam aksine, çok kibar bir gençti ve diğerlerinden farklı olarak tanımadığı insanlar hakkında asla dedikodu yapmazdı. Ayrıca dedikoducuları, özellikle erkek olanlarını hiç sevmem...
    İBİL: - Ben de sevmem...
    KIZ: - Bunu hemen anladım...
    İBİL: - Ne tuhaf komşularınız var – biri uyuşturucu bağımlısı, diğeri sağır ve dilsiz...
    KIZ: - Biri aptal, diğeri ise deli...
    İBİL: - Ama yine de her sözünüzü değerli bir hediye olarak algılıyorum... Sanırım tartışmalarımız ileride sadece olumlu sonuçlar doğuracak... Gelecekte...
    KIZ: - Gelecekte mi?.. Benim geleceğim geçmişte kaldı... Belki sizin geçmişiniz gelecekte...
    İBİL: - Çok orijinal bir düşünce tarzınız var... Şimdi müsaadenizle ayrılmak istiyorum... Yan komşunun yazlığını görmem lazım... Yakında dönerim...
    Görüşmek üzere...

    İbil gider. Kadın belirir.

    Üçüncü Sahne

    Kadın ve Kız.
    KADIN: - Şu dilsiz zavallının aklı yerinde değil gibi görünüyor...
    KIZ: - Ne oldu ki?..
    KADIN: - Günlerdir durmadan çalışıyordu. Ama dünden beri bir tuhaf oldu, sanki...
    KIZ: - Dünden beri... değişti mi?..
    KADIN: - Evet, sen buraya geldiğinden beri...
    KIZ: - Yok canım?..
    KADIN: - Dikkatini çekmiş olmalı, o sürekli senin peşinden, hayalet bir gölge gibi takip ediyor...
    KIZ: - Ben hiçbir şey hissetmedim. Belki de her zaman böyle garipti...
    KADIN: - Ama neden bu gariplikleri şimdiye kadar fark etmedim?... Ya koltuğuna oturur ve sallanır ya da bir ağacı kucaklar, ona konuşmaya başlar...
    KIZ (Gülerek): - Konuşuyor mu?.. Kiminle?..
    KADIN: - Ağaçla konuşuyor... Kendi dilinde bir şeyler mırıldanıyor... Ya gökyüzüne ellerini uzatıp dua ediyormuş gibi davranıyor, ya da gülüyor... Tarkan gelsin, onunla konuşacağım... Yarın itibarıyla burada izini bile görmek istemiyorum... Tanrı bilir, belki de deli...
    KIZ: - Hayır... Sessiz bir çocuk gibi...
    KADIN: - Sessiz? Tabii sessiz olacak, sürekli susuyor... Ne yapacak başka?.. Onun davranışları beni endişelendiriyor... (Duraklama). Ve İbil buradan ne kadar karamsar bir şekilde gitti... Yine ne oldu? Belki de ona işkence mi ettin?..
    KIZ: - İbil... Zibil... Ee... Tanrım, affet beni... Dilim kendi kendine döndü... Hayır, İbil ile çok konuştuk, güldük... Hatta bana öyle geldi ki, onlar isimsizle arkadaş oldular...
    KADIN: - Arkadaş oldular mı?... Tam tersi, İbil bana bu saf deli çocuğu buradan kovmamı söyledi.
    KIZ: - Ama kim o İbil?.. Ne zamandan beri bizim evde komutanlık yapıyor?.. Her şeyi babama anlatacağım, bakalım o zaman ne diyecek...
    KADIN: - Saçmalama!.. Babam her zaman ona saygıyla baktı.
    KIZ: - Peki, siz ne oldunuz?.. Hep ona zulmediyordunuz! Şimdi mi İbil bir melek oldu?..
    KADIN: - Sana söyledim, kes!.. Tanrı'ya şükret, İbil gibi bir çocuk sana evlenme teklif etmeye hazırlanıyor.
    KIZ: - Buna ne gerek vardı. Neymiş, senin İbil ne istiyormuş?..
    KADIN: - Neden benim? İbil seninle bir aile kurmak istiyor!..
    KIZ: - Rüya görüyorsun!.. Tamamıyla küstahlaştı!..
    KADIN: - Sen kendin küstahlaştın. Anladın mı?..
    KIZ: - Kör bile İbil'den daha iyi, hem dilsiz, hem de sağır...
    KADIN: - Gözlerim seni görmesin, defol! Kimden böyle bir yaratık oldum?.. O karakterinle kimlere benzedin, Allah kahretsin!..

    Kız çıkıyor. Tarhan giriyor.


    Dördüncü Sahne

    TARHAN: - Ne oluyor, niye bu kadar sabah sabah beni azarlıyorsun?.. Ne oldu tatlım?..
    KADIN: - Allah'a şükür, o sağır ve dilsiz çocuğunu al, buradan defol.
    TARHAN: - Ne oldu?.. Seni bu kadar kızdıran ne?
    KADIN: - Kızımla baş edemiyorum, o kadar inatçı bir karakteri var ki...
    TARHAN (Etrafına dikkatlice bakar): - Belki bana benziyordur...
    KADIN: - Doğru söylüyorlar, zamanla insanlar akıl sağlığını kaybeder!..
    TARHAN: - Her şey olabilir... Boşuna dememişler, akıldan gelen dert...
    KADIN: - Senin kendi sorunların yetmiyor mu, Tarhan? İçim çok kötü...
    TARHAN: - Tatlım, niye sinirlendin? Şükürler olsun ki, hala her zamanki gibi güzelsin. (Kadına yaklaşır). Seni görünce, sanki ikimiz de bekarız gibi hissediyorum.
    KADIN (Uzaklaşır): - Beni dokunma. Belki biri gelir. Hiçbir şey anlamadığın belli.
    TARHAN: - Lütfen beni aşağılama.
    KADIN: - Tarhan, davranışların çok hafif. Sanki ben senin karınım...
    TARHAN: - En azından ben, kızımın annesiyle konuşuyorum...
    KADIN: - Sus!.. Hangi hakla benimle böyle konuşuyorsun?.. Sen kimsin, ben kimim?..
    TARHAN: - Sen ne demek istiyorsun?.. Kızım... Kızım hakkında...
    KADIN: - Kimin kızı?.. Sen kimsin?.. Zamanımı boşa harcama, git işinle ilgilen!
    TARHAN: - Bunu yapma, kartlarımı açmama sebep olma! Kimse anlamasa da, sen çok iyi biliyorsun ki, kızının babası kim!..
    KADIN: - Bunlar sadece senin uydurmaların!..
    TARHAN: - Peki, o birlikte geçirdiğimiz geceler de mi uydurmaydı?! O gün, seninle çocuk sahibi olacağımızı söylediğin gün, da mı hayalimdi?
    KADIN: - Ben evli bir kadındım...
    ТАРHАN: - Evet, sen evliydin! Ve kocan da senden önce de evil olmuş... Seni tanıdığımda, siz zaten yedi sekiz yıl birlikteydiniz... Ama çocuğun sadece bizim tanışmamızdan sonra oldu! O benim kızımdır! Anlıyor musun?! Gerçekten beni böyle anlaşılmayan bir salak, aptal mı sanıyorsun?!
    KADIN: - Gençlik yıllarımda seninle tanıştığım için çok pişmanım... Anlamıyordum... Ne oldu ki bundan?.. Şimdi ise uyduruyorsun... Ayrıca, gerçek bir adam dilini tutmasını bilmelidir...
    TARHAN: - Sen beni böyle konuşmaya zorluyorsun...
    KADIN: - Benden ne istiyorsun?.. Ne elde etmeye çalışıyorsun?
    TARHAN: - Ben?.. Hiçbir şey... Sadece seni görmek çok istedim...
    KADIN: - Hımm... Bahçede yapacak iş kalmamış gibi...
    TARHAN: - Çoğu dal henüz kesilmedi...
    KADIN: - Önemli değil... Kalan işleri sen kendin bitirirsin. Şu sağır dilsizi de biraz para verip gönderelim, sadece gitsin.
    TARHAN: - O yabancı biri değil... O benim oğlum...
    KADIN (Şaşkınlıkla): - O senin oğlun mu?.. Bütün çocuklarını tanıyorum...
    TARHAN: - O ilk evlilikten... Büyüten büyükanne oldu. O benim gerçek çocuğum...
    KADIN: - Anlaşıldı... İlginç... İlk günden beri aranızda bir benzerlik olduğunu hissetmiştim.
    TARHAN: - Ne gibi?
    KADIN: - O da senin gibi inatçı...
    TARHAN: - İnatçı mı?.. Hayır, o inatçı değil. Ama hoşlanmadığı bir insanı gizlemiyor. Kendisi için değerli biri olduğu zaman, kalbinden vazgeçmeye hazır. Karakteri böyle. Ne yapalım?.. Durumu da zor. O yüzden ek iş yapmak zorunda kalıyor... Ağaçları, doğayı çok seviyor. Bazen bana, doğanın dilini bildiği gibi geliyor: kuşlarla, karıncalarla, çiçeklerle konuşuyor gibi... Aşırı hassas. Ne yapalım, Tanrı onu böyle yaratmış. Ben onu sadece oğlum olduğu için övmüyorum; aslında çok akıllı ve vicdanlı bir genç.

    Adımlar duyuluyor. Kadın pencereden bakıyor.

    KADIN: - Biri geliyor gibi... Sonra gel, her şeyi konuşuruz... Hadi git, çabuk... Çabuk!.. Dedim ya, çabuk... Kara kapıdan çık...

    PERDE


    II. PERDE

    1. Sahne
    Birinci Görünüm
    Bir yazlık ev. Kadın ve Genç Kız.
    KADIN:- İbil yakındaki yazlığı inceledi ve hoşuna gitmiş gibi görünüyor. Sanırım kapora bile vermiş...
    KIZ:- Bundan bana ne? Bize ne bundan?..
    KADIN:- Neden İbil’den bahsettiğimde yüzün ekşiyor, bilmiyorum.
    KIZ:- Ben de bilmiyorum, neden İbil’den bahsedince yüzün gülücüklerle doluyor?
    KADIN:- İbil zeki, yetenekli bir genç. Babanın yanında çalışmasına rağmen, babanın maddi durumu ona bağlı.
    KIZ:- Babam dilenci mi oldu yani?..
    KADIN:- Maddi işlerle, alım satımla İbil ilgileniyor. Hem, onu çocukluğundan beri tanıyoruz, gözümüzün önünde büyüdü. Onun hakkında, onun kendisinin bile bilmediği şeyleri biliyoruz.
    KIZ:- O, sadece kurnazlık, yalan ve riyakârlıktan ibaret.
    KADIN:- Sana ne bundan? Naif biri olması daha mı iyi olurdu? Günümüzde birçok insan sadece yalan ve riyakârlıkla ayakta kalıyor. Kimse onurlu, gururlu insanları sevmiyor. Ama İbil ileri görüşlü, mantıklı biri. Şirkete sıradan bir kuryeyle başlamıştı, şimdi kim oldu? Müdür! Ona kim yardım etti? Hiç kimse! Yetim bir çocuktu, arkasında zengin akrabaları yoktu. Şirkette herkes ona saygı duyuyor, en başta da baban.
    KIZ:- Onun işe başladığı günleri iyi hatırlıyorum. O kapının önünde boynunu büküp, insanlara yalvaran gözlerle baktığı günler... Babamın ofisinde koltukta oturup gelenleri izlerdim. İbil, babamın yanında kamburunu çıkarır, boynunu omuzlarına çekerdi, boyu bile kısalırdı. Rengi bukalemun gibi değişirdi. Ağzı kulaklarına kadar açık olurdu, bağlasan durmaz.
    KADIN:- Ne olmuş yani? Şimdi birçok insan İbil’e ulaşmak için iki büklüm oluyor.
    KIZ:- Ayrıca hatırlıyorum, herkes ona “ibrikçi” diyordu. O kadar hizmetkârdı ki, imkânı olsa tuvalete bile onunla gölge gibi girerdi...
    KADIN:- Şimdi ise birçok kişi ona ibrik taşımayı bir onur sayar.
    KIZ:- İbil, toplumumuz için canlı bir karikatür.
    KADIN:- Toplum ise İbil için bir karikatür...
    KIZ:- Çünkü toplum ibilleşiyor mu?
    KADIN:- Toplumun, İbil’in bulunduğu seviyeye gelmesi için daha çok adım atması lazım. Hem, neden durmadan toplum-toplum deyip duruyorsun? Toplumu boş ver!.. Toplummuş! İnsan yığını sadece!..
    KIZ:- İbil, toplumdan ziyade yığına daha yakın...
    KADIN:- Yeter, artık boş konuşmayı bırak...

    Motor sesi duyulur.

    KADIN:- Sanırım, bu gelen İbil. Araç yaklaşıyor. Kapıya doğru yöneliyor.
    (Dışarıdan sesler duyulur).
    Merhaba! Hoş geldiniz! Bahçede oturun lütfen. Şimdi yanınıza geleceğim. Ev çok sıcak...


    2. Sahne
    Birinci Görünüm

    Bahçede genç kız ve İbil. Ağaçların arasında bir adam görülür, çalışmaktadır – zaman zaman kaybolur, zaman zaman yeniden görünür.

    İBİL:- Sanırım artık bazı konuları aramızda netleştirme zamanı geldi.
    KIZ:- Aramızda mı?..
    İBİL:- Evet.
    KIZ:- Kendinizi mi kastediyorsunuz?..
    İBİL:- Bence artık birbirimize “sen” diye hitap edebiliriz.
    KIZ:- “Siz” daha uygun bir hitap şekli.
    İBİL:- Kime daha uygunsa... Bence biz birbirimize yabancı insanlar değiliz.
    KIZ:- Ama akraba da değiliz.
    İBİL:- Öyle ya da böyle, yakın bir gelecekte böyle bir ihtimal var...
    KIZ:- Hangi taraftan?..
    İBİL:- İki taraftan da...
    KIZ:- Tahmininiz pek gerçekçi değil.
    İBİL:- Yine “siz”? Peki, şimdilik böyle olsun... Bence ilişkimizin bozulması için bir neden yok.
    KIZ:- Tabii ki... İlişkimiz aynı kalacak...
    İBİL:- Ve biraz daha derinleşecek, gelişecek... Öyle değil mi?..
    KIZ:- Ben sorumluluk almayı sevmem...
    İBİL:- Hadi açık açık konuşalım.
    KIZ:- Buyurun...
    İBİL:- Sizinle bir aile kurmak istiyorum...
    KIZ:- Hepsi bu mu?.. (Güler.) Daha önemli bir şey söylemenizi bekliyordum...
    İBİL:- Bundan daha önemli ne olabilir?..
    KIZ:- Mesela, intihar etmek istediğinizi söyleyebilirsiniz...
    İBİL:- İntihar mı? Kendimi neden öldüreyim?.. Ne suç işledim ki?..
    KIZ:- Toplumun dikkatini çekmek için.
    İBİL:- Hiçbir şey anlamıyorum. Ciddi misiniz, yoksa şaka mı yapıyorsunuz?..
    KIZ:- Tabii ki ciddiyim. Eğer intihar ederseniz, tüm dünyanın, en azından ülkenin dikkatini çekersiniz.
    İBİL:- Beni aptal mı sanıyorsunuz? Bence ben gayet akıllı bir insanım...
    KIZ: - Bunu nereden biliyorsunuz?..
    İBİL: - Tartışmayalım lütfen. Söylemem gerekeni söyledim... Size kalbimi açtım...
    KIZ: - Beni seçiminizi kalbinizin çağrısına göre mi yaptınız?..
    İBİL: - Elbette... Ben yetişkin bir insanım. Neden bunu sordunuz?..
    KIZ: - Neden mi?.. Bazen insanları başkaları yönlendirebilir... (Duraklar). Bu arada, seçiminizin temelinde ne var? Hangi unsur?..
    İBİL: - Hayranlık... Arzu... Sevgi...
    KIZ (Güler): - Gerçekten mi?..
    İBİL: - Şüphesiz...
    KIZ: - Size asla inanmam...
    İBİL: - Görüyorum ki zihninizde benim hakkımda sadece olumsuz bir imaj oluşmuş.
    KIZ: - Yanılıyorsunuz... Zihnimde sizinle ilgili hiçbir olumlu ya da olumsuz ton yok.
    İBİL: - Öyle olsun... İleride kalbinizde bana ait bir yer edinmeye çalışacağım...
    KIZ: - Kendinizi bu kadar zorlamayın... Başkalarının kalplerinde yer edinmeye çalışsanız daha iyi olur...
    İBİL: - Bana öyle geliyor ki, gelecekte güçlü bir aile kurmamız için sizin ebeveynleriniz...
    KIZ: - Benim ebeveynlerim mi?.. (Güler). Lütfen ebeveynlerimi bu işe karıştırmayın. Ne demişler, "Kendi mutluluğunun demircisi insanın kendisidir."
    İBİL: - Bağımsızlığınız, sizi en çok beğendiğim özelliklerinizden biri... Bu yüzden önce size kalbimi açmaya karar verdim.
    KIZ: - Bence siz varlıklı bir insansınız, değil mi?..
    İBİL: - Bunun konuşmamızla ne ilgisi var?.. Varsayalım ki öyleyim...
    KIZ: - İşte bu güzel... Şimdi çoğu kız varlıklı, etkili erkekleri tercih ediyor... Herhangi bir başka kızla aile kurabilirsiniz...
    İBİL: - Gerçekten çok tuhafsınız... (Güler). Yoksa şaka mı yapıyorsunuz?
    KIZ: - Tabii ki hayır...
    İBİL: - O halde söyleyin bana, varlıklı olmanın sevgiyle ne ilgisi var?..
    KIZ: - Bu konuşma artık beni sıkmaya başlıyor...
    İBİL: - Ama sizinle konuşmaktan asla sıkılmam. Ve şunu da unutmayın ki, hedefime ulaşmak için her türlü kuralı çiğnemeye hazırım...
    KIZ: - Sevgi bir hedef olamaz... Görünüşe göre siz onu iş hayatında başarı elde etmek için uyguladığınız kurallarla karıştırıyorsunuz.
    İBİL: - Unutmayın, hedefine sadece kendi çabalarıyla ulaşan biriyim. Çünkü ben güçlü bir iradeye sahibim...
    KIZ: - Ne tür bir insan olduğunuzu gayet iyi biliyorum... Çok şükür, karakterinizi kısmen tanıyorum...
    İBİL: - Hayır, beni o kadar da iyi tanımıyorsunuz..
    KIZ: - Karakterinizin belli bir kısmını...
    İBİL (Güler): - ...Biliyorsunuz, öyle mi?.. Yanılıyorsunuz. Aslında ben sizin tanıdığınız İbil değilim... Benimle dalga geçebilirsiniz: İbil, zibidi, dibidi... Bilmiyorum beni başka nasıl çağırıyorsunuz... Ama hepsine göz yumuyorum. Bugün bulunduğum yere ulaşmak için çok şeye katlandım. Bana hakaret eden, engel olmaya çalışan birçok kişi yarışta dayanamadı... Ama ben herkesi geride bıraktım. Daha önümde tırmanmam gereken birçok basamak var. Bana çelme takanların çoğu geride kaldı... Ama asla bana yetişemeyecekler... Benim gibi bir ayakkabı alabilirsiniz, ama yürüyüşümü asla taklit edemezsiniz...
    KIZ: - İşte bu yüzden aynı yolda yürüyemeyiz... Yürüyüşler farklı çünkü...
    İBİL: - Hiçbir güç beni yolumdan çeviremez. Beni olumsuz biri olarak algılıyorsunuz. Ama aslında öyle değilim. Gerçek benliğimi en iyi sizin ebeveynleriniz bilir. Büyük bir kuruluşun tüm mali işleri benim kontrolümde. Pek çok kişi benim fikirlerimi dikkate almak zorunda. Bu noktaya yalnızca kendi çabalarımla ulaştım... Mücadele için her yönteme başvurmam gerekti... İnkar etmiyorum, bazen birilerine boyun eğmek, iki büklüm olmak zorunda kaldım ama hedefime ulaştım... Şimdi birçok kişi bana yalvaran gözlerle bakıyor, koruma arıyor... Ne yapalım, dünya böyle işliyor... Haklısınız, çok şeye sahibim: mevki, para, araba, evler... Yakında üç katlı bir malikane alacağım... (Duraklar). Söz sizin. Sanırım her şeyi konuştuk, değil mi sevgilim?..
    İbil, Kız'ın ellerini tutar. Kız sinirlenir ve ellerini çeker. Arkadan Yanımsız biri gelir. Elinde bir tırpan vardır.
    KIZ: - Lütfen kendinize hâkim olun... Ayıp oluyor..
    İBİL: - Kime karşı?..
    KIZ: - Herkese karşı...

    İbil arkasını döndüğünde İsimsiz’i fark eder.
    İBİL: - Hâlâ bu aptalı kovmadınız mı?
    KIZ: - Neden onu kovmalıydık ki?
    İBİL: - En azından aptallığı, ahmaklığı ve kurnazlığı yüzünden. (İsimsiz'e bakarak.) Hey, buraya gelsene! Bana öyle dik dik bakma! Anladın mı?
    KIZ: - Ona dokunmayın!
    İBİL: - Ne yaptım ki ona?
    KIZ: - O zaman ondan ne istiyorsunuz?
    İBİL: - Hiçbir şey... (Arabadan anahtarları İsimsiz'e uzatır.) Bak, bu anahtarları görüyor musun? (Ellerini hareket ettirerek ona açıklıyor.) Hadi git, arabadan birkaç şişe soğuk su getir. Anladın mı? (Çok nazik ve sakin bir şekilde elleriyle anlatıyor). Evet, bagajda... Anladın mı? Sanırım anladın. Hadi git bakalım... Çabuk ol... Aferin sana...
    İsimsiz anahtarları alıp sakin bir şekilde ayrılır.

    İkinci Sahne

    KIZ: - İnsanlara olan nefretinizin sebebi nedir?
    İBİL: - İnsanlara mı? Onu gerçekten bir insan olarak mı görüyorsunuz?
    KIZ: - O, sizin insan saydığınız çoğu kişiden daha iyi ve daha değerli.
    İBİL (Güler): - Ha-ha-ha... İsimsiz…Onu insan olarak mı algılayayım?!

    İbil, Kız'ın yanına gelir ve ona sarılır.

    KIZ: - Size ellerinizi çekmenizi söyledim!
    İBİL: - Bağırma! Ben çocuk değilim... Sen de öyle...

    Kız geri çekilir. İbil sallanan sandalyeye oturur.

    KIZ: - Sanırım beni hiç tanımıyorsunuz...
    İBİL: - Birine baktığımda, onun ne tür bir insan olduğunu hemen anlarım. Bu sizin için de geçerli... Amaçlarınıza ulaşmak için...
    KIZ: - ... her türlü sınırı aşabilirsiniz, değil mi? Zaten bunu söylemiştiniz, ben de anladım. Aslında siz uzun zaman önce her türlü sınırı aştınız...
    İBİL: - Ne demek istiyorsunuz?
    KIZ: - Aynı şeyi sizin gibi.
    KADIN SESİ (Uzaktan): - Masayı hazırladım... Ağaçların gölgesinde, gelin oturun... Beni duyuyor musun kızım? İbil, duyuyor musun?...

    Kız ve İbil sahneden çıkar.


    3. Sahne
    Birinci Görünüm

    Kır evi. Tarhan ve Kadın.

    KADIN: - Dacha satıldıktan sonra ne yapmayı düşünüyorsun?
    TARHAN: - Dacha yabancı birine satılmıyor ki...
    KADIN: - Nereden biliyorsun bunu?
    TARHAN: - Dacha damadına satılıyor.
    KADIN: - Dama mı?..
    TARHAN: - Yani gelecekteki damadına...
    KADIN: - Kim o?
    TARHAN: - Galiba sen etrafındaki herkesi aptal sanıyorsun... Bu İbil kim? Sık sık size neden geliyor sanıyorsun? Yoksa damadın mı olacak?..
    KADIN: - Neden benim damadım olsun ki? Benim bir kocam var... Kararı o verir.
    TARHAN: - Eğer öyleyse, İbil benim damadım olacak...
    KADIN: - Tarhan, kaç kez söyledim sana: Geçmişe takılmayı bırak ve ima dolu konuşmayı kes... Duyabilirler...
    TARHAN: - Ben kimseden korkmam... Eskiden genç ve güçlüydüm. Zengin bir adamın şoförü olarak çalışıyordum, o zamanlar beni insan yerine koyuyordun... Şimdi o iflas etti, ben ise sıradan bir bahçıvan oldum... Kızını oğluyla evlendirmek istedin... Ve kız ona bağlanmıştı... Sonra uyuşturucu ticareti hakkında dedikodular yayıldı ve sen, iftiracıların haklı olduğuna kızını inandırmaya başladın. Oysa bu delikanlı, o İbil denen adamdan yüz kat daha akıllı ve mantıklıydı. Uyuşturucu ticaretiyle ilgili tüm bu konuşmalar tamamen uydurmaydı; bu ailenin böyle işlerle uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktu. Basitçe, yukarıdan bir emirle onlara iftira atıldı ve her şey, iflas etmeleriyle sonuçlandı.
    KADIN: -Bunun benimle ne ilgisi?..
    TARHAN:- Bunun seninle ne ilgisi var, diyorsun, değil mi?.. Çok ilgisi var. Uzun bir süre komşuydunuz, ailecek dostluk kurmuştunuz. Bu, herkesin başına gelebilirdi...
    KADIN:- Eğer İbil evi satın alırsa, bahçeye tekrar senin bakmanı ondan rica ederim...
    TARHAN:- Bunu ciddi mi söylüyorsun?..
    KADIN:- Tabii ki... Şu zamanda iş bulmak çok zor... Hem İbil seni az çok tanıyor...
    TARHAN:- Unutma: açlıktan ölecek olsam bile, İbil gibi birinin yanında asla çalışmam.
    KADIN:- Senin için ne fark eder? İbil ya da başka biri?..
    TARHAN:- Patronumla uzun süre yakın arkadaş olduk... Üstelik bağlılığımın sebebi çok farklıydı...
    KADIN:- Neydi peki sebep?..
    TARHAN:- Sebep sendin...
    KADIN:- Tarhan, ikimizin de aileleri var... Böyle konuşmak bize yakışmaz...
    TARHAN:- Yakışmaz mı?.. Neden?.. Eğer yine bu şehrin en zengin insanının dostu olsaydım, yine altın içinde yüzüyor olsaydım...
    KADIN:- Sen sıradan bir şofördün...
    TARHAN:- Evet, şofördüm... Ama sıradan değildim... Pek çok insan benimle tokalaşmak için sıraya giriyordu... Sen bunları çok iyi bilirsin, değil mi?..
    KADIN:- Geçmişi neden kurcalıyorsun ki?..
    TARHAN:- Demek ki gerekli! Unutma, ben senin çocuğunun babasıyım...
    KADIN:- Sus artık!
    TARHAN:- O benim kızım!..
    KADIN:- Bana niye bağırıyorsun? Diyelim ki o senin kızın. Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsun?..
    TARHAN:- O, İbil’le evlenemez...
    KADIN:- Hadi canım! Bu da yeni bir şey... Sen emir veriyorsun...
    TARHAN:- Ben fikrimi söyledim.
    KADIN:- Söylediklerinin farkında değilsin bence... O zaman söyle bakalım, Bay Tarhan, kızım kiminle evlenmeli?..
    TARHAN:- Nişanlısıyla... O çok düzgün bir genç...
    KADIN:- Ama o bir uyuşturucu bağımlısı...
    TARHAN:- Bunların hepsi uydurma... Ne bağımlısı, ne toksikomanı?.. O sigara bile içmiyor... Diyor ki, eğer kız başka biriyle evlenirse hem onu öldürür, hem de kendini.
    KADIN:- İşte bu sözlerden dolayı, o çocuğun akıl sağlığı yerinde değil diye düşünülebilir...
    TARHAN:- Onlardan yüz çevirdiğiniz için babası da çok etkilendi. Gerçi borç içinde olduğu için evi İbil gibi bir adama satmak zorunda. Ama bu hayat sonsuza dek böyle gitmez... Hayat, baştan sona bir girdap...
    KADIN:- Ben senden tek bir şey rica ediyorum: kimseyi yargılama... Herkes çocuğunun mutluluğu için çabalıyor: sen, ben, şu dilenci, uyuşturucu baronu... Hepimiz, istisnasız...
    TARHAN:- Fikrimi söyledim. Henüz vakit varken, iyi düşün...
    KADIN:- Bu konuda tek başıma karar vermem, bir de kocam var...
    TARHAN:- Kocan var... Biliyorum... Ama bu evde sözü geçen sensin...
    KADIN:- En iyisi herkesin kendi işine bakması...
    TARHAN:- Bugünden itibaren benim artık hiçbir işim yok... Bu dünyada özgür ve bağımsız bir insanım... (Pencereye yaklaşıp eliyle birini çağırır.) Hey-y-y!.. Buraya gel...
    KADIN:- Kimi çağırıyorsun?..
    TARHAN:- Oğlumu... Sanırım ona bir iş verdiler... Evet, geliyor...
    KADIN:- Seni duyuyor mu?..
    TARHAN:- O çok hassas bir çocuk... Her şeyi anlıyor, fark ediyor...


    İkinci görünüm

    İsimsiz gelir, kapıda durur. Tarhan, Kadın ve İsimsiz.

    KADIN (İsimsiz'e):- Gel, otur...
    TARHAN:- Hayır, gerek yok... (İsimsiz’e) Nereye gidiyorsun?.. Nereye?..
    İsimsiz, el hareketleriyle kendisine bir iş verildiğini anlatır.
    KADIN:- Seni gerçekten anlıyor...
    TARHAN:- O herkesi anlar... Birinin gözlerine bakması yetiyor; karşısındaki insanın nasıl biri olduğunu hemen anlıyor. (İsimsiz’e). Tamam evlat, işine bak... Biz bugün buradan ayrılıyoruz. Anladın mı?.. Gidip eşyalarımı toplayayım, birlikte gideriz... Anlaştık mı?..
    İsimsiz, başını sallayarak onaylar, kapıya yaklaşır ve kapıda durup Kadın’a dönerek bakar.
    KADIN:- Gidiyor musunuz?..
    TARHAN:- Evet, vakti geldi... Belki bir daha görüşmeyiz...
    KADIN:- Neden ki?.. Belki kulübede kalır, göz kulak olursunuz... İbil’i de buraya bırakırım... Zaten birinin iki kulübeye de göz kulak olması gerek. Sahipsiz kalırlarsa yağmalanır, harap olur...
    TARHAN:- Yine mi İbil?.. Onu her gördüğümde öfkeyle titriyorum. Yılan gibi, kertenkele gibi iğrenç. Vallahi onunla kavga etmek için bahane arıyorum...
    KADIN:- Sana ne İbil’den? Hem de hissediyorum ki, o da sana pek iyi duygular beslemiyor. Ama İbil kibar bir adam... Gerçek bir diplomat gibi duygularını saklamayı biliyor.
    TARHAN:- Ona söyle de karşıma çıkmasın... Yoksa iş kötüye varır...
    KADIN (Nazlanarak):- Peki, Tarkan... Kendine hakim ol... Sen aklı başında bir adamsın... Hem oğlun da öyle... (İsimsiz’e bakar). Şuna bir bak... Maşallah, göz değmesin... Oğlunun çok zeki gözleri var... Daha önce de fark etmiştim; çok titiz, düzeni seviyor... Terbiyeli... Ne yazık ki böyle bir genç...
    TARHAN:- Ne olmuş ki?..
    KADIN:- Sağır ve dilsiz...
    TARKAN:- Allah affetsin, bazen düşünüyorum, iyi ki sağır ve dilsiz doğmuş. En azından bu iğrenç dünyadaki yalan sözleri duymuyor. Hiçbir zaman küfür, beddua, iftira, nefret dolu sözler duymayacak. Her şeyde güzellik arıyor, düzen kuruyor. Bitkilere, çiçeklere bakıyor... Karıncalarla, kuşlarla konuşuyor. Dertlerini suyla, ayla, yıldızlarla paylaşıyor. İkiyüzlülerin seslerini duymadığı için ne kadar güzel... Belki de oğlum dünyadaki en mutlu insandır... Bazen ona imreniyorum; ben de sağır ve dilsiz olmak istiyorum... Eğer dünyada herkes sağır ve dilsiz olsaydı, her şey çok daha güzel olurdu. Dedikodudan, iftiradan, yalandan ne kadar uzak olurduk. Boşuna dememişler: "Dilim benim düşmanım." Peki, dilsiz ne yapar ki?.. (İsimsiz’e). Git, işinle meşgul ol... Ben şimdi geliyorum...
    İsimsiz çıkar. Uzaklardan, hafifçe duyulan bir melodi yükselir: sanki biri müzik diliyle fısıldıyormuş gibi. Kadın ve Tarkan el ele, rüya gibi dikkatli ve sessiz adımlarla dolaşır. Bir süre sonra çıkarlar, sahneye Kız ve İbil girer. El ele tutuşmuşlar, sanki havada süzülüyorlar. Yine müzik çalar. İsimsiz, onları gözleriyle takip eder. Onun acı çektiği, ruhsal sıkıntılar yaşadığı hissedilir.

    4. Sahne
    Birinci Görünüm

    Kız, İbil, İsimsiz.

    İBİL:- Şu defolu, sürekli dibimizde dolanıyor... (Duraklar). Neyse, ne diyordum, bugün kulübenin parasını verip iki-üç güne taşınacağım... Komşu olacağız... İtirazın yok, değil mi?..
    KIZ:- Başkalarının işine karışmayı sevmem...
    İBİL:- Ben yabancı değilim... (Şişeden su doldurur). İçsene, su serin...
    KIZ:- Teşekkürler, canım istemiyor. (İsimsiz’e). Sen içmek ister misin? (İbil’e). Ona da su teklif et...
    İBİL:- Su içer misin?...
    İsimsiz, başını sallayarak sanki “hayır”- der.
    KIZ: Ona bu kadar kaba davranıyorsunuz...
    İBİL: Ne fark eder ki?.. Zaten hiçbir şey duymuyor ve anlamıyor...
    KIZ: Size öyle geliyor. O her şeyi gayet iyi anlıyor...
    İBİL: Bunu nereden biliyorsunuz?..
    KIZ: Yüz ifadesinden...
    İBİL: Hangi yüz ifadesi?.. Onun yüzü tamamen ifadesiz...
    KIZ: Zayıf insanlara her zaman böyle mi davranırsınız?..
    İBİL: Nasıl yani?..
    KIZ: Kaba... Küçümseyerek...
    İBİL: Zayıf mı dediniz?.. Bir de kaslarına, vücut yapısına bak...
    KIZ: Yine de doğa onu başka şekilde eksik bırakmış...
    İBİL: Doğa herkese nasıl davranacağını en iyi kendisi bilir...
    KIZ: En azından biz davranışlarımızla doğanın hatalarını düzeltmeliyiz...
    İBİL: Her birimiz kendi hatalarını düzeltmeye çalışsa yeter...
    KIZ: Size anlatmaya çalıştığım da bu zaten...
    İBİL (Elinde araba anahtarlığını çevirerek, İsimsiz'e): Arabanın kapısını kapattın mı?..
    İsimsiz başıyla "evet" işareti yapar.
    KIZ: Araba avluda değil mi?..
    İBİL: E, ne olmuş?.. Yazlık için ödemem gereken para arabada... (Yan avluyu işaret ederek). Şu uyuşturucu baronu nereye kayboldu?..
    KIZ: İnsan hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemeyin...
    İBİL: Ne diyorsunuz? Bütün ülke onun ne iş yaptığını konuşuyor...
    KIZ: Bu, ona düşman olanların iftiraları...
    İBİL: Peki, tamam, o zaman ben... (Kulak kabartır). Sanırım yan taraftaki kapı açıldı. Galiba biri geldi. Muhtemelen uyuşturucu baronu... Gidip konuşacağım, hemen dönerim - sıkılmayın...

    İbil çıkar. İsimsiz ve Kız yalnız kalır. Kız aniden yüksek sesle gülmeye başlar. İsimsiz şaşkın bir şekilde Kız’a bakar. İbil sinirli bir şekilde geri döner, bağırarak İsimsiz’e yaklaşır.

    KIZ (Ciddileşerek, İbil’e bakar): Ne oldu?.. Neden bağırıyorsunuz?..
    İBİL (İsimsiz’in yakasından tutar): Para nerede, pislik?..
    KIZ: Para mı?.. Hangi para?..
    İBİL: Hangi para olduğunu o gayet iyi biliyor...
    KIZ: Hiçbir şey anlamıyorum...
    İBİL: O da mı anlamıyor?!.. (İsimsiz’e). Bana yine neden öyle bakıyorsun?.. Nerede para? Yazlık için olan para! Para bir paket içindeydi. Şimdi o yok! Onu sen aldın!.. Bu, bu pisliğin işi! Parayı geri vermezsen seni öldürürüm!..
    KIZ: Ama o parayı nasıl alabilir ki?..
    İBİL: Çok basit... Arka koltukta bir paket para vardı. Artık yok. Ona anahtarları verdim, bagajdan maden suyu getirmesini söyledim. O da parayı almış. Üstelik arabaya benzeyen bir adam daha yaklaşıyordu...
    KIZ: Kim?..
    İBİL: Adı neydi - Tarhan mıydı neydi... O adam da hoşuma gitmedi. Para nerede?..

    İbil, İsimsiz’in yakasından tutarak sarsar, cebinden para çıkarır, yüzüne fırlatır.

    İBİL: Paranın ne olduğunu bilmiyor musun?.. İşte onlar! Şimdi anladın mı?.. Tanıdın mı?.. Parayı geri ver!..
    KIZ: Durun! Ne yapıyorsunuz?!
    İBİL (İsimsiz’e): Seni itiraf ettireceğim.
    KIZ: Belki o değil... Belki hiçbir şey bilmiyor. Bırakın onu!..
    İBİL: Ben çocuk değilim... Onu gördüğüm anda elinin temiz olmadığını anladım... (İsimsiz’e). Parayı ne kadar çabuk geri verirsen o kadar iyi! Beni duymuyor musun?! Sağır dilsiz mi?.. Şimdi seni konuştururum!.. Masummuş gibi görünmek istiyorsun ve kaçmaya mı çalışıyorsun? Olmaz! Bu numara işe yaramaz. Benimle oyun oynanmaz! Hemen parayı geri ver!.. Ne dediğimi anlıyor musun?!

    İbil, İsimsiz’in boğazını tutup sıkmaya başlar. İsimsiz onun ellerinden kurtulur, deli gibi sağa sola kaçışır, sanki kurtuluş yolu arıyormuş gibi. Sonra dizlerinin üzerine çöker, bir ağaca doğru sürünür, onu kucaklar, bir şeyler mırıldanır, sanki ondan yardım istiyormuş gibi... Ellerini gökyüzüne uzatır, sanki kurtuluş bekliyormuş gibi.

    KIZ: - Hayır! İnanmıyorum! O bir hırsıza benzemiyor!
    İBİL: - Ne yani, üzerinde işaret mi var? Onun hırsız olmadığını gösteren bir işaret mi var üzerinde?.. Paralarımı sadece o aldı! (İsimsiz'e dönerek). Ne oyun çeviriyorsun sen?! Paralarımı geri ver, alçak!..

    İbil tekrar İsimsiz'in üzerine atlar, onu dövmeye ve tekmelemeye başlar. Darbelerden İsimsiz’in kıyafetleri yırtılır. İsimsiz ayağa kalkar, bir ağaca yaslanır: gözleri öfkeyle doludur, tıpkı öfkeli bir kaplan gibi. Sonunda yüz yüze gelirler: İsimsiz ve İbil. İkisi de nefes nefesedir.

    KIZ: - Hayır, bu olamaz! İnanmıyorum! Durun! Kesin artık! (İbil’e dönerek). Arabayı iyice bir kontrol etsenize... Belki de parayı yanınıza almadınız! Belki evde unuttunuz?.. Her şey mümkün!.. Belki de başkasının işi bu... Sabırlı olun!..
    Müzik çalar. İbil yeniden İsimsiz’in üzerine atılır. İsimsiz onun ellerinden kurtulur, hızla bahçenin derinliklerine doğru gider ve kısa bir süre sonra elinde keskin bir orakla geri döner. Korkudan donup kalan Kız ve İbil ona bakar. İbil yavaşça geriye doğru çekilmeye başlar. Kız ikisinin arasına girer. İlk kez İsimsiz’in sesi duyulur. Yüksek sesle kahkaha atmaya başlar: gökler gürlüyormuş gibi bir his uyandırır. İsimsiz’in sesi yankılanır, sanki dağlarda çığlık atıyormuş gibi. Bu yankı tüm salonu sarar. Sanki gökler ve yer sarsılıyormuş gibi. Sanki doğa onun çığlığını duymuş gibi: uzaktan gök gürültüsü duyulur, yıldırımlar çakar. Dehşete kapılan Kız ve İbil yerlerinde donar kalır. İsimsiz, elindeki orağı bir kılıç gibi birkaç kez çevirip göğsüne saplar. Müzik gittikçe yükselir. İsimsiz sendeleyerek yere düşer. Gürültü... Kız, İsimsiz’in göğsünden orağı çıkarır.


    İkinci Görünüm

    Kadın hızlı adımlarla sahneye girer. Kız, İbil ve Kadın.

    KADIN: - Bu da ne böyle?! Burada ne olmuş? Bu zavallıya ne olmuş?.. Aman Tanrım!..
    İBİL (Kekeliyor): - Paralarım... Yazlık ev için biriktirdiğim paralar... O hırsız... Arabadan aldı paraları...
    KADIN: - Hangi paralar?.. Arabayı nasıl açabilmiş ki?..
    İBİL: - Ondan arabada duran birkaç şişe maden suyu getirmesini istemiştim. Anahtarları da verdim... Sonra bir baktım, paralar yok... Paralar arabadaydı...
    KADIN: - Nasıl olur!.. Hemen bir doktor çağırmalıyız, hem de hemen!.. Kanlar içinde... Ölüyor...
    KIZ: - İnanmıyorum... Duyuyor musunuz, inanmıyorum!..
    KADIN: - Kızım, hemen birini ara, doktor gelsin... Bu başımıza gelen felaket de ne böyle!.. Eğer Tarhan bunu öğrenirse... Bunu asla affetmez... Kim onu yaraladı?.. Kendi mi?.. Evet, kendi mi yaptı?..
    İBİL: - Evet, orağı kendi göğsüne sapladı...
    KADIN: - Hadi kızım, çabuk ol... Ara birini...




    Üçüncü Görünüm

    Kız gider. Tarhan ortaya çıkar. Kadın, İbil ve Tarhan.

    TARHAN: - Bu delikanlının başına ne geldi?..
    KADIN: - Sinirlendi ve orağı kendi göğsüne sapladı... Kendi...
    TARHAN: - Kim onu sinirlendirdi?.. (İsimsiz’in önünde diz çöker). O kimseye zarar vermezdi... Kim ona el kaldırdı?..
    KADIN: - Bir şeyden dolayı öfkelenmiş...
    İBİL: - Paralarım kayboldu... Ben de ona sordum...
    TARHAN: - Ne?.. (Ayağa kalkar). Ne sordun?..
    İBİL: - Paraları... Belki nerededir, biliyordur diye düşündüm...
    TARHAN: - Neyin “belkisi”? Belki hırsız mı?.. Belki paraları çaldı mı?..
    İBİL: - Öyle düşündüm, belki...
    KADIN: - Sadece belki...
    TARHAN: - Belki? Belki de siz ona vurdunuz!..
    KADIN: - Hayır, Tarhan... Kendisi yaptı... İşte bak, şu orakla... Görüyor musun, kan içinde...
    TARHAN (Orağı alır): - Orak kan içinde... Kanlı bir orak... (İsimsiz’e eğilir). Sana kim cesaret etti, oğlum... Benim sağır ve dilsiz evladım!.. Oğlum... Gözleri kapalı!... Bilinci gitmiş (Orağı yere atar). Ölmüş!.. Ölmüş!.. Ölmüş!.. Oğlum!..



    Dördüncü Görünüm

    Kız koşarak geri döner - elinde bir çanta vardır. Tarhan, İbil, Kadın, Kız.

    KIZ:- Çantanızı evde unuttunuz... Sanırım içinde para var... Paranız... (Çantayı açar.) Evet, aynen öyle, para burada... Çanta evdeydi - pencere kenarında... (Çantayı İbil'e uzatır.)
    KADIN:- Kızım, doktoru çağırdın mı?..
    KIZ:- Evet, birazdan gelecek...
    TARHAN:- Oğlum ölüyor! Onun dökülen kanı intikamla alınacak! Hepinizi yok edeceğim! Bu yılan yuvasını yıkacağım. Oğlumun ölümünün hesabını hepiniz vereceksiniz! Alçak yılanlar!.. Çakallar! Bekleyin... Bu zavallının kanının intikamını alacağım...

    Tarhan öfkeden kendini kaybederek bağırarak çıkar.

    Beşinci Görünüm

    Adsız yerde yatıyor. Genç Kız, Kadın ve İbil.

    KADIN (İbil'e):- İbil, buradan gitmelisin, hem de hemen...
    İBİL:- Nereye?.. Nereye gideyim?..
    KADIN:- Tarhan’ı tanımıyorsun... Eğer kafasına bir şey koyarsa...
    KIZ:- Galiba öldü. (Adsız’a eğilir, nabzını kontrol eder).
    KADIN:- İbil, vakit kaybetme... Parayı aldın mı? Evet?.. Hemen git... Oyalanma... Arabayla git... Çabuk!.. Çabuk!..

    İbil hızlı adımlarla çıkar. Silah sesi duyulur. İbil geri döner, elini kurşun yarası olan göğsüne koymuştur.

    KIZ:- Aman Tanrım!
    KADIN:- Tarhan ona ateş etti... Demiştim ya... Tanrım, bize yardım et!..
    KIZ:- Her şey bizim suçumuz, anne...
    KADIN:- Neden?.. Ne suç işledik, Tanrım?..


    Epiloq
    Kadın ve Kız bahçede gezinmektedir. Melodi sesleri duyulur. Ardından melodi yerini gök gürültüsüne bırakır. Üç siluet belirir: uzun giysiler giymiş erkeklerdir bunlar. Siluetlerde yürüyüşlerinden Adsız, Tarhan ve İbil olduğu anlaşılır. Erkekler el ele vererek kadınlara doğru ilerler: kadınlar onların çevresinde kalır. Perde iner. Perdenin önünde koro: erkekler siyah, kadınlar ise beyaz giysiler içindedir.

    K O R O:
    Ne sisli hava, ne kar-yağmur,
    Ne de pus kovar insanları.

    Sanki haktan gelen bir his,
    Bir duygu kovar insanları.

    Kimi akıllı, kimi cahil,
    Habis kovar insanları.

    Melekler bakar göklerden –
    İblis kovar insanları.

    Bir Tanrıya soran yok –
    Neden kaçar insanlardan?



    PERDE

    S O N


    ÇEVİREN:
    Akşin





    DENİZ KIZI
    (iki perdelik trajikomedi)

    Kişiler:

    DENİZ KIZI (PERİ)
    ASLAN
    ÇERKEZ
    SONA
    KOMŞU
    KİŞİ KİŞİYEVİÇ
    POLİS
    GENÇ ADAM
    YÖNETMEN

    Birinci Perde

    (Gemi düdükleri duyulur. Tül perdenin arkasında bir kadının silueti belirir; beden hatları açıkça seçilmektedir. Kadın hafif, neredeyse ağırlıksız adımlarla yavaşça ilerler — sanki ağır çekimde çekilmiş bir film gibi. Perde yavaşça toplanır. Kadın kaybolur.
    Düdük sesleri kesilir. Deniz kıyısı. Kayalıklar. Dalga seslerine hafif, neşeli bir melodi eşlik eder. ASLAN ve ÇERKEZ balık tutmaktadır. Su sıçrama sesi duyulur)

    ASLAN: — Galiba misina bir şeye takıldı...
    ÇERKEZ: — Belki kancaya balık takılmıştır?..
    ASLAN: — Hayır, balığa pek benzemiyor…
    ÇERKEZ: — Daha güçlü çek... Neden elin titriyor? Çek... Büyük bir şey gibi...
    ASLAN: — Söylemesi kolay — balina mı ne.
    ÇERKEZ: — Neden olmasın?.. Bak, kuyruğu beyazlıyor... Vay be...
    ASLAN: — Aman aman... Bu ne?!
    ÇERKEZ: — Hayır, bu balık değil, kardeşim...
    ASLAN: — Sana demedim mi... Misina bir insana takılmış...
    ÇERKEZ: — Herhalde ceset... Aslan, bunu suya at...
    ASLAN: — Saçmalama. Nereye atayım? Ya canlıysa?.. Bak, çırpınıyor...
    ÇERKEZ: — Sonra gelirler, bizi suçlarlar. Ben bizimkileri bilirim: “kendileri öldürüp suya attılar” derler... Başımıza bela almayalım...
    ASLAN: — Hareket ediyor!.. Canlı...
    ÇERKEZ: — Hem de kadın... Saçları neden yeşil?.. Gülme, bence bu bir su kızı...
    ASLAN: — Şaka yapacak zaman mı şimdi? Su kızı diye bir şey olur mu?..
    ÇERKEZ: — Neden olmasın? Ben her denize gidişimde annem der ki: “Çerkez, dikkat et, bir gün oltana su kızı takılacak”... (İleriye bakar.) Kardeşim, ben oraya bakamıyorum... (Gözlerini eliyle kapatır.) Ayıp olur… (Elini indirir, tekrar bakar.) Ayıp...
    ASLAN: — Evet, galiba çıplak... (Utanarak gözlerini kapatır, yüzünü eliyle örter.) Tabii ayıp... Ama aslında utanacak bir şey yok. (Gözlerini açar.) Suda yaşayan biri için başka türlü olması mümkün değil... Üzerinde yosunlardan yapılmış bir elbise var gibi...
    ÇERKEZ: — Buradan gidelim... Burada bir felaket kokusu var...
    ASLAN: — Nereye gideceğiz?! Saçmalama... O ölmedi ki sonra bize iftira atsınlar...
    ÇERKEZ: — Bak, bize bakıyor... Onların ne kadar yırtıcı olduklarını biliyor musun?!
    ASLAN: — Ciddi misin?..
    ÇERKEZ: — Tabii... O suda özgürlüğe alışmış. Biz onu karaya çıkararak mahvediyoruz...
    ASLAN: — Bir şey olmaz, biraz karada yaşasın... Bizim nasıl yaşadığımızı kendi gözleriyle görsün.
    ÇERKEZ: — Misina gevşet... Görmüyor musun, bize doğru geliyor.
    ASLAN: — Şşş... Sessiz...

    Genç kız — Su Kızı titreyerek kıyıya çıkar. Üzerinde parlak yeşil yosunlardan püsküllü bir “elbise” benzeri bir şey vardır. Çerkez ve Aslan misinayı gevşetir ve onu tedirginlikle izlerler).

    ÇERKEZ (kıza): — A-affe... A-affedersiniz... S-siz kimsiniz?.. S-siz...
    ASLAN: — O konuşabilir mi sence? Görmüyor musun titriyor?.. Zatürre kaparsa sonra git de su kızı için doktor bul. Bu, fil için doktor bulmaktan daha zor...
    ÇERKEZ: — Suda yaşayanlar üşür mü ki?.. Hanımefendi... ee... siz... sen... Su kızı...
    ASLAN: — Aptal, o bizim dilimizi anlamıyor ki...
    ÇERKEZ: — O zaman biz onun dilini nasıl anlayacağız?..

    (Genç kız yere çöker, midesi bulanır),

    ASLAN: — Suda yaşayanların kendine özgü bir dili vardır herhalde...
    ÇERKEZ: — Belki hem suda hem karada yaşayanlardandır... Öyle değil mi, kız kardeş?..

    (Genç kız başını sallar, saçlarından su damlaları etrafa saçılır. Aslan ve Çerkez tedirginlikle yüzlerini silerler).

    ASLAN: — Dikkat et, onu kızdırma...
    ÇERKEZ: — Ne dedim ki ben?..

    (Birden genç kız yere yığılır ve çırpınmaya başlar).

    ASLAN: — Galiba nefes alamıyor...
    ÇERKEZ: — Ben demiştim... Onlar karada yaşayamaz...
    ASLAN: — Acaba karnında su mu var?..
    ÇERKEZ: — Ne saçmalıyorsun?.. Bu zavallı denizde insan gibi yaşıyordu... Biz onu kıyıya çıkardık... Tabii ki boğulur... Burada biz bile zor nefes alıyoruz, hele böyle narin bir varlık — daha da fazla...

    (Onlar kıza yaklaşırlar. Kız derin bir nefes alır ve ağzında biriken su fışkırarak dışarı çıkar, yüzlerine sıçrar.)

    ÇERKEZ: — Bu ne yapıyor böyle?.. Bütün yüzümü mahvetti...
    ASLAN: — Ona suni solunum yapmalıyız...
    ÇERKEZ: — Bu bana göre değil... Açıkçası korkuyorum...
    ASLAN: — Başka zaman göğsünü gere gere “kahramanım” dersin... Şimdi korkudan altına kaçırdın...
    ÇERKEZ: — Yok canım, burayı o suya boğdu... Hey sen, yosun kız!..
    ASLAN: — Evet, gerçekten yosun kokuyor... (Deniz kızına.) Başını sallama. Dişlerini de takırdatma — kimse senden korkmuyor.

    (Aslan eğilir, dikkatlice kızın ağzını aralar ve titreyerek dudaklarını ona yaklaştırır, sanki suni solunum yapacak.)

    ÇERKEZ: — İşte böyle... Dudaklarını daha sık bastır... Derin nefes al... şimdi ver... bir daha...
    ASLAN: — Ya beni ısırırsa?..
    ÇERKEZ: — Dişleri normal gibi... Ama... ya kuduzsa?.. Kuduz balıklar da olur...
    ASLAN: — Bu balık değil... Bu bir deniz kızı...
    ÇERKEZ: — Boynundaki ne?.. Nasıl parlıyor...
    ASLAN: — Bu bir kabuk... Ay, nefes almıyor...
    ÇERKEZ: — Başını kovaya sokmalıyız. Belki susuzluktan boğuluyordur...
    ASLAN: — Evet... olabilir... Kovayı getir... İçinde su var ya...

    (Çerkez kovayı getirir.)

    ÇERKEZ: — Ağzına su döksek mi?..
    ASLAN: — Kovanın içinde balık var!..
    ÇERKEZ: — Olsun, yesin... Onlar balıkların düşmanı değil mi?
    ASLAN: — Nereden biliyorsun?..
    ÇERKEZ: — Denizde neyle besleniyorlar ki?..
    ASLAN: — Allah bilir... Balık yiyen birine benzemiyor...
    ÇERKEZ: — O zaman... belki boğulanların etini yiyordur?.. Ya birden atlayıp bizi parçalarsa!..
    ASLAN: — Hayır, yamyama da benzemiyor... Dişlerine bak — inci gibi... Evet, gözlerini açıyor... Dudakları da kıpırdıyor...
    ÇERKEZ: — Belki bir şey söylüyor...
    ASLAN (kulağını dudaklarına yaklaştırarak): — Hayır, hiçbir şey duyulmuyor...
    ÇERKEZ: — Herhalde kendi dilinde konuşuyor... Sen anlamıyorsun...
    ASLAN: — Çerkez, merak ettim... Bunlar yumurtayla mı çoğalır, yoksa nasıl?..
    ÇERKEZ: — Belki balina ya da yunus türündendir. Onlar da bizim kadınlar gibi doğurur. Dinle... aklıma bir fikir geldi. Şöyle yapalım: onu götürüp havuza atalım...
    ASLAN: — Senin havuzun mu var?
    ÇERKEZ: — Sizin avludaki havuzdan bahsediyorum...
    ASLAN: — Bizim için sorun değil... Ama Sona’ya sormak lazım...
    ÇERKEZ: — Deriz ki onu denizde yakaladık, bu bir balina...
    ASLAN: — Sona kör mü? (Sinirli.) Balinayla... bunu ayırt edemez mi?
    ÇERKEZ: — Başka zaman Sona’nın gözü morarmadan durmaz... Ne oldu da birden karından korkar oldun?
    ASLAN: — Diyelim bir morluk daha oldu. Sonra ne olacak?
    ÇERKEZ: — Sonra deriz ki bu özel bir balina türü...
    ASLAN: — Diyelim inandılar. Onu havuza attık. Sonra?..
    ÇERKEZ: — Sonra?.. Balinaların çocukları ne kadar sevdiğini biliyor musun?! Onları sırtında gezdirir, ne oyunlar oynar — seyretmeye değer! Televizyonda gördüm...
    ASLAN: — Saçmalama! Yani onu götürüp havuza atacağım da çocuklar üstünde gezsin diye mi?!
    ÇERKEZ: — Kendi balinamız — ne istersek yaparız...
    ASLAN: — Tabii, belki sen de üstünde gezersin?!
    ÇERKEZ: — Yok... çocuklar binsin... Bilet satarız. Düşünsene ne para kazanırız!..
    ASLAN: — Üstünde gezmek yok... Ama sadece izlemek için bilet satabiliriz... Bu daha iyi... Hadi, vakit kaybetmeyelim. Ben ellerinden tutarım, sen kuyruğundan... Arabaya götürelim... Acaba sığar mı?..
    ÇERKEZ: — Sığar... Sığmazsa kuyruğunu katlarız, bagaja sokarız...
    ASLAN: — Sen hep insanları bagaja tıkmaya meraklısın...
    ÇERKEZ: — Tamam tamam, hadi gidelim...

    (Müzik çalar. Kızı kollarından ve bacaklarından tutmaya çalışırlar. Kız kurtulup kaçar. Onlar peşinden koşar. Sonunda Aslan ona yetişir.)

    ASLAN: — Çerkez, yine denize doğru kaçmaya çalışıyor...
    ÇERKEZ: — Ne yapsın ki? Madem deniz kızı, demek suya!

    (Kız yine kurtulmaya çalışır, ama onlar onun kollarını sıkıca tutarlar.)

    ASLAN: — Galiba gerçekten susuz kalınca boğuluyor...
    ÇERKEZ: — Onu alıp tekrar suya atarız… Kapının yanındaki suya…
    DENİZ KIZI: — Bırakın!..

    (Aslan ile Çerkez irkilirler. Bir an için onu bırakırlar, sonra tekrar yakalarlar.)

    ÇERKEZ (korkuyla): — A-a-a... Konuşuyor!..
    ASLAN: — Hem de bizim dilimizde!..
    DENİZ KIZI: — Beni bırakın!
    ÇERKEZ: — Kız kardeş, nereye kaçıyorsun? Denize mi gitmek istiyorsun?..
    ASLAN: — Sen gerçekten deniz kızı mısın?..
    DENİZ KIZI: — Elimi bırakın!..
    ASLAN: — Benim avlumda sana layık bir havuz var — ağzına kadar su dolu...
    ÇERKEZ: — Üstelik tatlı su... Çok da lezzetli...
    DENİZ KIZI: — Beni denize bırakın!..
    ASLAN: — Denize mi?
    DENİZ KIZI: — Evet, denize gitmek istiyorum!
    ÇERKEZ: — Kız kardeş, merak etme, senin için havuza deniz suyu doldururuz...
    DENİZ KIZI: — O-o-o!.. (Çırpınır.) Neden beni bırakmıyorsunuz? Neden?!
    ÇERKEZ: — Ah, deniz kızı... kardeşim... Yemin ederim biz iyi insanlarız, sana kötülük yapmak istemiyoruz...
    ASLAN: — Sen gerçekten deniz kızı mısın?..
    DENİZ KIZI: — Bir zamanlar deniz kızı olmayı hayal ederdim... Ama şimdi... şimdi ben hiçbir şeyim...
    ÇERKEZ: — Biz sana özünü geri vereceğiz, kardeşim. Üzülme... Her şey güzel olacak... Mermer havuz... gözyaşı gibi berrak su... balıklar... çocuklar...
    DENİZ KIZI: — H-a-y-ı-r! Bırakın beni!
    ASLAN (Çerkez’e): — Saçmalama. Ne çocukları? O onların oyuncağı mı? (Deniz kızına.) Deniz kızı... yani Pəri... hanım Pəri... Size nasıl hitap edeceğimi bilemiyorum... Çerkez haklı değil — siz havuzda yalnız olacaksınız ve su tuzlu olacak. Orada çocuklar olmayacak...
    ÇERKEZ: — Bazen biz de orada yüzeriz...
    ASLAN: — Hayır! Bu havuz sadece deniz kızı için olacak! Ve o yalnız yaşayacak... tabii isterse...
    ÇERKEZ: — Hanım Pəri, kardeşim, isterseniz size bir erkek de... ee... affedersiniz, su adamı, yani bir su erkeği de yakalayıp havuza getiririz...
    ASLAN: — Ne? Erkek mi?..
    ÇERKEZ: — Başka nasıl olacak? Kadın varsa erkek de olmalı... Yoksa kendi kendilerine mi çoğalıyorlar?..
    DENİZ KIZI: — Beni bırakın!..
    ÇERKEZ: — Hayır kardeşim, öyle olmaz…
    DENİZ KIZI: — O zaman beni öldürün!..
    ASLAN: — Biz katil değiliz…
    ÇERKEZ: — Bizim ülke insan haklarını koruma anlaşmaları imzaladı…
    ASLAN: — Aptal, o ne insanı?..
    ÇERKEZ: — Peki ya ne?.. O da bizim gibi insan. Sadece deniz kızı suda yaşıyor, biz karada. Fark bu kadar… Haksız mıyım, kardeşim?
    DENİZ KIZI: — Hayır!.. Ben artık insan değilim.
    ASLAN: — Allah’ın izniyle, insanlar arasında yaşarsan belki zamanla sen de insan olursun…
    ÇERKEZ: — Belki de bu kardeşimiz bizden daha iyi olur — hem karada hem suda yaşar.
    DENİZ KIZI: — İstemiyorum!.. Bu dünyada yaşamak istemiyorum!.. Beni öldürün! Denize atın!..
    ÇERKEZ: — Zaten bu dünyada kim doğru düzgün yaşamak istiyor ki? İmkanım olsa ben de denize giderdim… Sen biraz insanlar arasında yaşa, bak nasıl yaşıyoruz. Beğenmezsen geri dönersin… Deniz hiçbir yere gitmez. Sen de…
    ASLAN: — Pəri… hanım deniz kızı… belki yersiz olacak ama sormama izin ver: neyle besleniyorsun?..
    DENİZ KIZI: — Zehirle!.. Toksinle!..
    ÇERKEZ: — Demek bu yüzden insanlar balıktan sık sık zehirleniyor...
    ASLAN: — Doğrusu ben de bugüne kadar sebebini bilmiyordum… Hanım Pəri, benim yılan çiftliğinde tanıdığım var, size zehir bulabilirim…
    ÇERKEZ: — Aslan, bir gram yılan zehrinin ne kadar pahalı olduğunu biliyor musun?.. Şimdi bunu mafya yapıyor. Ne yılanı, ne zehri?! Kardeşim, biz sana ancak balık verebiliriz. Hamsi — istediğin kadar…
    ASLAN: — İsterse altın balık, mersin balığı, somon da olur…
    ÇERKEZ: — Abartma… En fazla hamsi… Hadi gidelim, yoksa yolda başımıza iş açılır…
    ASLAN: — Seni arabayla götüreceğiz… Arabanın ne olduğunu biliyor musun? Denizde herhalde kayık, gemi, motor görmüşsündür… İşte araba da neredeyse aynı. Sadece tekerlekli gemi. Korkma, kendini suda balık gibi hissedeceksin…
    DENİZ KIZI: — Gitmem!..
    ÇERKEZ: — Belki böyle utanıyorsundur? Al, benim ceketimi giy…
    ASLAN: — Yok, benim paltomla örtün daha iyi… (Gökyüzüne bakar.) Galiba yağmur geliyor… Az önce hava açıktı…
    ÇERKEZ: — Gerçekten… ne biçim hava… Gökyüzü kapandı… (Kıza bakarak, alçak sesle.) Ya o bir büyücü falansa…cadıysa...

    (Gök gürler. Şimşek çakar. Aslan paltosunu çıkarır ve Deniz kızının omuzlarına atar. Kız direnir, bağırır. Adamlar onu kucaklayıp götürürler. Uzakta bir geminin düdüğü, kıyıya çarpan dalgaların sesiyle birleşir. Titrek ışıkta gölgeler hareket eder.
    Sonraki olaylar müzik eşliğinde pandomim şeklinde gelişir. Omzunda kamerayla YÖNETMEN ortaya çıkar ve aceleyle çekim yapmaya başlar. Ardından POLİS girer, Yönetmen’in yanına yaklaşır. Aralarında bir tartışma olur. Yönetmen kamerayı Polise çevirip onu da “çekmeye” başlar. Polis yüzünü şapkasıyla kapatır. Bundan faydalanan Yönetmen çekime devam eder — objektifi denize, kayalıklara ve çevreye çevirir. Bir süre sonra Polis, şapkasının altından dikkatlice bakarak Yönetmen’in işe dalmış olduğunu fark eder ve aniden ileri atılıp kamerayı kapar ve kaçar. Yönetmen peşinden koşar. İkisi de gözden kaybolur. GENÇ BİR ADAM ortaya çıkar. Müzik değişir — hüzünlü bir melodi çalar. Kısa süre sonra Polis geri döner. Genç adama bir şeyler sorar. Jestlerinden aralarında tartışma çıktığı anlaşılır. Sonra birbirlerine girerler ve itişerek çıkarlar.
    Müzik ve mekân değişir. Aslan’ın avlusu. Yeşillik. Bir bank. SONA temizlik yapmaktadır. Araba sesi duyulur. Çerkez ve Aslan görünür. Çerkez’in elinde büyük bir bohça vardır.)

    SONA: — Gelin, gelin… Aslan, sen misin? Çerkez kardeş, hoş geldin… O-o-o… Kollarındaki da ne?..
    ÇERKEZ: — Balık…
    SONA: — Böyle büyük balık olur mu?.. Yok artık… belki balinadır?..
    ÇERKEZ: — Bu bir yunus, sevgili yengem…
    SONA: — Ne-e? Yunus mu? Yok artık… belki deniz fili…
    ASLAN: — Hey hanım, bilmek istiyorsan, biz denizde bir deniz kızı yakaladık ve getirdik…
    SONA: — Aferin size… Buyurun… (Şaşkınlıkla.) Ay, bu da ne böyle?..
    ASLAN: — Sona, neyin var? Niye bağırıyorsun?

    (Çerkez paltosunu açar — Deniz kızı görünür. Ağzı bezle tıkanmıştır. Sona çığlık atar ve geri çekilir.)

    ÇERKEZ: — Ay, Deniz kızı, ağzını sadece bağırmazsan açarız… Burası deniz ya da okyanus değil — her yer komşu dolu.
    SONA: — Aslan, Çerkez kardeş, siz ne yapıyorsunuz?! Benimle alay mı ediyorsunuz?..
    ASLAN: — Yok canım… ne şakası…
    ÇERKEZ: — Bu bir deniz kızı, Sona kardeş… Evet, vallahi… (Ağzındaki bezi çıkarır.) Ama sessiz ol!
    DENİZ KIZI: — Bırakın beni!.. Ben-ben…
    ÇERKEZ (hemen ağzını kapatır): — Dedim ya, bağırma!.. Burası ev… yani evin avlusu. Bak, havuz bile var… Hımm… Acaba evin ne olduğunu biliyor mu?.. Havuz nedir?..
    ASLAN: — Bilmiyorsa öğretiriz… Yani Sona ona anlatır…
    SONA: — Defolun buradan! Utanmazlar! Arsızlar!.. Kendinize deniz kızı mı buldunuz! (Kıza bakar.) Çırılçıplak, zerre kadar utanma yok…
    ÇERKEZ: — Aslan, yengem haklı… Deniz kızı diye ne olmuş? Zavallının kıyafeti olmalı… Sona kardeş, kızma. Haklısın… Bana bir kıyafet ver — onu içeri götürüp giydireyim… Haksız mıyım?
    ASLAN: — Çerkez, senin içeri girmen ne alaka? Deniz kızı soyunmuyor — giyiniyor. Burada giyinsin. Hanım, tartışma — git kıyafet getir.
    SONA: — Ne kıyafeti?! Bu “güzeli” alın ve defolun buradan!
    ASLAN: — Sona, biz onu denizden çıkardığımıza inanmıyor musun?.. Bırak Çerkez anlatsın…
    ÇERKEZ: — Sevgili yengem, Allah’a yemin ederim onu denizde bulduk. Oltaya takıldı — zor çektik… Tekrar denize kaçmaya çalışıyordu…
    SONA: — …öyleyse orada kalsaydı da ölseydi.
    ÇERKEZ: — Neden böyle diyorsun?.. İnsanlar da bir deniz kızı görsün… Bu öyle bir şey değil… ee… her gün ele geçen bir şey…
    SONA: — Onu buradan götürün! Bizi insanlara rezil etmeyin… Çerkez, canım, madem bu kadar merhametlisin — neden onu kendi evine götürmüyorsun?
    ÇERKEZ: — Götürürüm… neden olmasın…
    ASLAN: — Ama o benim oltama takıldı… yani benim… (Sona’ya bakar ve susar.) Hem Çerkez’in havuzu da yok…
    ÇERKEZ: — Evet, aslında… Benim iyi kalpli yengem Sona hanım…
    SONA (Deniz kızına dikkatle bakarak): — Ona bakınca… gerçekten insanın içi acıyor…
    ÇERKEZ: — Tabii… O da Allah’ın bir yaratığı… su varlığı… Sona hanım, bir sabahlık verin, omzuna atalım…
    SONA: — Peki ya sonra?..
    ÇERKEZ: — Sevgili yengem, ben ve Aslan bir fikir bulduk…
    SONA: — Nasıl bir fikir?..
    ÇERKEZ: — Düşünüyoruz ki deniz kızı havuza girer girmez gazetelere ve televizyona ilan veririz… İnsanlar gelip izler…
    SONA: — Benim evim ve avlum ne, sirk mi yoksa hayvanat bahçesi mi?
    ÇERKEZ: — Deniz kızını kimse bedava izlemez, sevgili yengem. Bedava gösteri olur mu hiç?
    ASLAN: — Hele bu devirde… (Deniz kızına bakar.) Galiba üşüyor…

    (Sona bir örtü getirir ve kızın üzerine örter.)


    SONA: — Onun ağzındaki bezi çıkarın, yoksa boğulacak… Çerkez, canım, o bizim dili nereden biliyor?..
    ÇERKEZ: — Herhalde sürekli gemilerimizin, teknelerimizin etrafında dolaşıyordu… O yabancı değil, bizim yerli deniz kızımız. Mütevazı…
    SONA: — Belki de o aslında sıradan bir insandır… Sadece kayıp suya düştü…
    ASLAN: — Sona, biz suda yaşayanla karada yaşayanı ayırt edemeyecek kadar aptal mıyız?..
    SONA: — Hepimiz lanetleneceğiz… Onu bulduğunuz yere, denize geri götürün…
    ASLAN: — Denize mi?.. Hayır!..
    ÇERKEZ: — Yenge, ne kadar kalpsizsin… Bu zavallı Allah’ın yarattığının balinalara yem olmasını mı istiyorsun?.. O anlamıyor ama biz anlıyoruz! Başka ülkelerde yılanların, kertenkelelerin, kaplumbağaların bile haklarını koruyan örgütler, partiler var. Biz de kendi varlıklarımızın haklarını koruyalım. O zaman hem devletimizin itibarı artar hem de bizimki… Onu vahşi deniz yırtıcılarının ağzına atamayız. Hayır!.. Asla!
    SONA: — Karadaki “balinalar” denizdekilerden daha korkunç… Yemin ederim, bazen ben bile suda yaşamak istiyorum… Bazen kendimi denize atmak geliyor içimden… (Kıza bakar.) Ağzındaki bezi çıkarın, ne istediğini söylesin. Belki gerçekten geri dönmek istiyordur…
    ASLAN: — Tabii ki istiyor. Ama onu kim bırakacak?..
    ÇERKEZ: — Bakın, vücudundaki pullar dökülüyor. Hemen onu havuza indirmeliyiz. Aslan, havuzdaki suyu boşalt…
    SONA: — Neden boşaltalım?.. Siz onun su canlısı olduğunu söylüyorsunuz…
    ÇERKEZ: — Havuzu deniz suyuyla doldurmalıyız. Tatlı suda yaşayamaz…
    ASLAN: — Ben deniz suyunu nereden bulayım?
    ÇERKEZ: — Su taşıyanlarla anlaşırız — getirirler.
    ASLAN: — Ya da daha kolay — tuz ekleriz, deniz suyu olur?
    ÇERKEZ: — Akıllıca…
    SONA: — Çerkez, sizce bu işten bir şey çıkar mı?.. Yani gösteri işi…
    ÇERKEZ: — Tabii çıkar… Ama neden bedava olsun? Biletleri sen satarsın. Bu devirde hiçbir şey bedava değil…
    ASLAN: — Korkarım vergi dairesi de gelir, başımıza bela olur… Derler ki kaçırıyorsunuz…
    ÇERKEZ: — Evet, doğru… Ellerinden gelse havadan bile para alırlar… Vergi memuruyla anlaşırız, ona da pay veririz… Gerisi bizim. Sonuçta biz çalışıyoruz, sorumluluk alıyoruz… Kuyruğu suda olan balık da yemek zorunda, değil mi?..
    SONA: — İnşallah her şey yolunda gider… O zaman yine denize gidersiniz. Belki bu sefer bir de su erkeği yakalarsınız…
    ASLAN: — Bize erkek ne lazım?..
    SONA: — Bu zavallı gece suda yalnız mı kalacak?.. Ya korkarsa…
    ÇERKEZ: — Suda korkacak bir şey yok…
    ASLAN: — Belki geceleri kıyıya çıkar… Kim bilir…
    ÇERKEZ: — Hayır, şimdilik onu gözetimsiz bırakamayız. Bu gece ben gelip beklerim…
    ASLAN: — Ben öldüm mü? Burası benim avlum. Sabah kadar ben bakarım…
    SONA: — Sen uykucusun. Uyuyakalırsın. Bırak Çerkez baksın.
    ASLAN: — Sus! Çerkez kim oluyor?.. (Alay eder.) “Sen uykucusun”… Neden uyuyayım ki? Belki ben de geceyi havuzda geçiririm…
    SONA: — Senin havuzda ne işin var?.. Yoksa sen de deniz kızı mı oldun, haberimiz yok?!
    ASLAN: — Belki o da bir zamanlar bizim gibi insandı… sonra denize gitti ve deniz kızı oldu?.. (Deniz kızına.) Öyle değil mi, Pəri?.. Hanım Deniz Kızı… Çerkez, ağzındaki bezi çıkar — boğulacak…
    ÇERKEZ (bezi çıkarır): — Hadi bakalım, şimdi rahatça nefes alabiliyor musun?..

    (Kız açgözlülükle nefes alır, midesi bulanır, yere çöker ve ağlar.)

    SONA: — Ona su versek mi?.. Ne zamandır susuz…
    ÇERKEZ: — Verelim, dolduralım…

    (Sona büyük bir leğen su getirir ve Deniz kızının önüne koyar. Kız yüzünü suya daldırır, açgözlülükle içer, sonra başını kaldırır.)

    DENİZ KIZI: — A-ah!.. Bırakın beni!..
    SONA: — Kardeş… Deniz kızı, havuza gitmek ister misin?
    DENİZ KIZI: — İsterim…
    ÇERKEZ: — Ben demiştim… Bu varlık susuz yaşayamaz. Kadın erkeğe nasıl muhtaçsa, balık da suya öyledir.
    SONA: — O da kadın sonuçta… Demek ki bu da…
    DENİZ KIZI: — Bırakın beni!..

    (Çerkez onun ellerindeki ipi gevşetir.)

    ÇERKEZ: — İşte böyle… Şimdi sakin ol…

    (Kapı vurulur. Öksürük sesi duyulur.)

    DENİZ KIZI: — Yardım edin!.. Kurtarın!..
    SONA: — Şşş… sus… (Ağzını kapatır.) İşte böyle… sessiz… (Aslan’a.) Yine o demagog geldi… Öksürüğünden tanıdım… Şimdi ortalığı birbirine katacak…
    ASLAN: — Bu işpiyoncunu tanıyorum ben…Açmazsak çitin üzerinden atlar… Kokudan bulmuş gibi geldi…
    ÇERKEZ: — Balıkçı mı?
    ASLAN: — Yok… sözde deniz bilimcisi…
    SONA: — Bunlar yüzünden deniz bile kurur…

    (Yine kapı vurulur. Öksürük sesi. Çerkez hızla örtüyü açar ve kızı örter. Sona kapıyı açar. KOMŞU girer.)

    KOMŞU: — Merhaba komşular… Nasılsınız? Ne var ne yok?
    ASLAN: — Merhaba…
    SONA: — Buyurun, buyurun… Oturun…
    KOMŞU: — Bugün çok sıcak… Gidip bir yüzümü yıkayayım…
    ASLAN: — Musluk orada, avlunun sonunda…
    KOMŞU: — Biliyorum, biliyorum… (Gider.) Balık tutmak için en uygun hava…
    ASLAN (Çerkez’e, alçak sesle): — Demiştim ya — burnu çalıştı…Köstebek..
    SONA: — Herhalde uzun zamandır sizi izliyordu…
    ÇERKEZ (gergin): — Aslan, bir şey uydur… Bu gevezenin bir an önce gitmesi lazım…
    KOMŞU (geri dönerek, yüzünü silkerek): — Hımm… Dediğim gibi — şimdi tam zamanı: balık kıyıya gelir…
    ASLAN: — Komşu, temiz havlu kapının yanında… (İma ederek, Çerkez’e.) Sen galiba acele ediyordun? Hadi, seni geçireyim… Evet evet, komşu, havlu orada…
    SONA: — Ben getiririm… Bir dakika bekleyin…
    KOMŞU: — Zahmet etmeyin… İşte havlu… Hem de temiz görünüyor…
    ÇERKEZ (aniden atılarak): — Dur! O değil!..

    (Komşu hızlı bir hareketle örtüyü çeker. Kız hafifçe inler. Herkes bir an donakalır. Komşu sakince yüzünü siler ve hiçbir şey olmamış gibi örtüyü tekrar kızın omuzlarına koyar.)

    KOMŞU (gözlerini kısarak): — Hımm… Demek misafiriniz var…
    SONA (zoraki bir gülümsemeyle): — Evet… misafir… hem de uzaktan…
    KOMŞU: — Öyleyse… hoş gelmiş…
    SONA: — Havuzda yüzüyordu… Siz de birden gelince giyinemedi… O yüzden üstünü örttü…
    KOMŞU: — Böyle utangaç kızlara artık pek rastlanmıyor… Allah korusun… (Dikkatle bakar.) Peki ağzındaki ne?..
    ÇERKEZ (aceleyle): — Dişi ağrıyor…
    KOMŞU (alayla): — İnsanın dişi ağrıyınca ağzına bez mi tıkarlar?.. (Birden bezi çıkarır. Kızın yüzüne dikkatle bakar ve kibar ama soğuk bir ilgiyle), Hoş geldiniz, hanımefendi…
    DENİZ KIZI (zorlanarak, neredeyse boğularak): — Bana yardım edin!..
    KOMŞU (sertçe): — Neden bağırıyor?.. (İpi tutar.) Bu da ne?..
    DENİZ KIZI: — Yardım edin… O-o…

    (Kız aniden kurtulur. İp komşunun elinde kalır. Birden kapıya doğru koşar.)

    ASLAN: — Tutun onu!
    ÇERKEZ: — Suya koşuyor!.. Havuza gitmek istiyor!

    (Sona kızı yakalar, sıkıca tutar ve ağzını kapatır. Kız çaresizce çırpınır.)

    SONA: — Ne havuzu?! Denize kaçıyor!.. (Kıza.) Sessiz ol! Sus!
    ASLAN (gergin, tepkiyi yoklayarak): — Komşu… sence… insan suda yaşayabilir mi?..

    (Komşu uzun uzun ona bakar. Sessizlik uzar.)

    KOMŞU (yavaşça): — İlk bakışta anladım… onun su canlısı olduğunu… Deniz canlısı… (Elinden tutar, dikkatle okşar.)… Pullar yeni yeni çıkmaya başlıyor…
    ASLAN: — Hayır… tam tersine dökülüyor…
    KOMŞU (sakin, hafif bir üstünlükle): — Dökülmüyor… O daha genç… (Duraklama.) Konuşabiliyor olması ilginç…
    ASLAN: — Evet… çok ilginç… Bizim dili öğrenmiş…
    KOMŞU (heyecanlanarak): — Görüyorsunuz, artık kara ile su arasında yoğun ilişkiler kuruluyor… Modern fauna…
    ÇERKEZ (sözünü keserek): — O derin konular senin işin… Sen bilim adamısın… Ama ona hayvan deme… Bu bir deniz kızı…
    KOMŞU (ısrarla): — Hiçbir materyalist deniz kızlarına inanmaz… Ben de eskiden inanmazdım… Ama şimdi diyorum ki: hem orman ruhları var, hem kar adamı… hem de deniz kızları var… (Kıza döner.) Haklıyım değil mi, hanımefendi?..

    (Kız başını aniden sağa sola sallar — ve birden histerik şekilde gülmeye başlar. Herkes irkilir. Komşu onun elini sıkıca tutar).

    ASLAN: — Dikkat et! Onun kolunu kıracaksın!..
    SONA (sertçe Aslan’a): — Sus! Öğretmen ne yaptığını daha iyi bilir…
    ÇERKEZ: — Öğretmen… Aksakal, sen ne düşünüyorsun… onu devlete teslim edelim mi… yoksa?..
    KOMŞU (kuru bir şekilde):- Devlete mi?.. Devlet kamu malıyla ilgilenir… Burada ise özel bir çıkar var… (Duraklar. Resmileşir.) İsterseniz bu işle ben ilgilenirim. Onun sinir faaliyetini, bilişsel yeteneklerini, bilinç düzeyini incelerim… Sonra nasıl hareket edeceğimizi söylerim…

    SONA (canlanarak): — Güzel fikir… Deniz Kızı komşuya gitsin…
    KOMŞU: — Onu kendi bahçeme… ee… laboratuvarıma götürürüm… Ayrıntılı bir inceleme yaparım… Gerekirse — hatta uluslararası bir sempozyum bile düzenlenebilir…
    ASLAN (sertçe): — Ne sem-sim-pozyumu?! Hayır… olmaz…
    KOMŞU (soğukça): — Neden olmaz? Bu bilim için son derece değerli bir nesne… Böyle şeylerle uzmanlar ilgilenmeli…
    ÇERKEZ (başını sallar): — Hayır, azizim… buraya kadar iyi konuştun… ama sonrası — şaştı…
    SONA: — Siz en iyisi komşuyu dinleyin…
    KOMŞU (ikna edici bir şekilde): — İnanın, onu bana verirseniz çok şey kazanırsınız… Yani — bilim kazanır… Burada bilimsel bir yaklaşım gerekiyor…
    ASLAN (katı bir şekilde): — Bize sizin bilimsel yaklaşımınız lazım değil…
    KOMŞU: — Belki de ona kendisine soralım?.. (Sona’ya.) Sona, kız kardeşim, galiba dişi artık ağrımıyor… Elini çek… (Kıza, yumuşakça.) Hanımefendi… siz ne düşünüyorsunuz?.. Belki de yeteneklerinizi… laboratuvar koşullarında inceleyelim?..
    DENİZ KIZI (çaresizlikle): — Ben denize gitmek istiyorum!.. Beni denize atın!..
    KOMŞU: — Benim laboratuvarım… denizin hemen kıyısında…
    SONA: — Ben de bunu diyorum işte… bu işi komşu yapsın… Kendisi…
    ASLAN (sertçe): — Sus, kadın!..
    SONA: — Ne var ki… O onu yemeyecek ya… Sonra geri getirir… değil mi, komşu?..
    KOMŞU (vakur bir şekilde): — Elbette… Bilimsel açıdan önemli araştırmalardan sonra geri döneriz… Teklifim tamamen rasyonel…
    DENİZ KIZI (nefes nefese): — Bırakın… Nefes alamıyorum…
    SONA: — Sessiz ol! Bağırma!..
    KOMŞU (gözlemci bir şekilde): — Henüz yeni koşullara uyum sağlamadı…
    SONA: — Alışır… geçer…

    (Kapı çalınır. Sona irkilir, yaklaşır.)

    SES (dışarıdan): — Aslan! Aç! Benim… Kişi Kişiyeviç… apartman yönetiminden…
    ASLAN (alaycı): — Ne büyük şans…
    ÇERKEZ: — Sona, iyi kalpli kız kardeş, aç… Bakalım ne istiyor bu Kişi Kişiyeviç…
    ASLAN (küçümseyerek): — Ne Kişi’si… (tükürür) tüh… o erkek bile değil… aslında Nikişi Nikişeviç…
    KİŞİ (kapının arkasından): — Aslan! Neden açmıyorsunuz?..

    (KİŞİ KİŞİYEVİÇ çitin üzerinden atlayıp avluya girer.)

    ASLAN (sinirli): — Dinle, Kişi Kişiyeviç, sana kim izin verdi çitten atlayıp benim avluma girmeye?
    KİŞİ (sakin): — Herkese selam… Aslan, gürültüye geldim. Kavga var sandım… Zaman böyle… değil mi öğretmen?
    KOMŞU (kuru bir şekilde): — Zaman — göreli bir kavramdır…

    (Kişi Deniz Kızı’nı fark eder.)

    KİŞİ (dikkatle bakarak): — Bu kim?..
    KOMŞU: — Denizde boğuluyordu… Aslan ile Çerkez onu kurtardı…
    ÇERKEZ: — Zaten o, suda yaşayanlardan…
    KİŞİ (gözlerini kısarak): — Hm… pek sıradan görünmüyor… Belki de gerçekten… deniz kızı…
    DENİZ KIZI: — Lütfen… yardım edin…
    SONA: — Yine su istiyor…
    ASLAN: — Getir… içsin…
    SONA (başını sallayarak): — Su değil, deniz istiyor…
    KİŞİ (hayalperestçe): — Ben de denizi hayal ediyorum… Fırsat olsa hemen giderdim…
    ASLAN: — Nereye?
    KİŞİ: — Denize… Yemin ederim sudan çıkmazdım…
    KOMŞU: — Ne kadar süre?
    KİŞİ: — Bana bağlı olsaydı — sonsuza kadar kalırdım… Deniz karadan daha iyidir…

    (Kişi Kişiyeviç eğilir, kızı dikkatle inceler.)

    DENİZ KIZI: — Bana yardım edin…
    KİŞİ (alayla): — Neden bağırıyorsun?.. Yardım ederiz… (yan taraftan, alaycı bir şekilde Komşu’ya) Bırakın “saygıdeğer” bilim insanı sözünü söylesin…
    KOMŞU (önemle): — Evet… görüyorsunuz… eskiden ne cinlere, ne şeytanlara, ne kar adamına… ne de deniz kızlarına inanırdım… yani onların nesnel varlığına… Ama şimdi… inanıyorum…
    KİŞİ (alaycı bir gülümsemeyle): — Öğretmen, affedersiniz… ama eskiden siz Tanrı’ya da inanmıyordunuz…
    KOMŞU (sertçe): — İftira atma, Kişiyeviç!
    KİŞİ: — İftiracı olan sizsiniz… Siz zamanında bana ders veriyordunuz… Bir keresinde dedim ki kar adamı da var, cinler de var, şeytanlar da… Siz de sinirlendiniz ve beni sınavdan bıraktınız…
    KOMŞU: — Ben mi? Bıraktım? Ben kimseyi bırakmam…
    KİŞİ: — O zaman size demiştim: öğretmen, Allah’tan korkun…
    KOMŞU: — Ben kötülük yapmam…
    KİŞİ: — Ama siz o zaman — astagfirullah… Tanrı hakkında…
    KOMŞU (mekanik şekilde): — Astagfirullah… Allah bizi affetsin…
    SESler (karışık şekilde): — Astagfirullah… Allah günahlarımızı affetsin…
    KİŞİ: — O zaman ne söyledinizse — ben de size aynen geri verdim…
    KOMŞU (sinirli): — Seni kovmalıydım…
    KİŞİ: — Kovamadınız… Size para verdim ve meseleyi kapattım…
    KOMŞU: — Ben para almam…
    KİŞİ: — Yalancı…
    SONA (sertçe): — Öğretmen yaşlı bir insan… Utanmıyor musun?
    ÇERKEZ: — Bizim bir misafirimiz var… denizden… Hiç değilse ondan utanın…
    KİŞİ (resmî bir tonla): — Aslan, apartman yönetimi temsilcisi olarak soruyorum: bu deniz kızının adres kaydı var mı?
    ASLAN (öfkeyle): — Ne kaydı?!
    ÇERKEZ (sakin): — Onun kaydı denizde…
    KİŞİ (Deniz Kızı’na, neredeyse resmî şekilde): — Pasaportun yanında mı?.. Yoksa denizde mi kaldı?..
    DENİZ KIZI: — Hiçbir şeyim yok… beni bırakın…
    KİŞİ: — O halde yönetim birimine gelmeniz gerekecek…
    ASLAN: — Neden?
    KİŞİ: — Kimliğini tespit edeceğiz… kim olduğunu, nereden geldiğini öğreneceğiz…
    ÇERKEZ: — Denize yazı mı göndereceksiniz?
    KİŞİ: — Gerekirse okyanusa bile… Kimlik tespit edilmelidir…
    SONA: — Ama o insan değil ki…
    KOMŞU: — Bu bir su canlısı…
    KİŞİ: — Lütfen şahsiyeti aşağılamayın! Deniz kızı da olsa — o da bir vatandaştır…
    ASLAN: — Hiçbir yere gitmeyecek…
    DENİZ KIZI: — Beni denize geri götürün!..
    KİŞİ: — Benimle gelmek zorunda. Kanun var — otorite var…
    ÇERKEZ: — Denizin de kanunları var… kendi anayasası…
    KİŞİ: — O zaman deniz kanunlarına göre mi yaşayalım?
    KOMŞU: — Bazı yerlerde orman kanunlarına göre de yaşıyorlar…

    (Kişi Deniz Kızı’na yaklaşır, elinden tutar ve dikkatle inceler.)

    KİŞİ (kararlı): — Gidelim…
    ASLAN (sert, tehditkâr): — O hiçbir yere gitmeyecek.
    ÇERKEZ: — Sadece denize!..
    SONA (çaresizlikle): — Kahrolsun senin denizin de, getirdiğin bu yaratık da!..

    (Kapıya şiddetli bir vurma sesi.)

    SONA: — Yine biri tırmanıyor… İnsanların hiç edebi kalmamış…
    ASLAN: — Daha kim var orada?!

    (Birdenbire elinde cop olan bir POLİS çitin üzerinden atlayarak içeri girer.)

    ÇERKEZ: — Sen kimsin? Ne istiyorsun? Koskoca adamsın, çocuk gibi tırmanıyorsun…
    POLİS: — Ben su polisiyim…
    ASLAN (alayla): — Tebrik ederiz…
    DENİZ KIZI (umutla): — Yardım edin…
    POLİS (sertçe): — Bu gürültü de ne? Bu kız kim?
    SONA: — Deniz kızı…
    POLİS: — Dalga mı geçiyorsunuz?! Ne deniz kızı?!
    ASLAN: — Neden? Su polisi olur da, su kızı yani deniz kızı olmaz mı? Neden? (Komşu’yu gösterir.) Bizde hatta su bilim insanı bile var…
    POLİS (patlayarak): — Eller yukarı! Yoksa sonuçlarına katlanırsınız!

    (Copunu sallar. Herkes ellerini kaldırır. Polis Deniz Kızı’nı yakalar.)

    POLİS: — Bu kadın benimle karakola gelecek… Orada anlaşılır…

    (Müzik. Gürültü. Kargaşa. Sona ve Komşu dışında herkes götürülür.

    Sona ile Komşu sessizlik içinde kalır).

    PERDE




    İkinci Perde


    Aynı avlu. Sona ve Komşu.

    SONA (endişeyle): — Komşu… sence bize bir şey yapmazlar, değil mi?..
    KOMŞU (sakin): — Kim size ne yapacak?.. Neden?..
    SONA: — Ya izinsiz balık tuttuğumuzu söylerlerse?..
    KOMŞU: — Saçmalık… Birincisi, oltaya takılan zaten balık değildi…
    SONA: — Ne balık ne insan… O zaman ne bu?..
    KOMŞU (canlanarak): — İşte bu yüzden Aslan’a demiştim — onu bana vermek gerekiyordu. Laboratuvara. Her şey bilimsel yaklaşım gerektirir… Benim raporum pek çok şeyi açıklığa kavuşturabilirdi… Eğer benim yanımda olsaydı, polis bile karışmaya cesaret edemezdi…
    SONA (şüpheyle): — Ya sen onu götürseydin… kim bilir nasıl davranırdı…
    KOMŞU: — Hiçbir şey olmazdı… Ben de onunla birlikte denize girerdim…
    SONA: — Senin denizde ne işin var?.. Artık o yaşta değilsin… O ise genç… Senin yaşında biri suda uzun kalırsa zatürre olur…
    KOMŞU: — Benim dalgıç kıyafetim var… İstersem kışı bile denizde geçiririm… bu su canlısıyla birlikte…
    SONA:— O hayvan değil! Hayvan sensin!.. Sözde bilim insanı…
    KOMŞU: — Hakarete başlama! Git kocana farkı anlat…
    SONA (üstüne yürüyerek): — Dinle beni! Defol git kulübene!
    KOMŞU: — Sonunun ne olacağını öğrenmeliyim. Hiçbir yere gitmem.
    SONA: — Nasıl gitmezsin?! Yaşlı çakal! Defol!

    (Sona yakasından tutar, çeker. Boğuşurlar. Gürültü. Aslan, Çerkez ve Polis içeri girer.)

    ASLAN: — Burada ne oluyor?! Sona, neden adama eziyet ediyorsun?!
    KOMŞU (kurtulmaya çalışarak): — O mu benimle baş edecek?.. Ben kadınlardan korkmam…
    ASLAN (öfkelenerek): — Ben mi karımdan korkuyorum?!
    KOMŞU: — Ben olsam böyle bir kadını çoktan…
    POLİS:— Çoktan ne?
    ÇERKEZ: — Cehenneme gönderirdi…
    SONA: — Kendi karısını zaten göndermiş… Ama nereye — cehenneme mi cennete mi, bilmiyorum…
    KOMŞU (öfkeyle): — Bunu polis önünde söylüyorum: iftiranın cezası vardır!
    ASLAN (alayla): — Bu devlet polisi değil — su polisi…
    KOMŞU: — Ne fark eder — su polisi ya da kara polisi?..
    POLİS (sert): — Sen söyle bakalım — ne istiyorsun?
    KOMŞU: — Sizden deniz kızı hakkında tam bilgi almak istiyorum.
    ASLAN: — Sen kimsin ki? Avukatı mısın?
    ÇERKEZ: — Yoksa sen de deniz kızı mı avlıyorsun?
    SONA: — Yoksa kendine su güzeli mi arıyorsun?
    POLİS: — Belki sen de sudansın?..
    KOMŞU (öfkesini bastırarak): — Size daha kim olduğumu göstereceğim… Peki… göreceğiz…

    (Dönüp çıkışa yönelir.)

    POLİS: — Öğretmen, aksakal, kızma, dur biraz! (Alçak sesle Aslan’a.) Galiba demagog…
    SONA (alçak sesle): — Muhbir…
    POLİS: — Belki bizdendir… (Komşu’ya yaklaşır.) Sabret… Sen tecrübeli bir insansın… saygıdeğer…
    KOMŞU (aniden dönerek): — O nerede?
    POLİS: — Kim?
    KOMŞU: — Deniz kızı nerede?
    POLİS: — Arabada…
    KOMŞU (derin bir nefes alır): — Hm… Boğulabilir… Onu getirin… havuza indirin…
    POLİS: — Boğulmaz… Az önce denize soktuk…
    SONA (heyecanla): — Gerçekten mi?! Kaçmadı mı?
    POLİS: — Nereye kaçacak… Ayağını iple bağladık… Ucu bizde… Ne kadar çabalasa da bırakmadık…
    ÇERKEZ: — Dört kişi tuttuk… zor zapt ettik…
    KOMŞU (dikkatle): — Pulları dökülmedi mi?..
    POLİS: — Hayır… hepsi yerinde… (Duraklar.) Açıkçası önce insan sandım… bizim gibi… Sona hanım gibi… Ama suya girince anladım: hayır… bu gerçek bir su varlığı…
    KOMŞU (kuru bir şekilde): — Su hayvanı…
    SONA (sinirli): — Buna da şükür…
    KOMŞU: — Peki şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz?
    POLİS: — Bakacağız… amirlerimizle konuşacağız… Aslan, havuz hazır mı?
    ASLAN: — Evet…
    POLİS: — O zaman arabayı avluya alın…

    (Aslan, Sona ve Çerkez çıkar.)

    KOMŞU (yavaşça): — Peki… şimdi fikriniz nedir?..
    POLİS (temkinli): — Bence birlikte tartışalım… Siz deneyimli bir insansınız…
    KOMŞU (hafif kırgın): — “Deneyimli” dediğinizde… Ben kendimi hâlâ oldukça dinç sayıyorum… Ama tavsiye verebilirim… (Duraklama.) Şöyle yapalım: ben bu yaratığı alayım… laboratuvarda inceleyeyim… sonuçları açıklayayım… gerekirse sempozyum düzenleriz…
    POLİS: — En kötü ihtimalle ben de onu alabilirim… Bizde de laboratuvar var… Ama size danışmak istedim…
    KOMŞU (canlanarak): — Pratik yaklaşılırsa… büyük kazanç elde edilebilir…
    POLİS (şüpheyle): — Kazanç?.. Para mı?..
    KOMŞU: — Elbette… para…
    POLİS: — Nasıl?
    KOMŞU (heyecanla): — Denizin kıyısında bir yazlığım var… Orada hayvanlarım var — köpekler, kediler, sincaplar, hatta maymunlar…
    POLİS: — Ama bu bir köpek değil…
    KOMŞU (sözünü keserek): — Dinle sonuna kadar! Bir hayvanat bahçesi açarız… Onu da ekleriz — bilet satarız…
    POLİS: — Para karşılığında… (Duraklama.) Benim başka bir önerim var… Yabancılara satalım… Ya da takas edelim…
    KOMŞU (ilgilenerek): — Bu mümkün mü?
    POLİS: — Elbette… Sen bilim insanısın — ciddi bir sertifika hazırlarsın… Ben de eklerim… yurt dışına göndeririz…
    KOMŞU: — Kaçak mı?..
    POLİS (alaycı bir gülümsemeyle): — Neden hemen kaçak?.. Kurallara uygun… Sertifika ne için?.. Gümrükte bizim adamlar var…
    KOMŞU (memnun): — Güzel… Yurt dışında pahalıya gider… Mesela Afrika’da…
    POLİS: — Hayır… böyle şeyleri en çok Amerikalılar değerlendirir…
    KOMŞU (alçak sesle): — Galiba… onu getiriyorlar… Sonra konuşmaya devam ederiz…

    (Aslan, Çerkes, Kişi Kişiyeviç ve Sona darmadağın haldeki deniz kızını içeri sürüklerler. Elleri ve ayakları iple bağlıdır).

    DENİZ KIZI: — Bırakın…
    POLİS: — Ağzını kapatın! Sıkı tutun! Dördünüz birden!
    KOMŞU: — Şiddet yöntem değildir. Her şeyin bilimsel temeli olmalı…
    SONA: — Sessiz… Biri geliyor…

    (Genç Adam girer).

    POLİS (inceleyerek): — Vatandaş… Kimi arıyorsunuz?
    ASLAN: — Sen burada ne yapıyorsun?
    GENÇ ADAM (Deniz kızını görünce, neredeyse fısıltıyla): — Peri… Peri… Tanrım… benim…
    DENİZ KIZI: — Alçak…
    ASLAN: — Sen de mi denizdensin?
    GENÇ ADAM: — Ben… ben sadece sık sık deniz kenarına giderim…
    ÇERKES: — Sık gidiyorsan, yarı yarıya su sayılırsın…
    POLİS: — Onu gördüm. Sahilde dolanıyordu.
    SONA: — Belki kocası?.. Ya da kardeşi?..
    KOMŞU: — Teorik olarak — evet.
    POLİS: — Peki pratikte nasıl?
    GENÇ ADAM: — O benim eşim.
    DENİZ KIZI: — Yalan! Defol! Ben senin eşin değilim…
    ASLAN: — Duydun mu? Eşi değilmiş.
    POLİS: — Sssss... Sessizlik!
    GENÇ ADAM: — Peri… Beni tanımıyor musun?..
    SONA: — Eşim diyorsun… ama o seni hatırlamıyor.
    ÇERKES: — Bir dakika…
    KOMŞU: — Delikanlı, netleştirelim: o karadan mı, sudan mı?
    GENÇ ADAM: — Ne suyu?! O benimle yaşadı... Aynı çatı altında!
    KOMŞU: — Gündüz seninleydi. Gece denize giderdi. Sen uyurken o çıkardı…
    KİŞİ: — İkamet kaydı var mıydı?
    GENÇ ADAM: — Evet. Ailesinin yanında. Deniz Sokağı, doksan beş…
    KİŞİ: — Deniz Sokağı… Her şey açık.
    GENÇ ADAM: — Ne açık?!
    POLİS: — Onu en son ne zaman gördün?
    GENÇ ADAM: — Kaybolduğu gün…
    ÇERKES: — Hepsi bu mu? Aradın mı?
    GENÇ ADAM: — Aradım! Polise… gazetelere… televizyona… (duraklama) Son zamanlarda çok değişmişti.
    KOMŞU: — Nasıl değişmişti?
    GENÇ ADAM: — Garipleşti…
    KOMŞU: — Peki şimdi ne yapmak istiyorsun?
    GENÇ ADAM: — Onu eve götürmek istiyorum.
    DENİZ KIZI: — Seninle gelmem!
    ÇERKES: — Denize gelir misin, kız kardeş?
    DENİZ KIZI: — Çözün beni!
    SONA: — Görüyor musunuz? Suya gitmek istiyor…
    KOMŞU: — Delikanlı, soyunu sopunu araştırmalıydın. Belki atalarında… su varlıkları vardı.
    GENÇ ADAM: — Bizde öyle bir şey yok!
    KOMŞU: — Herkeste var. Biz de neredeyse sudan ibaretiz. Vücudumuzun yüzde doksanı sudur.
    POLİS: — Neden evden ayrıldı?
    GENÇ ADAM: — Kalbi ağrıyordu. Ameliyata götürdüm…
    KOMŞU: — Bypass mı?
    GENÇ ADAM: — Evet… Nereden biliyorsunuz?
    ASLAN: — Kendisi bilim insanıdır.
    KOMŞU: — Her şey basit: kalbi çıkardılar — yerine başka bir kalp koydular. Balık kalbi. Ya da balina kalbi.
    ASLAN: — Ya da yunus kalbi…
    KOMŞU: — Yunus da bir seçenek.
    GENÇ ADAM: — Bu saçmalık!
    KOMŞU: — Deniz kızı saçmalık değil mi? Amfibi insanı duydun mu?
    POLİS: — Ameliyattan sonra ne oldu?
    GENÇ ADAM: — Ev… gündelik hayat… Ama o değişti…
    KOMŞU: — Dövdün mü?
    GENÇ ADAM: — Ben mi?.. Şey… bazen…
    KOMŞU: — Anlaşıldı.
    SONA: — Hımm…
    POLİS: — Benimki de… denize gitti…
    KOMŞU: — Benimki de…
    POLİS: — Karım boğuldu… Allah rahmet eylesin…
    SONA: — Amin… Bazen benim de canım çekiyor — denize…
    ÇERKES: — Sen oraya gidemezsin, gelin… Sen zaten deniz kızı gibisin…
    GENÇ ADAM: — O her zaman denizi severdi…
    DENİZ KIZI: — Sus!
    KOMŞU: — Çok dövmüş.
    GENÇ ADAM: — Nereden biliyorsunuz?!
    KOMŞU: — Her şeyi biliyorum. Bacaklarında morluklar vardı, değil mi? Kemerle?
    SONA: — Bu tahta… paspas izi…
    DENİZ KIZI: — Alçak!
    KİŞİ: — Demek ki ikametgâhı — deniz…
    SONA: — Suya atın onu! Hiç olmazsa havuza!
    POLİS: — Şimdi ne yapmak istiyorsun?
    GENÇ ADAM: — Onu eve götüreceğim.
    DENİZ KIZI: — Hayır!
    POLİS: — Duydun mu?!
    KOMŞU: — Benimki de denizi seçti…
    POLİS: — Benimki de…
    DENİZ KIZI: — Sizin gibilerle yaşamaktansa balıklara yem olmak daha iyi…
    KOMŞU (onu tutarak): — Duydunuz mu? Yem olmak… Ama balinaya da olabilir…
    ASLAN: — Komşu, elini çek! Pulları dökülüyor…
    GENÇ ADAM: — İpe dikkat edin! Canı yanıyor!
    DENİZ KIZI: — Çekil…
    ÇERKES: — Kendi seçimini yapıyor…
    KİŞİ: — Açıkça söylüyorum: onun kalbi denizde!
    SONA: — Kimin kalbi orada değil ki?..
    ASLAN: — Sen de denizi hayal ediyordun…
    SONA: — Gitmeliydim…
    KOMŞU: — Benimki de…
    POLİS: — Benimki de…
    KİŞİ: — Önemli olan kalp.
    KOMŞU: — Evet. Önce kalp… Solungaçlar ve pullar sonra…
    GENÇ ADAM (Komşuya): — Elinizi çekin… O benim karım.
    DENİZ KIZI (Genç adama): — Defol!..
    KOMŞU: — Duydun mu? Delikanlı, onunla ancak denizde yaşayabilirsin. Karada — imkânsız.
    POLİS: — Öğretmen… Peki sen neden karının peşinden denize gitmedin?
    KOMŞU: — Kimisi denizi seçer… kimisi kıyıyı.
    SONA: — Galiba kapı çalınıyor…
    ASLAN: — Açma!
    POLİS: — Aç. Belki yukarıdan gelmiştir… İş artık takibe alındı.

    (Sona kapıyı açar. Omzunda kamera olan bir adam girer — Yönetmen).

    YÖNETMEN: — Merhaba…
    POLİS: — Nereden çıktın sen?
    YÖNETMEN: — Ben yönetmenim… kameraman…
    KOMŞU: — Devlet televizyonundan mı?
    YÖNETMEN: — Bağımsız sanatçıyım.
    POLİS: — Sanatçı… Peki ne istiyorsun?
    YÖNETMEN: — O… Bu deniz kızı.
    ÇERKES: — Nereden biliyorsun onun deniz kızı olduğunu?
    YÖNETMEN: — Belli oluyor. Yıllardır deniz kızları hakkında dizi çekiyorum.
    KOMŞU: — Çok mu çektin?
    YÖNETMEN: — Çektim… Ama hepsi ölü.
    SONA: — Neden ölü?..
    YÖNETMEN: — Ya balinalar parçalıyor… ya insanlar.
    KOMŞU: — Ya da yırtıcılar…
    SONA: — İnsan yırtıcıdan daha kötüdür…
    YÖNETMEN: — Kar adamları hakkında da çektim… cinler hakkında da…
    KİŞİ: — Duydun mu, öğretmen? Sen masal diyordun…
    KOMŞU: — Materyalizm açısından — evet. Ama bilim… bilim artık çok şeyi kabul ediyor… Hatta deniz kızını bile.
    YÖNETMEN: — İlginç… o okyanustan mı, yoksa nehirden mi?
    KİŞİ: — Bizim. Yerli.
    KOMŞU: — Ana dilini de biliyor.
    YÖNETMEN: — Harika… (Deniz kızına). Birkaç söz söyler misiniz?
    ASLAN: — Ne söyleyecek ki?..
    YÖNETMEN: — Deniz hakkında. Kendisi hakkında. Neden karaya çıktığını…
    ÇERKES: — Biz onu oltayla yakaladık… tesadüfen…
    ASLAN: — Ve tek kötü söz bile söylemedik!
    YÖNETMEN: — Sessiz! Çekim! İlk sahne, ilk deneme! (Deniz kızına). Deniz sizin için nedir?
    GENÇ ADAM: — Dur! Ne yapıyorsun? O benim karım!
    YÖNETMEN: — Siz de mi… su insanısınız?
    KOMŞU: — Hayır. O karasal.
    KİŞİ: — İkametgâhı karada.
    POLİS: — Bana göre deniz kızı sadece kadın olur…
    YÖNETMEN: — Bir deniz kızıyla mı evlisiniz?
    GENÇ ADAM: — Hayır… Ne deniz kızı?.. O eskiden sadece Peri idi…
    SONA: — Belki bir yetenek ortaya çıktı… Şansı yaver gitmiş…
    YÖNETMEN: — Sessizlik! Bırakın konuşsun! İlk sahne, ikinci deneme! (Deniz kızına) Deniz sizin için nedir?
    POLİS: — Deniz her şeydir…
    SONA: — Deniz dediğin denizdir işte… Söyle kardeş, bu televizyonda gösterilecek mi?
    YÖNETMEN: — Çalışmama izin verin! Bunu bütün dünya izleyecek!
    KİŞİ: — Peki para?
    KOMŞU: — Belki Nobel verirler…
    YÖNETMEN: — “Oscar”.
    ASLAN: — Peki bize ne düşecek?
    ÇERKES: — Hiçbir şey. Boş uğraş…
    KİŞİ: — Ama onu bütün dünya tanıyacak…
    SONA: — Ben ondan neyim eksik?
    YÖNETMEN: — Kardeşim… o deniz kızı. Sen değilsin.
    GENÇ ADAM: — O benim karım! Resmî olarak!
    YÖNETMEN: — İlk sahne… dördüncü deneme… Deniz… deniz…
    KOMŞU: — Dur!
    YÖNETMEN: — Daha ne var?
    KOMŞU: — Ayaklarını çözün.
    KİŞİ: — Kaçar!
    KOMŞU: — Bu film. Hakkımızda ne derler?
    SONA: — Ne derler?
    KOMŞU: — Derler ki: ya insan haklarını ihlal ediyorlar… (Düşünür) ya da… hayvan haklarını…
    POLİS: — Doğru! Vatandaş bizim zenginliğimizdir!
    KİŞİ: — Onun ikametgâhı deniz.
    SONA: — O orada yaşıyordu…
    ASLAN: — Hep “deniz” de “deniz”… Senin de canın oraya gitmek istiyor mu? Havuz falan?
    KOMŞU: — Çözün!

    (Müzik. Deniz kızının elleri ve ayakları çözülür. En çok çabayı Sona gösterir. Deniz kızı geri çekilir, tuhaf bir ses çıkarır — hem gülüş hem inleme. Herkes donar. Birden — atılım. Deniz kızı ok gibi kapıya fırlar. Sona hariç herkes peşinden koşar. Sona kalır. İpleri yerden alır. Bakar. Uzun süre. Dışarıdan fren sesi, gürültü, uğultu gelir. Diğerleri geri döner).

    POLİS: — Kaçtı!..
    KİŞİ: — Lanet olsun! Köpekbalığı bir de arabayı götürdü!
    ÇERKES: — Trafik polisine haber vermek lazım!
    ASLAN: — Komşu! Ona işaret verdin!
    KOMŞU: — Hayır. Bu ben değilim. Bu — içgüdü. Herkes kendi denizine koşar.
    SONA: — İyi de yaptı. Bırak gitsin.
    ASLAN: — Sus!
    SESLER: — Hadi! Aramaya! Denize! Çabuk! Araba kayboldu!

    (Aslan ve Sona dışında herkes gider).

    ASLAN: — Onu sen saldın…
    SONA: — Ve doğru yaptım.
    ASLAN: — Ne?! İyice azıttın mı?! Ver şu ipi!
    SONA: — Al. Ama bağırma.
    ASLAN: — Şimdi görürsün…

    (Aynı “tanıdık” ip ile ona vurur. Sona çığlık atar ve kaçar. Müzik. Aslan kalır. İpe bakar. Sonra birden başını tutar… ve ağlar. Çocuk gibi. Çerkes girer. Durur. Ona bakar).

    ÇERKES: — Ne oldu sana?.. Gelin nerede?..
    ASLAN: — Sona kaçtı… Gitti…
    ÇERKES: — Nereye?
    ASLAN: — Bilmiyorum…
    ÇERKES: — Ya o da denize gittiyse?..
    ASLAN: — Denize mi?.. Neden?..
    ÇERKES: — Sen fark etmedin mi? Sürekli denizden bahsediyordu…
    ASLAN: — Evet… (Duraklama.) Ya… kendini boğarsa?..
    ÇERKES: — Her şey olabilir…
    ASLAN: — Şimdi ne yapacağız?..
    ÇERKES: — Ona kötü davranmadın ya?
    ASLAN: — Yoo… (Duraksar). Evet… Doğrusu son zamanlarda beni çok bunaltıyordu… Dayanamadım… iple vurdum… (Duraklama) Bir not bırakmış… İki kelime: “Arama. Dönmeyeceğim.” Hepsi bu…
    ÇERKES: — Demek öyle… Kendin suçlusun… Belki deniz kızının peşinden gitmiştir…
    ASLAN: — Kim bilir… Kadın ruhunu anlamak zor…
    ÇERKES: — Çabuk! Gidelim!

    (Müzik. Çıkarlar. Sahne yine baştaki gibi. Deniz kıyısı. Kayalar. Aslan ve Çerkes).

    ÇERKES: — Bak… Şuraya… Görüyor musun? Suda biri var…
    ASLAN: — Görüyorum… Bir şey beyazlıyor… İnsan gibi…
    ÇERKES: — Kıyıya doğru yüzüyor…
    ASLAN: — Yüzen biri… Eee? Bize ne?..
    ÇERKES: — Şimdi mi yüzülür? Soğuğa bak…
    ASLAN: — Belki kutup yüzücüsüdür… Onlara fark etmez…
    ÇERKES: — Kutup yüzücüsü değil… Ve iddiaya girerim, bu bir kadın.
    ASLAN: — Sence… deniz kızı mı?..
    ÇERKES: — Her şey mümkün… Polis getirmeliydik… su polisi…
    ASLAN: — Şşşt… Biri geliyor…
    ÇERKES: — Evet… başını eğ…
    ASLAN: — Bizi çağırıyor…

    (Genç Adam yaklaşır).

    GENÇ ADAM: — Burada ne arıyorsunuz?
    ÇERKES: — Her hâlükârda senin deniz kızı karını değil…
    ASLAN: — Kendi dertlerimiz bize yetiyor…
    GENÇ ADAM (Aslan’a): — Duydum… senin karın da kaybolmuş…
    ASLAN: — Benimki mi?.. Belki de seninki onu yoldan çıkardı…
    GENÇ ADAM: — Benimki kimseyi yoldan çıkarmadı! Onun seninkiyle ne işi var?
    ÇERKES: — Belki tanışıyorlardı?..
    ASLAN: — Çerkes, sen benim karımı tanımıyorsun? O evden dışarı adım atmaz… Hadi arabaya gidelim… ısınalım…
    ÇERKES: — Boş ver… Buradan gidelim… Bizim burada işimiz yok…
    (Genç adama). Sen de gelmiyor musun?
    GENÇ ADAM: — Hayır… Nereye gideyim…
    ÇERKES: — Eve…
    GENÇ ADAM: — Beni orada bekleyen yok…
    ASLAN: — Beni de…
    ÇERKES: — Ben gidiyorum, Aslan…
    ASLAN: — Bekle… birlikte…
    ÇERKES: — Çabuk ol, donuyorum…
    ASLAN (Genç adama): — Hoşça kal…
    GENÇ ADAM: — Söyle… onu nerede yakaladınız?..
    ASLAN: — Deniz kızını mı? Burada… (Gösterir) İşte orada… oltayla…
    GENÇ ADAM: — Benim oltam yok…
    ASLAN: — Benimkini al… (Oltayı verir) Al… tut… Belki yakalarsın… Hadi, gidiyoruz…
    GENÇ ADAM: — İyi yolculuklar…
    ASLAN: — Hoşça kal…

    (Aslan ve Çerkes yürüyorlar. Genc Adam balık tutuyor. Su sıçrama sesleri duyuluyor. Genc Adam korkuyla etrafına bakınıyor. Beyaz bir elbise giymiş (balo elbisesine benziyor) bir kadın beliriyor. Bu kadın bir Deniz kızını hatırlatıyor. Hareketlerinde ve yürüyüşünde bir esneklik var - sanki yürümüyor da dans ediyor gibi. Genc Adam uykulu bir adam gibi gözlerini kırpıştırıyor, kadına hayretle bakıyor. Yutkunuyor ve korkuyla kadına doğru ilerliyor.).

    GENÇ ADAM: — Peri?.. Sen misin?.. Benim Perim… (Alçak sesle) Dur… gitme… Neden bana bunu yapıyorsun?.. Affet. Ben suçluyum. Sana kötü davrandım… aşağıladım… dövdüm… Sen ise sustun… katlandın… (Kendini kaybeder). Peri… benim Perim… affet… Sen temizdin… aydınlıktın… İnanıyorum, bu yüzden Deniz kızı oldun… Hatırlıyor musun, Ay’dan bahsederdin… Gökyüzündeki değil… sudaki Ay… Onun yolunda çıplak ayakla yürüyeceğini söylerdin… Ben gülerdim… ben aptal. Sonradan öğrendim ki sen “ay delisi”ymişsin… Yani, "ay hastalığı"ndan muzdaripsin. Ay ışığı olan gecelerde denize gidiyorsun ve ayda yürüyorsun. Sen hep Ay’dan daha temizdin… sudan daha berrak… (Diz çöker) Dur… yalvarırım… gitme... Peri… Benim Perim...

    (Müzik. Kadın sanki duymuyormuş gibi uzaklaşır. Silikleşir. Kaybolur. Genç adam yalnız kalır. Başını tutar. Hıçkırarak ağlar. Müzik diner. Yere düşer. Sürünerek ilerler — denize, boşluğa doğru.
    Aslan’ın avlusu. Aslan bir kütüğün üstünde oturur. Kapı çalınır).

    ASLAN: — Kim o?.. Gir…

    (Komşu girer)

    KOMŞU: — Merhaba, Aslan…
    ASLAN: — Aa… Komşu… Gel… Uzun zamandır görünmüyordun…
    KOMŞU: — Laboratuvardaydım. Zooloji laboratuvarında… Bende her şey var: köpekler, kediler, maymunlar… sincaplar… (Duraklama). Sadece Deniz kızı yok…
    ASLAN: — Belki olur…
    KOMŞU: — Evet, olacak… yakında…
    ASLAN: — Nereden?
    KOMŞU: — Nereden olacak… denizden. Deniz yanımızdaysa — deniz kızı da olur… Allah başka türlü olmasına izin vermez…
    ASLAN: — Demek haber var…
    KOMŞU: — İzine rastladım…
    ASLAN: — Kimin?
    KOMŞU: — Deniz kızının…
    ASLAN: — Belki yanılmışsındır?..
    KOMŞU: — Onu gördüm. Ama yakalayamadım. Beni görür görmez sazlıklara kaçıyor…
    ASLAN: — Sazlıklara mı?.. Deniz kızları suda yaşar…
    KOMŞU: — Bazen karaya da çıkarlar…

    (Kapı çalınır).

    ASLAN: — Bekle… birileri daha var…

    (Polis ve Kişi Kişiyeviç girer.)

    POLİS (Komşuya): — Güvenilir bilgiye göre evinizde birileri saklanıyor.
    KOMŞU: — Yalancının atasına lanet olsun! Kaynağınız yalan söylüyor! Dürüst bir insana iftira! En yüksek mahkemeye başvuracağım…
    POLİS: — İstersen uluslararası mahkemeye bile git…
    KİŞİ: — Şimdi herkes sadece deniz kızını konuşuyor… Sanki başka konu yok…
    POLİS: — Bana rahat yok… Gazeteler, televizyon… Herkes deniz kızı istiyor… Yukarıdan emir var: bulunacak. (Komşuya). Ve bize de bildirildi ki… sizin… deniz kızıyla yakın bağlantılarınız var…
    KOMŞU: — İftira!.. Apaçık iftira! Evet, röportaj verdim… deniz kızlarının var olduğunu söyledim… Dahası — son günlerde bahçemde böyle bir varlık gördüm…
    KİŞİ: — Neden hemen “varlık” diyorsun?.. Bu kadar güzel bir yaratık — birden “hayvan” mı oluyor?.. Bu neredeyse suç…
    ASLAN: — Benim karım Sona da… O da bir insan…
    POLİS: — Aslan… Şimdi sana gelelim. Neden eşinin kaybolduğunu zamanında bildirmedin?
    ASLAN: — Bu benim özel meselem.
    KİŞİ: — Özel mesele diye bir şey yoktur.
    KOMŞU: — Belki de benim bahçemde dolaşan o… Sona’dır… Deniz Sona…
    POLİS (sertçe): — Bahçenizde arama yapılacak.
    KOMŞU: — Hemen bakanınıza gideceğim! O zaman kimin kime iftira attığını görürüz!
    POLİS: — Hey, dur!
    KOMŞU: — Çekil yolumdan! İftiracı!

    (Komşu kapıyı çarparak çıkar).

    KİŞİ: — Ne tip ama… Tam bir demagog…
    POLİS: — Sence gidip şikâyet eder mi?
    KİŞİ: — Kesin eder. Yeter ki bahane bulsun… Karısı ondan bıktı — kendini denize attı…
    POLİS: — Öldü mü?..
    KİŞİ: — Elbette…
    ASLAN: — Belki… ölmedi…
    KİŞİ: — Tabii… hayatta kaldı da deniz kızı oldu…
    POLİS: — Kapı çalıyor… Daha kim var?..
    ASLAN: — Ya… Sona ise?..

    (Kapı çalınır. Aslan açar. Bir kadın girer — Deniz Kızı. Üzerinde ciddi bir takım elbise. Sakin, kendinden emin. Hatta fazlasıyla sakin. Erkekler ona şüpheyle bakar).

    DENİZ KIZI: — Merhaba…
    SESLER: — Merhaba… Buyurun…
    POLİS (alçak sesle): — O…
    KİŞİ: — O… kesin o…
    ASLAN: — Siz… Siz bana tanıdık geliyorsunuz… Ne istiyorsunuz?
    DENİZ KIZI: — Siz de bana tanıdık geliyorsunuz…
    POLİS: — Bu vatandaşın karısı kayboldu.
    KİŞİ: — Gitti ve geri dönmedi.
    ASLAN: — Siz… denizden değil misiniz?..
    DENİZ KIZI (gülümser): — Denizden mi?.. Hayır… Orada ne işim var? Ben ne denizciyim… ne balıkçı… Ama denizi severim…
    ASLAN: — Bir deniz kızına benziyorsunuz…
    DENİZ KIZI: — Belki…
    POLİS: — Ben su polisiyim. Ben de denizi severim. Son zamanlarda orada… deniz kızları ortaya çıktı…
    DENİZ KIZI: — Ve siz onları yakalıyor musunuz?..
    POLİS: — Aksine! Gözümüz gibi koruyoruz! Bizde avlanmak yasaktır — ne balık ne de balina…
    KİŞİ: — Deniz kızları bizim geleceğimiz…
    POLİS: — Denizin kıyısında bir afiş var: “Denizi sevin!” Biz onları koruyoruz. Kimse kötü bir söz bile söyleyemez…
    DENİZ KIZI: — İnsanın geçmişi ve geleceği suda… denizde…
    KİŞİ: — İnsanlık sudan çıktı…
    ASLAN: — “Çıktı” değil… oluştu…
    POLİS: — Hayat sudan başlar. Bu yüzden denizi severiz… Orada deniz kızı yaşar…
    DENİZ KIZI: — Deniz kızlarına inanıyor musunuz?
    POLİS: — Kendime inandığım gibi inanıyorum…
    KİŞİ: — Ben ise… hem inanıyorum hem inanmıyorum…
    ASLAN: — Ben gördüm… kendi gözlerimle…
    DENİZ KIZI: — Nerede?
    ASLAN: — Burada… Yakaladım… Avluya getirdim…
    DENİZ KIZI: — Peki şimdi nerede?
    ASLAN: — Kaçtı…
    POLİS: — Doğru. Her şey benim gözümün önünde oldu.
    KİŞİ: — Ben — Kişi Kişiyeviç, hiçbir şey görmedim…
    POLİS (şüpheyle): — Hanımefendi… Siz yoksa müfettiş misiniz?
    DENİZ KIZI: — Neden?..
    POLİS: — Öylesine… Duyduğuma göre bize yeni biri gönderilmiş… genç… sert bir müfettiş… Kaçak avcıları affetmezmiş…
    KİŞİ: — Ben hiçbir şey bilmiyorum…
    DENİZ KIZI (daha sert): — Peki şimdi deniz kızı nerede?
    ASLAN: — Denizde… herhalde… Benim karım da oraya koştu…
    DENİZ KIZI: — Nereye?
    ASLAN: — Denize… Sürekli ondan bahsediyordu…
    POLİS: — Son zamanlarda birçok kişi oraya gidiyor…
    DENİZ KIZI (giderek şaşkın): — Deniz kızı… deniz kızı… Garip…
    (Duraklama.) Sanki… bu benim başıma gelmiş gibi…
    POLİS: — Ne olmuş?
    DENİZ KIZI: — Sanki ben kendim… bir deniz kızıydım…
    POLİS: — Belki de öyleydiniz…
    ASLAN: — Siz… buradaydınız… Eminim…
    KİŞİ: — Ben hiçbir şey görmedim!
    DENİZ KIZI: — Evet… buradaydım… Bu avlu… bu kapı… Tanıyorum…
    ASLAN: — Elbette! Hepimiz sizi gördük!
    KİŞİ: — Ben, Kişi Kişiyeviç, hiçbir şey görmedim…
    DENİZ KIZI: — Peki karınız nerede?
    ASLAN: — Az önce söyledim, kayboldu… Peki sizin kocanız?
    DENİZ KIZI: — Benimki mi?.. O da kayboldu…
    ASLAN: — Hayır. O yaşıyor. Onu deniz kenarında gördüm. Sizi arıyordu…
    DENİZ KIZI: — Yalan söylüyorsunuz…
    ASLAN: — Hayır.
    KİŞİ: — Ben hiçbir şey bilmiyorum…




    (Komşu ve Çerkes girerler).

    DENİZ KIZI: — Sizleri tanıyorum… Sanki bahçenizdeydim…
    KOMŞU (şaşkın): — İftira!.. Bahçemde kimse yoktu!
    DENİZ KIZI: — Bu adamı da tanıyorum…
    ÇERKES: — Ben mi?.. Belki…
    ASLAN: — Çerkes, onu tanımadın mı?
    ÇERKES: — Benziyor… (Duraklar). Su perisine…
    DENİZ KIZI: — Su perisine mi?..
    POLİS: — Elbette!
    ASLAN: — Siz gerçek bir su perisisiniz…
    KİŞİ: — Hiçbir şey anlamıyorum…

    (Su perisi birden gülmeye başlar. Gülüş keskin, neredeyse çılgınca. Herkes geri çekilir. Dışarıdan gürültü gelir. Kadın çığlığı. Aslan kapıya koşar. Genç Adam ve Sona girer — deniz yosunları içinde, bağlı. İpin ucu Genç Adamın elindedir. Ardından Yönetmen gelir. Herkes donar. Su perisinin gülüşü kesilir).

    DENİZ KIZI:(onu tutar): — Bu da kim?! Onu nereden getirdin?!
    GENÇ ADAM: — Bu… deniz Sona… Onu yakaladım…
    YÖNETMEN: — Dikkat! Çekim başlıyor!
    KOMŞU: — Suya atın! Havuzda! Boğulacak…
    POLİS: — Suya! Hızlı!
    ASLAN: — Hayvanlar sizsiniz! Bu benim karım.
    ÇERKES: — Bu gelin… Sona…
    DENİZ KIZI: — Demek… işte o… deniz Sona…
    ASLAN: — Sona!.. Sana ne oldu?! (Genç Adama) Pislik, neden ellerini ve ayaklarını bağladın?
    SONA: — Bırakın!.. Denize gitmek istiyorum!..
    YÖNETMEN: — İkinci çekim…
    SONA: — Defolun! Bırakın!
    DENİZ KIZI: — O su olmadan duramaz… (Fısıldayarak) Ben de çekiliyorum… Ben de denize gitmek istiyorum…
    SESLER (eko ile): — Ben de… Ben de… Denize…

    Gürültü. Müzik yükselir.
    Herkes el ele tutuşur. Yavaşça denize doğru yürürler.
    Dalga sesi artar.

    PERDE
    SON







    AKREP BURCU
    (İki perdelik oyun)
    OYUNCULAR:
    KADIN
    ADAM
    KOMŞU (KADIN)
    KOMŞU (ERKEK)
    POLİS
    GENÇ

    Birinci perde
    Küçük, loş bir daire. Pencerelerden biri avluya, diğeri sokağa açılmaktadır. Sokakta bir kargaşa; satıcı ve dilencilerin sesleri duyuluyor: “Ucuz fiyatla mutfak eşyaları”, “yeni moda kadın çorabı”, “Allah rızası için yardım edin”, “yeni kasetler alın” vb. Sokakta, daha doğrusu kaldırımda, eski bir gramofon bir masanın üstünde duruyor. Bu gramofon, şu an bir teybin görevini üstlenmiş durumda: kasete kaydedilmiş şarkılar ve müzik parçaları çalıyor. Ancak gramofonu çalıştıran Genç ortada görünmüyor; muhtemelen bir yerlerde yakında saklanıyor ya da arada sırada görünüp sonra kaybolan Polisin gözünden kaçmaya çalışıyor. Polisin geniş kemerinin altından tabanca kılıfı ve telsiz görünüyor, elinde bir cop var; kepini gözlerine doğru bastırmış, çizmelerinin boğazına kamçı takmış. Polis gramofona yaklaşarak müziği dinliyor, ritme uygun olarak çizmesinin topuğuyla yere hafifçe vuruyor. Çalınan klasik melodi, anlaşılan, polisin hoşuna gitmiyor. Daha hareketli bir müzik dinlemek istediği belli; ayaklarını giderek daha hızlı ve sert bir şekilde yere vuruyor, eğilip dikkatlice gramofona bakıyor, ama cihazdan pek anlamış görünmüyor. Kepini başından çıkarıp birinin peşine düşüyor. Yine sokaktan sesler, bağırışmalar duyuluyor. Tekrar klasik bir melodi çalıyor. Bütün bunlar sokakta oluyor. Şimdi daireye dönelim.
    Küçük, loş bir dairenin ışığı parlıyor. Anlaşılan, yıkanan çamaşırlar evin içinde kurutuluyor: çünkü odada bir ip gerilmiş ve ipte kadın kıyafetleri asılı. Çamaşırların altından bir kadın ayağı görünüyor. Kadının yüzü henüz seçilemiyor: çünkü çamaşırların arkasında duruyor. Anlaşılan kadın üzerini değiştiriyor: elbisesi aşağıya iniyor, ışıkta bir çıplak ayak beliriyor. Daha sonra bir başka çıplak ayak daha beliriyor: bu, pantolonlu ve ayakkabılı bir erkek ayağı. Erkek ve kadın ayakları birbirine yaklaşıyor. Daha sonra kadın ayakları yerden kesiliyor: anlaşılan kadın erkeğe sarılıyor, erkeğin boynuna tutunarak yukarı çekiliyor. Dışarıdaki müziğin ritmine uygun olarak ayaklar hareket ediyor. Yere düşen elbiseyi yerden alıyorlar. Kadının elbisesini giydiği belli oluyor. Ardından kadın, ipteki çamaşırları bir kenara çekiyor. Sahneye Kadın ve Genç çıkıyor. Genç, kıyafetlerini düzeltiyor.
    KADIN:- Gidebilirsin... Memnun kaldın mı? Hiç beklemiyordum seni. Aniden geldin. Her gün pencereden görüyorum seni. Eğer içinden gelirse önceden haber ver, sonra gel. Bazen evde olmuyorum... Görüyorsun işte, henüz toparlanmadım. Nereden zaman bulayım? Hadi güle güle... Şimdilik...
    Genç, cebinden para çıkarıp kadının avucuna sıkıştırır. Kadın parayı sayar ve çantasına koyar. Genç, kadına bakıp gülümser, selam vererek çıkar. Sokakta Polis ve Genç karşılaşır. Polis, Genci ters ters süzer. Genç sessizce uzaklaşıp gramofona yaklaşır. Gramofon çalmaya devam eder. Polis yine birinin peşine düşer.
    Kadın, evde toparlanmaya başlar: ipi toplar, çamaşırları masanın üstüne koyar. Gidip kanepeye oturur. Kapı çalınır. Polis görünür. Kadın ayağa kalkıp Polise yaklaşır. Polis dikkatlice etrafa bakar.
    POLİS:- Merheba...
    KADIN:- Kimi arıyorsunuz?
    POLİS:- Bir suçlu arıyorum...
    KADIN:- Nerede? Benim evimde mi?..
    POLİS:- Az önce avluya doğru kaçtı... Belki bu evlerden birine girmiştir diye düşünüyorum...
    KADIN:- Burada kimse yok...
    POLİS:- Yalnız mısınız?..
    KADIN:- Bunun size ne faydası var?
    Polis eğilerek masanın, sandalyenin, kanepenin altına bakıyor, kıyafetleri kokluyor, aşağıdan yukarı kadını süzüyor, ardından doğrulup kadına yaklaşıyor.
    POLİS: - Demek ki kimse yok. Çok iyi. Peki, o nereye kaçıp saklandı? Peki, sen neden yalnızsın? Hem de böyle genç, güzel, boylu poslu, alımlı bir kadın… Ben bu bölgeye yeni geldim. Daha önce başka bir yerde çalışıyordum. Yeteneğim dikkate alındı, terfi ettim ve buraya gönderildim. (Göğsünü kabartarak elini göğsüne vurur). Artık hem bu bölge hem de buradaki herkes bana bağlı!.. Kanuna riayet etmek gerekiyor.
    KADIN: - Başka bir sözünüz yok mu?..
    POLİS: - Başka sözüm mü?.. Sözüm çok, göğsüm dolu… Biliyor musunuz, görevim gereği her şeye medeni bir şekilde göz kulak olmalıyım. Sizin evinize, bu bahçeye sık sık yabancı kişiler geliyor. Doğruyu söyleyin, kim bunlar – buraya gelenler?
    KADIN (onu dikkatle süzer): - Yabancılar? Siz yakın ve yabancı kişileri nasıl ayırt ediyorsunuz?
    POLİS: - Yabancılar, bu bahçede sürekli yaşamayanlardır.
    KADIN: - Hmm… Anladım. Belki de benim misafirlerimi kastediyorsunuz?
    POLİS (geri çekilerek hazır ol pozisyonunda durur): - Misafirlerinizi mi? Sorması ayıp olmasın, siz nerede çalışıyorsunuz?
    KADIN (eliyle yukarıyı işaret eder): - İşim gereği yanıma sık sık şikâyetçiler gelir.
    POLİS: - Şikâyetçiler mi?.. Kim bunlar?
    KADIN: - Sıradan insanlar da var, mevkisi olanlar da… Ben halkıma hizmet ediyorum.
    POLİS (Kadına eğilerek): - Ben de halkın bir bireyi, sıradan medeni bir vatandaşım. Mümkünse bana da yardım edin. El uzatın... Borcunu ödemeyen biri değilim…
    KADIN: - Şikâyetiniz kimden ve nedir?
    POLİS: - Şikâyetim mi?.. Hayır, isim vermek istemem… Eğer gerekirse… (Etrafına bakar). Siz böyle itibarlı, mevki sahibi bir kadın olduğunuz halde sanırım o kadar da varlıklı değilsiniz… Sade yaşıyorsunuz…
    KADIN: - Halkım nasıl yaşıyorsa, ben de öyle yaşıyorum. Sade yaşamayı seviyorum… (Ciddileşir). Buyurun, sizi dinliyorum…
    POLİS: - Omuzlarımı yükseltmek istiyorum. (Parmağını apoletine yöneltir). Neden bilmem, bir süredir bekletiliyorum… Yukarıdan bir kelime, ufak bir işaret lazım… Gerisini ben hallederim… Gerektiği seviyede, medeni bir şekilde… Mantıklı konuşmayı severim.
    KADIN: - İlgileniriz… Danışmak lazım… Sonucu size bildiririm…
    POLİS (hazır ol pozisyonunda durur): - Her zaman emrinizdeyim… Doğruyu söylemek gerekirse, önce aklıma başka bir şey geldi. Affedersiniz, abla!..
    KADIN: - Buyurun, buyurun… Allah affetsin…
    Polis çıkar… Kadın aynanın önünde kendini düzenler. Kapı çalınır. Kadın gidip kapıyı açar. Adam çekinerek içeri girer: koltuğunun altında bir gazete vardır.
    ADAM: - Selam… Girebilir miyim?..
    KADIN: - Sen kimsin? Ne istiyorsun?..
    ADAM: - Biliyor musunuz?.. Ben… Japon’un tanıdığıyım… Öylesine geldim…
    KADIN: - Ha, buyurun, içeri geçin…
    Adam utangaç bir şekilde geçip ayakta durur. Kadın oturması için işaret eder.
    ADAM: - Sağ olun… Özür dilerim… Affedersiniz…
    KADIN: - Dinliyorum… Buyurun…
    ADAM: - Ben… Affedersiniz… Özür dilerim…
    KADIN (onu dikkatle süzer): - Seni buraya kim gönderdi dedin?
    ADAM: - Japon’un tanıdığıyım dedim.
    KADIN: - Japon? O keskin bakışlı olan mı? Tanıdık geliyorsun… Sanırım bir yerde karşılaştık, öyle mi?..
    ADAM: - Belki karşılaşmışızdır… Ama hatırlamıyorum…
    KADIN: - Sen artist falan mısın yoksa?
    ADAM: - Hayır… Affedersiniz…
    KADIN: - Belki şarkıcı mısın?..
    ADAM: - Hayır, hayır, şarkıcı da değilim… Affedersiniz… Ben yazarım…
    KADIN: - Yazar mı? Ne yazıyorsun? Benim de bir yazar tanıdığım var, doğum günümde hep onu çağırırım, bizim toplantılarda sunuculuk yapar. Peki, sen ne yapabiliyorsun?..
    ADAM: - Ben… Yazı işleriyle uğraşıyorum.
    KADIN: - Hiç kitabın var mı?..
    ADAM: - Evet… Hayır… Affedersiniz…
    KADIN: - Anladım… Peki, dinliyorum seni… (Duraklar). Sana ne oldu?.. Çekinme, söyle… (Duraklar). Neden susuyorsun?.. (Güler). Ha-ha-ha…
    ADAM: - Affedersiniz… Öylesine…
    KADIN: - Peki geliş amacın ne? Yoksa benden kitap yazmamı mı istiyorsun?
    ADAM: - Kitap derken… Hayır, beni başka şeyler ilgilendiriyor… Affedersiniz…
    KADIN: - Neymiş seni ilgilendiren şey?..
    ADAM: - Size bazı sorularım var… Eğer karşı çıkmazsanız… Affedersiniz…
    KADIN: - Sorun mu var?.. Ben sınavlarımı çoktan verdim… Hiçbir soruya cevap verecek hevesim yok… Eğer başka işin, farklı bir sözün yoksa, gidebilirsin. Güle güle! Vaktim yok. İş güç sahibiyim. Boş boş konuşan aylaklardan nefret ederim…
    ADAM (düşünceli bir şekilde):- Lütfen, mümkünse sorularıma cevap verir misiniz...
    KADIN:- Ne, burası senin için bir hukuk danışma bürosu mu? Ne sorusu, ne cevabı?
    ADAM (ayağa kalkıp kapıya yönelir):- Peki, öyleyse hoşça kalın... Affedersiniz...
    KADIN (yaklaşır):- Dur bakalım! Neymiş, bana ne sormak istiyorsun? Söyle, dinliyorum.
    ADAM (terini silip oturmak ister):- Oturmama izin verir misiniz?
    KADIN:- Otur, otur. Pek kibar, yok yok, sakız gibi yapışkan birine benziyorsun. Sor bakalım, ne soracaksın?
    ADAM (oturup cebinden not defteri ve kalem çıkarır):- Ben sizin hayatınızı, kaderinizi merak ediyorum...
    KADIN:- Ne, benden röportaj mı yapıyorsun? Kaldır o kalem kağıdı! Hemen, çabuk!
    ADAM (cebindeki parayı çıkarıp masaya koyar):- Lütfen, mümkünse kendinizden bahsedin.
    KADIN (parayı alır, sayar, çantasına koyar, yatağa yaklaşıp oturur, bacak bacak üstüne atar):- Peki, şimdi gel bakalım, sorularını sor. Hazırım... Hadi bakalım... Ama aklım pek ermiyor senin ne yapmak istediğine.
    ADAM (sandalyeyi yaklaştırır):- Affedersiniz... Bu mesleği... Bu yolu nasıl seçtiniz? Kendiniz hakkında birkaç kelime söyler misiniz? Lütfen... Rica ediyorum...
    KADIN (sert bir şekilde bakar):- Sen hasta falan değilsin, değil mi? Seni buraya kim gönderdi?
    ADAM:- Dedim ya, Japon... Benim tanıdığım... O da sizin tanıdığınız.
    KADIN:- Ne Japonu, ne İspanyol'u, ne Fransız'ı? Ne saçmalıyorsun? Sana ne lazım?
    ADAM:- Siz lazımsınız... Hayatınız...
    KADIN (güler):- Ha-ha-ha... Hayatım boyunca her tür insan gördüm... Ama senin gibisini, sanırım bir tanesin... Söyle bakalım, şu parayı niye verdin bana? Röportaj için mi? Benden kitap mı yazıyorsun? Söyle, ne için geldin buraya?
    ADAM:- Dinleyin. Belki söylediklerim size garip gelebilir. Ben sizin sorunlarınızdan bahsetmenizi istiyorum. Affedersiniz... Sizi bu yola iten sebepleri anlatabilir misiniz? Neden anlamak istemiyorsunuz ki, siz de toplumun bir parçasısınız? Evlenebilir, çocuk yetiştirebilir, örnek bir aile kurabilirsiniz. Helal kazançla da yaşayabilirsiniz... Affedersiniz... Anlıyorum ki, sizi bu yola düşüren biziz, hepimiz suçluyuz...
    KADIN:- Dinle... Sen bana ahlak dersi mi vermek istiyorsun? Ders mi anlatıyorsun? Hoca mısın yoksa? Çok gördüm senin gibi hocaları. Ben kendim üniversite mezunuyum. O ahlak dersi veren hocaların iç yüzlerini de bilirim. Öyle hocalar ki, öğrencilerinden bir şey koparmadan peşlerini bırakmazlar... Çok gördüm hakkımızı koruyan o kanun bekçilerini de... (Duraklar). Yoksa sen de benim hakkımı korumak mı istiyorsun?
    ADAM (not defterine bir şeyler yazar):- Devam et... Benim için ilginç.
    KADIN:- Ne ilginç, ne? Bir kadının bir lokma ekmek için onurunu satması mı? Yüzüne tükürmek bile istemediği birine kedi gibi yalvarması mı? Hayatını, kaderini binbir tehlikeye atması mı? Ezilmesi, aşağılanması, alınıp satılması, bir eşya, bir oyuncak haline getirilmesi mi? Defolun gidin hepiniz!
    ADAM (duygulanır):- Haklısınız... Özür dilerim... Birçok kişi size başka gözle bakabilir... Ama inanın, niyetim çok farklı... Biliyorum, sizi buna zorlayan toplumun kendisi... Toplum bozulmuş... Önce toplumu iyileştirmeliyiz... Çünkü siz her şeyden önce bir annesiniz... İnsanlık sizin sütünüzden beslenmiş... Haklı olarak bizi, yaşadığımız toplumu suçluyorsunuz... Lütfen affedin... Eski saflığınıza, masumiyetinize dönün... Bu mesleği bırakın... O zaman ben de kendimi mutlu hissederim...
    KADIN (şaşkın):- Sen mutlu mu hissedersin? Neden? Yoksa sen kadın mısın?
    ADAM:- Hayır... Sadece bir kadını doğru yola döndürdüğümde huzur bulurum... Bundan memnuniyet duyarım. Her kadının mutluluğu, her erkeğin, hatta toplumun, halkın, insanlığın mutluluğu demektir... Yalvarıyorum size, bırakın bu yolu...
    KADIN (yaklaşır):- Peki ben hangi yolu seçmeliyim?
    ADAM:- Mutluluk yolu... Temizlik yolu...
    KADIN:- Öyle bir yol var mı? Hani sen diyorsun ya, toplum bozulmuş...
    ADAM:- Bana öyle geliyor ki, o yola dönebiliriz... Eğer dönmezsek... hepimizi felaket bekliyor. Hepimiz aynı gemideyiz. Veba yayıldığında, salgın patlak verdiğinde, felaket gemideki hiç kimseyi es geçmez. Hepimiz o fırtınanın kurbanı olabiliriz! Anladınız mı?
    KADIN:- Sen gerçekten delisin!
    ADAM:- Olabilir... Affedersiniz... Size bir soru daha sormama izin verin; geçiminiz, yani kazancınız nasıl?
    KADIN (dikkatle süzer):- Benimle alay mı ediyorsun? (Çantasından parayı çıkarıp erkeğe fırlatır). Defol git buradan!
    ADAM (kadının yüzüne bakar. Duygulanır, diz çöker):- Affedersiniz... Lütfen... Belki de çok kaba bir soru sordum... Sizi asla aşağılamak istemedim... Lütfen inanın...
    KADIN:- Defol dedim... Al verdiğin şu parayı da... Aptal yerine koymaya çalıştığın yeter! Çok gördüm senin gibileri! Bana ders veriyor bir de! (Erkeği taklit eder). “Bu yolu bırak.” “Doğru yola dön.” Ben zaten doğru yoldayım! Gidin, sizin gibiler dönsün doğru yola! Ahlaksızlar! Siz kendinizsiniz ahlaksız! Siz...
    ADAM:- Haklısınız. Kadınını yaşatamayan toplum ölüme mahkûmdur... Böyle bir toplum ahlaksızdır... En büyük suçlu biziz. Ben de dahil... Hepimiz... Affedersiniz...
    Adam çıkar. Müzik. Kadın, Adamın evde unuttuğu gazeteleri eline alıp başlıkları sesli okur.
    KADIN (içinden düşünerek): - Ne tuhaf bir adam... Acaba normal biri değil mi? Dünyadaki tüm aptallar mutlaka beni bulmak zorunda... (Okuyor). - "Kız balkondan atladı", "Koca karısını boğarak öldürdü", "Kasırga bekleniyor"... (Kendi kendine). Eh, hadi canı cehenneme! (Okuyor). Mutlu yıldız. (Kendi kendine). Ah, işte benim burcum "Akrep". Bakalım ne yazmışlar. (Okuyor). "Biraz aktif olun ve para kazanın. Komşularla iletişimde dikkatli olun. Akşam bir yürüyüş yapın. Büyük çaba gerektiren işlerden kaçının, sinirlerinize dikkat edin." (Kendi kendine). İşte bu kadar. (Genç adam ve adamdan aldığı parayı sayıyor). Görünüşe göre doğru yazmışlar. Yani parayı... Geriye komşularla dikkatli olmak kalıyor. Bana ne komşulardan? Herkes kendi derdine düşmüş. (Kapı çalar. Kadın kapıya doğru gider). Aa, galiba komşu... Komşulara sakin davranmalıyım. Geliyorum, geliyorum...
    Kadın kapıyı açar. KOMŞU Kadın içeri girer.
    KOMŞU: - Komşu, merhaba!
    KADIN: - Merhaba! Buyur, buyur... Hoş geldin. Uzun zamandır görünmüyorsun.
    KOMŞU: - Ah, insan evden çıkabilir mi? Kendimden bile bıktım artık. Yaşamaktan sıkıldım. Bu nasıl bir hayat?..
    KADIN: - Neyden memnun değilsin, komşu?
    KOMŞU: - Her şeyden... Herkesten... Allah’tan, insanlardan, akrabalardan, komşulardan, oğlumdan, kızımdan...
    KADIN: - Hımm... Komşu, burcun ne senin?
    KOMŞU: - Ne burcu? Hangi burç?.. Anlamıyorum. Neyden bahsediyorsun?..
    KADIN (gazeteyi alır): - Burç işte... Yıldızlar ne diyor merak ediyorum.
    KOMŞU (gülerek): - Ah... ah... Boş ver! Buna gerçekten inanıyor musun?
    KADIN: - İnanıyorum... Burcunu söyle. Bakayım ne yazmışlar... Kalemle yazılanı, balta kesemez komşu.
    KOMŞU: - "Yengeç" burcunda doğmuşum...
    KADIN: - Yengeç... Evet... Bakalım ne yazıyor? (Okur). "Aşk için şanslı bir gün. Arkadaşlara yardım etmeyi reddetmeyin. Televizyon izlemeyin. Küskün olduğunuz biriyle barışmaya çalışın." (Duraklar). Evet, işte böyle...
    KOMŞU (gülerek): - Hepsi yalan. Şimdi aşk mı bana? Çocuklarım kendi hayatlarını kurdu: Oğlum evlendi, kızım da... Ama kimse beni ziyarete gelmez ve maddi yardımda bulunmaz, muhtemelen imkanları yoktur. Arkadaşım yok. Televizyon bozuldu, çalışmıyor. Küskün olduğum kimse de yok. Canım, buna inanma...
    KADIN: - Hayır, benim burcumla ilgili yazılanlar hep tutar. Yıldızlara, kendi yıldızlarıma inanıyorum...
    KOMŞU: - Peki öyle olsun!... Biliyor musun, neden sana geldim?
    KADIN: - Söyle bakalım, öğrenirim...
    KOMŞU: - İlk olarak, bana borç para ver.
    KADIN (gazeteye bakar): - Aha... Burada komşularla dikkatli olmam gerektiği yazıyor... Evet, sonra?
    KOMŞU: - Sonra... Bizim binaya yeni komşular taşındı... Yan dairedeki komşu dairesini sattı. Eczane müdürüymüş...
    KADIN: - Öyle mi? Kaç odalıymış?
    KOMŞU: - Dört odalıymış... Bende üç oda, sende iki oda... Toplam dokuz oda...
    KADIN: - Bize ne onlardan?
    KOMŞU: - Şu mesele ki, yeni komşular tüm binayı satın almak istiyormuş. Görünüşe göre zengin insanlar. Eczane müdürü dedi ki, isteklilere iyi para teklif edebilirmiş.. .
    KADIN: - Bunu sonra konuşuruz. - Kimmiş, bu yeni komşumuz ne iş yapıyormuş?..
    KOMŞU: - Çok zengin biriymiş, iyi bir mevkide çalışıyormuş. Bir-iki kez uzaktan gördüm... Şey, komşu, borç meselesine ne diyorsun? Yapabilirsen...
    KADIN: - Gazetede benim kaderimde ne yazdığına baktın mı?... Orada bu konuda hiçbir şey yazmıyor. Bu yüzden sana borç veremem... Ama... Burada komşularla dikkatli olun diyor. Belki bu yeni komşularla ilgilidir. Nereden bilebilirim? Sana borç para vermiyorum, ama eli boş göndermek istemem, reddedemem. (Çantasına uzanır, para çıkarır). Al, al. Sadece öylesine veriyorum... Biliyorum, borç almayı sevmezsin...
    KOMŞU: - Hayır, şimdi borç almak istiyorum...
    KADIN: - Dedim ya, borç vermiyorum. Al, harca sağlıklı günlerde...
    KOMŞU: - Pek hoş olmadı bu...
    KADIN: - Al, al. Komşulara saygılı, daha doğrusu dikkatli davranmalıyım. Burada öyle yazıyor... Gazetede...

    Komşu parayı tereddütle alır.

    KOMŞU: Allah sana sağlık, mutluluk versin. Ekmeğe param kalmadı. Biliyorsun, hiçbir gelirim yok. Emekli maaşım ancak bir haftaya yetiyor. Bilmiyorum, yukarıdakiler neye bakıyor...?
    KADIN: Kim? Çocuklar mı?
    KOMŞU: Çocuklar mı bir şey kazanıyor da bana yardım etsinler? Yukarıda oturanlardan bahsediyorum…
    KADIN: Yukarıda mı? Eh… Beni siyasete bulaştırma. Şu an zanaatımı geliştirmekle meşgulüm.
    KOMŞU (güler): Zanaat mı? (Tekrar güler.) Yeni bir meslek mi seçtin? Neymiş bu meslek?
    KADIN (ciddi bir şekilde): Neden gülüyorsun? Bu alanda çalışmanın kolay olduğunu mu sanıyorsun? Şu anda rekabet öyle bir boyutta ki... Ama dışarıdan bakıldığında her şey basit görünüyor.
    KOMŞU: Yoksa sen de mi savaşıyorsun?
    KADIN: Peki, ne sanıyordun? Her gün savaşıyorum. Para kazanmak öyle kolay değil, sevgili komşum. Bu tam bir mücadele. Kazandığım paraların nereye gittiğine bir bak: sauna, masaj, manikür, pedikür, kuaför... Daha polisi, savcıyı, doktoru, müfettişi saymıyorum bile... Çocuklar benim zayıf noktam. Mümkün oldukça yetimlere de yardım ediyorum. Kendine fazla yüklenme, komşu. İnsanlar bencil oldu. Zor zamanlardan geçiyoruz. Herkes para, para diyor… Ah, komşu… Halkına hizmet etmenin kolay olduğunu mu sanıyorsun?
    KOMŞU: Aman Allah’ım! Nereden bileyim? Tanrı zamanımıza cezasını versin. Bir zamanlar çocuktun, çiçek gibi saf. Ailen vardı, sen de temizdin...
    KADIN: Peki, ne oldu ki bana? Şimdi de temizim. Halkımın önünde temizim. Dürüstçe ter döküyor, para kazanıyorum. Bazılarının yaptığı gibi aileleri yıkmıyorum, rüşvet almıyorum, dürüst olmayan işlere bulaşmıyorum...
    KOMŞU: Biliyorsun, ben de tüm hayatımı halkıma hizmet ederek geçirdim… Peki ne kazandım?
    KADIN: Neden? Kazanman gereken neydi? Zamanında fena yaşamadın, hatta gayet iyi yaşadın. Gençliğini iyi hatırlıyorum. Her zaman ünlü insanlarla çevriliydin. Kollarında hep büyük çiçek buketleri vardı. Televizyondan hiç inmediğin günlerdi.
    KOMŞU: Benim kazancım sadece çiçeklerdi. Başka bir şey değil. (Duraklar.) Doğru, birçok erkek bana kur yapardı.
    KADIN: Daha ne istiyorsun ki? Dans ederek dünyayı dolaştın. Hep kutlamalarda, balolarda, davetlerdeydin, yüksek toplumun içinde yaşadın. Şükürler olsun ki hala zarif ve güzelsin.
    KOMŞU (gururla yürüyüşünü düzelterek): O günlerde eski bir tanıdığa rastladım...
    KADIN: Tanıdık – bir erkek mi?
    KOMŞU: Tabii ki… Eh, hadi canım. Şimdi benim için erkekle kadın arasında fark yok. Evet, işte bunu diyorum... Bana hiç değişmediğimi, aynı kaldığımı söylediler.
    KADIN: O tanıdığın mı söyledi bunu?
    KOMŞU: Evet. Görünüşe göre hala güzel, zarif ve çekiciyim. Ama bilmiyorum… Öyle diyorlar...
    KADIN: Doğru söylüyor. O zamanlar, çocukken, ben de senin gibi dansçı olmak istiyordum ama olmadı… Evde izin vermediler… Bari dünyayı dolaşabilseydim...
    KOMŞU: Haklısın, birçok yere gittim… Mesleğime aşıktım, hatta onun kölesiydim denebilir. Hala rüyalarımda büyük – büyük salonlarda dans ediyorum…
    KADIN: Neden rüyalarda? Bazen penceremden görüyorum: moralin iyi olduğunda balkonda dans ediyorsun, bir kuğu gibi süzülüyorsun. Seni izlerken içim sevinçle doluyor ve dans etmek istiyorum. (Onu dikkatlice inceler.) İstersen bir dans gösterisi organize edebilirim.
    KOMŞU: Ne diyorsun? Beni bu kadar hafif mi görüyorsun? Şimdi dans etmeyi mi düşünüyorum? Sanki boğuluyorum, nefes alamıyorum… Bir lokma ekmeğe ihtiyacım var. (Elindeki paralara bakar.)
    KADIN: Dans olursa ekmek de olur.

    Kadın pencereye yaklaşır ve Gramofon çalan Genç adama bir işaret yapar. Genç adam klasik bir dans müziği çalar. Paralarla meşgul olan Komşу Kadın başını kaldırır, Kadına bakar, müziği dikkatlice dinler ve melodiyle uyum içinde omuzlarını hareket ettirir.

    KOMŞU: Klasik vals... Bir zamanlar bu melodiyi çok severdim. Bazen rahmetli eşim üzgün olduğunda gramofonu açar ve şöyle derdi: “Güzellik, beni bu karanlıktan çıkar.” Sözlerinin anlamını anlar, ellerimi kaldırır, odanın ortasına geçer ve dansımla adeta rahmetli eşimi hayata döndürürdüm.
    KADIN: Belki beni de bu karanlıktan çıkarırsın? Ne dersin, komşу?
    KOMŞU: Zamanım geçti, sevgilim… Yaşlandım, yıllar geçti…
    KADIN (kaşlarını ciddi bir şekilde çatar): Peki, ne yapalım? İstemiyorsan, dans etme... Zorla olmaz ki...
    KOMŞU (Kadına yaklaşır): Tamam, tamam, Allah aşkına... Yoksa kırıldın mı? Ne yapayım? Seni kırmak istemem…

    Komшу Kadın vals ritmine uygun olarak dans etmeye başlar. Bir süre sonra Kadın da ona katılır. Birlikte sarılarak dans ederler. Kapı sessizce açılır. Eşiğin üzerinde Polis durmaktadır. Dans eden kadınlara şaşkınlıkla bakar. Bir süre sonra Polis de müzik ritmine uygun dans etmeye başlar. Kadın ve Komşу KadınEPolisi görünce durur. Polis odanın ortasında yavaşça dans etmeye devam eder. Müzik sona erer. Polis kadınlara yaklaşır.

    POLİS: Eee, nasıl?
    KADIN: Ne nasıl?
    POLİS: Dansım hoşunuza gitti mi? Dansçı olabilir miyim?
    KADIN: Sen zaten tam bir dansçısın…
    KOMŞU (kapıya yaklaşır): - Tamam, ben gideyim. (Kadına). Uzun ömürler dilerim, komşum... Zor zamanımda bana çok yardımcı oldun...
    KADIN: - Otur, yerleş... Neden bu kadar acele ediyorsun?
    KOMŞU: - Biraz mağazaları dolaşacağım... Ayrıca eczaneye uğramam lazım; bazı ilaçlara ihtiyacım var.
    POLİS (Komşuya): - Şükürler olsun, kuğu gibi süzülüyorsun, ilaçlara ne gerek var? Daha çok gençsin...
    KADIN (Polise): - Sen ne cüretkâr bir insansın! Seni kim buraya davet etti?
    KOMŞU: - Hoşça kalın, ben gidiyorum...

    Komşu çıkar. Kadın, Polise doğru döner.

    KADIN: - Söyle bakalım, evimde ne arıyorsun?
    POLİS (şaşkın): - Gerçek kim olduğunu bilmediğimi mi sanıyorsun? Beni aptal mı zannediyorsun?
    KADIN: - Aptala, aptal olduğunu söylemenin bir anlamı var mı?
    POLİS: - Dinle, sana iyi ve kârlı bir teklif ile geldim...
    KADIN: - Ben başkalarından teklif kabul etmem... Ben başkalarına teklif sunarım. Anladın mı?
    POLİS: - Bak, medeni bir şekilde konuşalım, argümanlar olmadan konuşmamızın anlamı yok.
    KADIN: - Peki, dinliyorum...
    POLİS: - Senin dairen için bir müşteri buldum. Varlıklı ve medeni bir insan...
    KADIN: - Sen kimsin ki benim dairem için müşteri buluyorsun?
    POLİS: - Bir dakika! Mesele şu ki, amirim senin yan daireyi satın aldı.
    KADIN: - Bu beni ilgilendiriyor mu?
    POLİS: - Bana bu apartmanda başka kim dairesini satıyor öğrenme görevi verildi. Her şey medeni bir şekilde çözülmeli.
    KADIN: - Dairemi satma niyetim yok. Sana tavsiye: Git işine bak, ama medeni bir şekilde...
    POLİS: - Yine de konuşalım. Senin iki odalı bir dairen var, değil mi? Sana şehirde istediğin yerde üç odalı bir daire verecekler. Ne dersin? Bence harika bir teklif... Başka bir seçenek de var.
    KADIN: - Sen kendi sorunlarını çözsen daha iyi olurdu... Görmüyor musun, evde gürültü patırtıdan yaşamak mümkün değil... Bütün sokağı pazara çevirdiniz: Biri satıyor, biri alıyor... Üstelik bir de sen... Gün boyu elinde düdük dolaşıyorsun... Sen önce huzuru sağla, sessizliği geri getir - medeni bir şekilde...
    POLİS: - Peki... Sadece teklif etmek zorundaydım...
    KADIN: - Hiç kimsenin kişisel işlerime karışmasına izin vermem. Ne alıp ne satacağımı ben kendim iyi bilirim...
    POLİS: - Peki öyle olsun... Ne diyebilirim ki? Şayet kişisel işlerine karışılmasını istemiyorsan, o zaman toplumsal meseleleri çözmeye geçelim. Medeni bir şekilde, argümanlarla...
    KADIN: - Peki, sorun nedir?
    POLİS: - Toplumsal mesele mi?.. Yani seni ve beni ilgilendiren bir mesele... Anlıyor musun?
    KADIN: - Bu tür meseleleri toplum çözer. Sen kimsin ki?
    POLİS: - Ben bu halkın temsilcisiyim... (Sokağı işaret eder.) Artık bu bölge ve burada yaşayan herkes benim yetkim altında. Sen de dahil...
    KADIN: - Hatta yan daireyi satın alan amirin de mi yetkin altında?
    POLİS: - Amir mi?.. Hayır! Evet! Hayır!... Lütfen provokatif sorular sorma. Argümanlarla konuşalım. (Kadına yaklaşır.) Sorunu medeni bir şekilde çözelim... Toplumsal koşulları göz önüne alarak...
    KADIN (geriye çekilir): - Çek git! Ellerini çek!.. Yoksa pişman olursun!..
    POLİS: - Beni kim sanıyorsun? Senin burada ne tür işler yaptığını bilmediğimi mi sanıyorsun? Eğer ben olmasaydım, toplumsal güvenliğini kim sağlardı? Neden medeni bir şekilde sorunu çözmeme izin vermiyorsun?
    KADIN (bağırır): - Defol dedim! Aptal!
    Müzik çalar. Polis kadına yaklaşır ve onu kaba bir şekilde kucaklar. Kadın direnip Polisin tabancasını kılıfından çıkarır. Polis, tabancanın kadının elinde olduğunu görünce kılıfını kontrol eder. Kılıfın boş olduğunu fark edince ellerini kaldırır, geri çekilir. Kadın tabancayı ona doğrultur. Polis diz çöküp kadına doğru emekler. Kadın tetiği çeker... Oda dumanla dolar. Polis yere düşer. Kadın şaşkındır... Silahı bırakıp Polise yaklaşır. Kapı açılır. Komşu Erkek içeri girer. Şaşkınlıkla Kadına ve Polise bakar.
    KOMŞU ERKEK (Kadına): - Merhaba... (Polisi işaret ederek.) Ona ne oldu? Yaralı mı? Burada ne arıyordu?...
    POLİS (hızla ayağa kalkar, düzgün bir şekilde selam verir): - Emredin, amirim!
    KADIN: - Demek yaşıyorsun!
    KOMŞU ERKEK (Polise): - Çık git buradan...
    Polis silahını alıp odadan çıkar. Komşu ve Kadın birbirlerine dikkatle bakar. Müzik.
    KADIN: - Demek yeni komşu sensin?
    KOMŞU ERKEK: - Evet... Sanırım tanışıyoruz...
    KADIN: - Öyle görünüyor... Çok değişmişsin...
    KOMŞU ERKEK: - Sen hiç değişmemişsin... Uzun zamandır burada mı yaşıyorsun?
    KADIN: - Uzun zamandır... Çok uzun zamandır...
    KOMŞU ERKEK: - Bu karşılaşmayı hiç beklemiyordum... (Duraksar.) Doğru söylüyorlar, dünya küçük... Ne kadar zaman geçti?
    KADIN: - Yoksa pişman mısın?
    KOMŞU ERKEK: - Hayır... Ama bilmiyorum. Hayat böyle... Bir insanın kaderi, kim olursa olsun, kendine bağlı değil... Dünya, kendi kurallarına göre yaşamaya zorluyor. Hepimiz bu dünyada gözleri bağlı köleleriz.
    KADIN: - Hiç kimse kendinin kölesi olmamalı. Yoksa yanıldığımı mı söyleyeceksin?
    Müzik çalar.
    PERDE


    İkinci Perde
    Kadının evi.
    Artık odada düzen hissediliyor.
    Pencere sokağa bakıyor: arada sırada sokakta – yani kaldırımda – bir masanın üzerine konulmuş eski bir gramofondan müzik çalıyor.
    Kadın Komşu Kadın ile konuşuyor.
    KADIN: - Yani bu demek oluyor ki, evimi ucuza satıp gitmem gerekiyor. Buna izin vermem. Buradan hiçbir yere gitmeyeceğim.
    KOMŞU: - En iyi sen bilirsin. Açıkçası benim için para hava ve su kadar gerekli. Bu yaşımda dilenmek istemiyorum. Evimi satacağım ve çocuklarımın yanına taşınacağım.
    KADIN: - Hangi çocuklarının yanına?
    KOMŞU: - Nasıl hangi çocuklar? Oğlumun, kızımın yanına...
    KADIN: - Hadi canım... Çocuklarını bilmiyor muyum sanki? Gelininin ve damadının seni kaç kere evden kovduğunu unuttun mu?
    KOMŞU: - Bu konuda kendimden başka kimseyi suçlamıyorum...
    KADIN: - Hatasını kabul ettiğin iyi olmuş... Peki ya ben? Ben de mi suçluyum?
    KOMŞU: - Dünyada suçsuz insan yok, komşum... Sen hâlâ gençsin... Doğru yola dönebilirsin...
    KADIN: - Doğru yol mu? Yoksa ben doğru yolda değil miyim?
    KOMŞU: - Hayır... Demek istediğim, sen hâlâ evlenebilir, çocuk büyütüp bir aile kurabilirsin...
    KADIN (dikkatle ona bakar): - Dürüst çalışarak yaşayabilirim, demek istiyorsun, değil mi?
    KOMŞU: - Evet... Tam da bunu söylemek istedim...
    KADIN: - Yoksa bir yazarla anlaşmış olabilir misin?
    KOMŞU erkek: - Hangi yazarla? Ne diyorsun sen?
    KADIN: - Pek bir şey değil... Geçenlerde bir yazarla tanıştım. O da tıpkı senin gibi konuşuyordu...
    KOMŞU: - Ben sadece kalbimden geçenleri söylüyorum... Başkalarının sözlerini tekrar etmem...
    KADIN: - O zaman neden beni suçluyorsun? Neden bizim tüm dertlerimizin yaşadığımız toplumdan kaynaklandığını söylemiyorsun? Neden önce toplumu iyileştirmek gerektiğini söylemiyorsun? Kahrolası zaman...
    KOMŞU: - Bana ne toplumdan, komşum?
    KADIN: - Çünkü kadının dürüstçe yaşayamadığı bir toplum ölmeye mahkûmdur. Bu toplum ahlaksız... Hepimiz aynı fırtınaya kapılmış bir geminin yolcularıyız... Anlıyor musun?
    KOMŞU: - Anlıyorum da... Ne fayda? Herkes önce kendini düşünüyor... Yeni komşularımızı gördün mü? Şehirde birkaç evleri varmış. Şimdi de avlumuzdaki tüm evleri satın almak istiyorlar...
    KADIN: - Kim diyor bunu?
    KOMŞU: - Polis söyledi... Hani şu sabah akşam sokakta bağırıp duran şişko... Bizim yeni komşumuz onun patronuymuş. Geçen gün karısıyla tanıştım...
    KADIN: - Kimin karısıyla? Polisin mi?
    KOMŞU: - Hayır, patronun - yeni komşumuzun karısıyla. Bir görsen, nasıl kibirli, nasıl ukala...
    KADIN: - Nereden anladın?
    KOMŞU: - Görünüşünden, davranışından, konuşma tarzından, yürüyüşünden.
    KADIN: - Yok artık! İnsanlardan bu kadar anladığını bilmiyordum.
    KOMŞU: - Sen ne sandın? Neredeyse tüm dünyayı gezdim. Birçok insanla tanıştım, her birinin farklı bir karakteri vardı... Ama onun gibileri yüz kilometreden tanırım...
    KADIN (gülerek): - Neler oluyor? Komşumuzdan neden böyle kırgın bir şekilde bahsediyorsun?
    KOMŞU: - Dün beni durdurdu, “Teyze, yakında bu avludaki tüm evleri satın alacağız” dedi...
    KADIN: - Seni teyze mi çağırdı?
    KOMŞU: - Evet... Başka kimi?... Yoksa bu kadar mı yaşlandım?
    KADIN: - Herhalde terbiyesiz bir kadın. Ahlaksız...
    KOMŞU: - Onu bir görür görmez ne mal olduğunu anlarsın. Diyor ki, avlunun ortasına bir yüzme havuzu yaptıracakmış, çatıda bir sauna olacakmış... İçimden diyorum, ukala, tüm bunları kim için yapıyorsun? Sadece bir çocuğun var... Zaten üç-dört yerde daireniz var. Gözleri bir türlü doymuyor...
    KADIN: - Bu bir tür hastalık...
    KOMŞU: - Aynen öyle... Neyse, ben kararımı verdim - evimi satıp gideceğim. Sana da bunu tavsiye ediyorum...
    KADIN: - Hiçbir yere gitmeyeceğim... Ben o ukaladan aşağı mı kalırım?
    KOMŞU: - Elbette hayır... O senin tırnağın bile olamaz... Kahrolası kadın...
    Kapı çalar. Kadın kapıya gider. Adam gelir. Elinde bir gazete vardır.
    KADIN: - Buyurun, lütfen içeri girin...
    ADAM: - Merhaba... Rahatsız etmezsem girebilir miyim?
    KADIN: - Tabii ki. Buyurun, oturun...
    KOMŞU: - Peki komşum, ben gideyim, işlerim var...
    KADIN: - Nasıl istersen...
    ADAM: - Lütfen rahat olun... Eğer rahatsızlık vereceğimi bilseydim, gelmezdim...
    KADIN (Komşuya): - Sana bahsettiğim yazar bu işte... Hakkımda bir kitap yazmak istiyor...
    KOMŞU: - Kitap mı? Senin hakkında? Neyle ilgili?
    KADIN: - Toplumsal ve siyasi faaliyetlerimle ilgili... Ne olmuş yani, olmaz mı? (Adama). Bu hoş hanım benim komşum... Ayrıca dostum da olur... Geçmişte dansçıydı. Onun duruşuna bir bakın: ceylan gibi zarif, bakışlarıysa büyüleyici. Parıltısıyla herkesi gölgede bırakır... Belki onun hakkında da bir kitap yazarsınız? Bu mümkün mü?
    ADAM: - Tabii ki mümkün... Bu zarif kadını uzun zamandır tanıyorum... Danslarıyla birçok ülkeyi ve kalbi fethetti...
    KADIN: - A-a-a! Görüyorum ki komşuma âşık olmuşsunuz...
    ADAM: - Onun danslarına daha çocukken âşıktım... (Komşuya). Siz her zamanki gibi muhteşemsiniz...
    KOMŞU: - Ah, merhum babanın oğlu... İmkânsızdan bahsediyorsunuz. Eski dansçıdan eser kalmadı... Şunu söylemeliyim ki, hayatımdaki tüm güzellikler geride kaldı. Neyse, ben artık gideyim...
    KADIN: - Nasıl istersen... Ruküş yazımız yarım kalmıştı o günden beri. Kitabı bir an önce yazmalıyız. (Adama). Muhtemelen okuyucular sizi acele ettiriyordur, değil mi?
    ADAM: - Hayır... Evet... Affedersiniz. (Komşuya). Lütfen oturun. Sizinle konuşmak, sizi dinlemek benim için büyük bir onur... Çünkü siz yaşayan bir efsanesiniz... Adeta bir ansiklopedi...
    KADIN: - Şuna bak sen! (Adama). Görüyorum ki, komşuma gerçekten âşık oldunuz...
    KOMŞU: - Ne olur Allah aşkına, yeter artık... Beni utandırıyorsunuz... Gitmem gerekiyor... İşlerim var...
    KADIN: - Nasıl istersen... Boş bir vaktin olduğunda uğra...
    KOMŞU: - Anlaştık... Hoşça kal...
    Komşu Kadın çıkar.
    KADIN: (Komşusunun ardından bakar): Şükürler olsun, yürüyüşü sanki bir kuğu gibi süzülüyor... (Adama dönerek). Evet, sizi dinliyorum... Kitapla ilgili işler nasıl gidiyor?
    ADAM: Hangi kitap?
    KADIN: Hakkımda yazmayacak mısınız?
    ADAM: Hayır... Mesele kitap değil...
    KADIN: Peki mesele ne? Kitap yazmıyorsun, başka arzuların da yok...
    ADAM: Biliyor musunuz, buraya başka bir amaçla geldim.
    KADIN: Ne amacı?
    ADAM: Affedersiniz... Özür dilerim... Sizi bir işe yerleştirmek istiyorum.
    KADIN (gülerek): Sen ne yapıyorsun, bir iş bulma kurumu musun? Ayrıca, neden çalışmadığımı düşündün?
    ADAM: Çalışıyor musunuz? Nerede? Sanırım bir yerde çalışmıyorsunuz...
    KADIN: Sana ne? Hatta tam burada, kendi evimde çalışıyorum. Yoksa benden bir şey mi almaya geldin?
    ADAM: Ne alacağım? Affedersiniz... Bir vatandaş ve yazar olarak kadınlarımızın kaderi beni endişelendiriyor...
    KADIN: Geçen hafta da bundan bahsetmiştin... Daha iyisi, buraya neden tekrar geldiğini söyle... Seni bir türlü anlayamıyorum.
    ADAM: Ziyaretimin amacını zaten söyledim... Özür dilerim... Tüm kadınlarımızı mutlu görmek istiyorum. Belki söylediklerim alay konusu olabilir... Ama boşuna... Evet, aslında haklısınız. Kadınlar hakkında bir kitap yazmak istiyorum. Bu kitabın temeli, tutkuların kurbanı olan, aşağılanmaya ve hakarete maruz kalan, ezilen, dövülen, sövülen kadınların, annelerin, kız kardeşlerin, gelinlerin ve genç kızların hayatları olacak. Kitabın bir bölümünü, toplumun ikinci sınıfı haline gelen, onurunu ve bedenini satmaya mahkûm kadınlara ayırmak istiyorum. Bu büyük trajediye dikkat çekmek ve bu çıkmazdan bir çıkış yolu bulmayı umuyorum... Affedersiniz... Özür dilerim...
    KADIN: Buraya bütün bunları söylemek için mi geldin? (Duraksar.) Paran var mı?
    ADAM: Affedersiniz... Mesele para değil...
    KADIN: "Mesele bu değil", "mesele şu değil"... Peki mesele ne? Beni ne sanıyorsun? Bir fahişe mi? Hayat kadını mı? Sokak kadını mı? Ha? (Bağırır.) Defol git!
    ADAM: Affedersiniz...
    KADIN: Sana ne benim nasıl yaşadığımdan?... Sen kimsin? Hangi işle uğraşmam gerektiğini, nasıl yaşamam gerektiğini gayet iyi biliyorum. Bilmek istiyorsan, bu bir nevi bu dünyaya, bu dünyada yaşayan erkeklere bir intikam. Anlıyor musun?... Ben paramı alnımın teriyle kazanıyorum... Gerekirse, benim gibi olanlara para harcıyorum!... Yetimlere, sakatlara yardım ediyorum... Onursuz topluma da, sana da aldırmıyorum! (Bağırır.) Çık git! Defol! Aşağılık herif!... Pislik!...
    ADAM: Affedersiniz... Özür dilerim...
    Adam tökezleyerek odadan çıkar. Sokakta, Genç bir adam gramofon çeviriyor. Kadın el sallayarak ona “Nasılsın, işler nasıl gidiyor?” der gibi bir işaret yapar. Genç adam, kadından çıkan erkeğe yan gözle bakar. Kadın, gülümseyerek genç adama bakar. Müzik çalmaya devam eder. Bir süre sonra Komşu Erkek gelir. Kadın ona soğuk bir bakış atar. Komşu Erkek, Kadına doğru yaklaşır.
    KOMŞU ERKEK: - Gerçekten de dünya çok küçükmüş...
    KADIN: - Herhalde bir gün komşu olacağımızı hiç düşünmemişsindir, değil mi?
    KOMŞU ERKEK: - Seni hiç hatırlamadım desem, yalan olur.
    KADIN: - Bir gün eşinin, komşu daireye geldiğini görüp kavga çıkaracağından korkmuyor musun?
    KOMŞU ERKEK: - Eşim çocuğu uyutuyor... Ayrıca ona komşularla tanışacağımı söyledim.
    KADIN: - Daha doğru bir ifadeyle, binadaki daireleri satın alma niyetinden bahsedeceğini söyledin...
    KOMŞU ERKEK: - Evet, doğru, planlarım arasında bu da var.
    KADIN: - Ama benim planlarımda dairemi satmak yok... Bu evde, bu avluda uzun zamandır yaşıyorum ve taşınmayı hiç düşünmüyorum.
    KOMŞU ERKEK: - Öyle olsun... O zamanlar da bu dairede mi yaşıyordun?
    KADIN: - Bu ev babama ait... O zamanlar tanıştığımızda başka bir yerde, kiralık bir dairede yaşıyordum.
    KOMŞU ERKEK: - Demek öyle... Seni birkaç kez kaldığın evin avlusuna kadar bırakmıştım.
    KADIN: - Hayır... O evde bir arkadaşım yaşıyordu... Bir süre onun yanında kalmıştım... Ama çocukluğum, gençliğim, hayatım burada - bu dairede geçti.
    KOMŞU ERKEK: - Şükürler olsun, hala gençsin... Hiç değişmemişsin.
    KADIN: - Sen de... Görünüşe göre terfi etmişsin.
    KOMŞU ERKEK: - Pek sayılmaz... Çalışıyor musun bir yerde?
    KADIN: - Sen bana bir meslek öğrettin ki, hayatım boyunca para kazanıyorum.
    KOMŞU ERKEK: - Ne mesleği? Ne parası? Hayır, öyle değil... O zamanlar gençtik... Hiçbir şey düşünmüyorduk... Gençlikte böyle şeyler olur.
    KADIN: - Gençlikte birini kandırmak normal, değil mi?... Onurunla oynamak, sonra sürekli yalvarıp para teklif etmek... Bunlar önemsiz şeyler, öyle mi? Doğacak bir çocuğu annesinin karnında öldürmek, ardından kaybolmak, adres değiştirmek, şantaj ve korkutma... Bunlar gençlik hatası mıydı?
    KOMŞU ERKEK: - Beni suçlamak mı istiyorsun?
    KADIN: - Sonra bir daha çocuğum olmadı... (Duraklama). Bilmek istersen, senin ihanetinden sonra sana inat, erkekleri eldiven gibi değiştirdim... Evlenmeyi bile denedim... Ama olmadı... Çocuk sahibi olamadım... Sen benim çocuğumu öldürdün... Sana insan olarak değil, bir katil olarak bakıyorum... İlk aşkımı ve erkeklere olan masum, saf duygularımı öldürdün.
    KOMŞU ERKEK: - Geçmişi unutamadın... Her şey geçti, geride kaldı.
    KADIN: - Sık sık yetimlerin yaşadığı çocuk yuvalarına gidiyorum, hediyeler götürüyorum. Çocukları çok seviyorum...
    KOMŞU ERKEK: - Bana bunları anlatmaktaki amacın ne?
    KADIN: - Peki senin buraya gelmekteki amacın ne?
    KOMŞU ERKEK: - Özel bir şey yok... Sadece daire meselesiyle ilgili konuşmak istedim... Komşu dansçı kadınla da konuştum... O dairesini satmak istiyor. Senin fikrini öğrenmek istedim.
    KADIN: - Tabii ki benim şartlarımı kabul edeceksin.
    KOMŞU ERKEK: (Gülerek): - Ne de olsa eski tanışıyoruz.
    KADIN: - Eski bir tanıdığına iyilik yapmak istiyorsun... Anladım.
    KOMŞU ERKEK: (Yeniden gülerek): - Sen daha iyi bilirsin.
    KADIN: - Evet, daha iyi bilirim... Biliyorum ki benimle komşu olmak istemiyorsun... Sadece evinin alanını genişletmek istediğin için değil... Bozulmuş bir kadınla komşu olmak istemediğin için... Duydun bile hangi işle meşgul olduğumu... Gelecekte, ideal, sade eşinin sokak kadınıyla olan bağını öğrenip hayatını cehenneme çevireceğini de düşündün, değil mi?
    KOMŞU ERKEK: - Teoriler üretiyorsun, gerçekler sunuyorsun... Ben sadece seninle iş konuşmak istedim. Geçmiş geçmişte kaldı...
    KADIN: - Öyle mi düşünüyorsun? Hayır, seni suçlamıyorum... Zaten benim için artık yoktun... Ölmüştün... Sesin benim için mezardan geliyormuş gibi.
    KOMŞU ERKEK: - Karşılıklı suçlamalara geçmek istemedim... Sorunlarımızı çözmeye geçsek daha iyi olur... Teklifini bekliyorum. Başka bir yerde iki ya da üç odalı bir daire almanı sağlayabilirim... Ya da şu anki gibi bir daire alıp, ek olarak bir miktar para verebilirim. Bu seçeneklerin ikisi de mümkün... Bence ortak bir noktaya varabiliriz.
    KADIN: - Şimdilik kesin bir şey söyleyemem... Düşünmem gerek.
    KOMŞU ERKEK: - Düşün, iyi düşün... (Duraklama). Bana başka bir şey söylemek istemiyor musun?
    KADIN: - Sana ne diyebilirim ki? (Duraklama). Şunu söyleyeyim, işgüzar çalışanına söyle, başkalarının işine karışmasın.
    KOMŞU ERKEK: - Söylerim... Rahat ol... (Kapıya yönelir). Hoşça kal... Yine görüşürüz.
    Komşu Erkek gider. Kadın gazeteyi alır, kanepeye uzanır ve sayfaları karıştırır.
    KADIN (kendi kendine): - Evet, buldum... İşte... Akrep burcu...
    Kapı çalınır. Kadın yerinden kalkar, kapıya doğru gider. Kapının önünde Polis durmaktadır.
    POLİS (eğilerek): - Girebilir miyim?.. Zamanınızdan iki dakika alabilir miyim?..
    KADIN (ciddi ve sert): - Dinliyorum...
    POLİS: - Öğrendim... Siz gerçekten çok saygın ve etkili bir insansınız. Bizim birçok erkeğimizden çok daha değerlisiniz.
    KADIN: - Dinliyorum.. .
    POLİS: - Daha üst makamlarda benim sorunumun olumlu bir şekilde çözülmesi için yardımınızı rica ediyorum. İşimin medeni bir şekilde çözülmesini istiyorum.
    KADIN: - Hangi iş?
    POLİS (işaret parmağıyla omuzundaki rütbeyi göstererek): - Rütbe yükseltme meselesi... Uzun zamandır rütbe almam gerekiyordu... Belki müdüre rica edersiniz?..
    KADIN: - Müdüre mi?
    POLİS: - Evet, ona... Öğrendim ki kendisi sizin himayenizde çalışıyor...
    KADIN (gülerek): - Bunu sana kim söyledi?
    POLİS: - Böyle şeyler konuşulmaz... Biz çocuk değiliz... Eminim ki sizin ricayı yerine getirecektir. Ve ben size borçlu kalmam. Her zaman size yardımcı olmaya çalışırım, medeni bir şekilde...
    KADIN: - Peki, anlaştık... Dikkate alırım...
    POLİS: - Size nasıl yardımcı olabilirim?
    KADIN: - Hiçbir şekilde...
    POLİS: - Çok medeni bir kadınsınız... Çok sade, sıradan, açgözlü olmayan biri...
    KADIN: - Nereden biliyorsun?
    POLİS: - Neden bilmeyeyim ki? Her gün binlerce insan gözümün önünden geçiyor... Bu benim işim...
    KADIN: - Evet, senin işin de zor...
    POLİS: - Sadece zor demek yetmez... Bu yüzden rütbe alır almaz başka bir işe geçmek istiyorum...
    KADIN: - Evet, öyle daha iyi olur...
    POLİS: - Tüm ümidim sizde...
    KADIN: - Neden? Müdürün eşinden rica edebilirsin...
    POLİS (korkarak): - Aman Tanrım... Sakın o kadının adını yanımda anmayın...
    KADIN (gülerek): - Neden? Ne oldu?
    POLİS: - O kadını gördüğümde ruhumu bir korku sarıyor. Dizlerim bile titriyor.
    KADIN: - Neden?
    POLİS: - Neyse, boş verin, öyle söyledim işte... (Duraksar). Belki siz onu hiç tanımıyorsunuz...
    KADIN: - Hayır... Nereden tanıyayım ki? Zaten yeni taşındılar...
    POLİS: - Evet, taşınmalarına ben de yardım etmiştim... Müdür kendi başına kötü bir insan değil. Sanırım onu iyi tanıyorsunuz...
    KADIN: - Hayır... Çok iyi tanımıyorum...
    POLİS: - Biliyorum ki size saygı duyuyor ve hatta çekiniyor...
    KADIN (gülerek): - Bunu nereden biliyorsun?
    POLİS: - Böyle şeyler konuşulmaz... Ama karısı... (Duraksar). Sanırım sır tutmasını iyi bilirsiniz...
    KADIN: - Muhtemelen...
    POLİS: - Size bir şey söyleyeceğim, ama aramızda kalacak. O kadın, müdürümüzün de müdürü. Zavallı adam onun yüzünden ne yapacağını bilmiyor. Medeni bir şekilde... Ama bu söylediklerim aramızda kalsın...
    KADIN: - Tabii ki...
    POLİS: - Beni eline oyuncak yaptı... Çocuğa süt al... Çamaşırları çamaşırhaneye götür... Pazara git... Ama işin garibi, harcamalar için para da vermiyor. Medeni bir şekilde... Sanki sadece onun için çalışıyorum. Kazandığım her şeyi ona harcıyorum... Kendi ailemi, çocuklarımı bile unutmuşum...
    KADIN: - Müdür bunları bilmiyor mu?
    POLİS: - Ama size söyledim... O kadın müdürün de müdürü...
    KADIN: - Garip...
    POLİS: - Garip demek hafif kalır, tam bir kabus... Kusura bakmayın ama kadın kocasını deyim yerindeyse esir almış.
    KADIN: - Müdür bu kadar beceriksiz mi?
    POLİS: - Müdür ne yapsın ki? Onu suçlamıyorum... Kadının babası bir zamanlar yüksek bir mevkideydi, müdürümüzü yükseltmiş. Şimdi ise kendi geçmişinin rehinesi olmuş...
    KADIN: - Kimin geçmişi?
    POLİS: - Müdürün... Ama bu aramızda kalsın... Eğer kadın burada olduğumu ve onun hakkında konuştuğumu öğrenirse beni mahveder... Karımdan bile daha çok korkuyorum ondan... Bu kadın Tanrı’nın bir cezası... Doğrusu, müdüre acıyorum... Böyle bir duruma düşmek... Medeni bir şekilde... Çok zor onun için... Ama bu konuşma burada kalmalı. Kadın öğrenirse beni rütbelerimden eder... Çocuklarım daha küçük...
    KADIN: - Rahat ol...
    POLİS: - Açık konuşmak gerekirse, başta sizinle ilgili çok farklı bilgiler verdiler... Ama ben kendim öğrendim ve görüyorum ki bambaşka bir insansınız. Fakirlere yardım ediyorsunuz, hakkınızda bir yazar kitap yazıyor... Müdür ise size özel bir saygı duyuyor...
    KADIN: - Bunu kendisi mi söyledi?
    POLİS (kendinden emin): - Hayır, kendi kanallarım üzerinden öğrendim. Uzun yıllardır bu alanda çalışıyorum... Size bakınca nasıl bir insan olduğunuzu anlamak zor değil. Peki ya arkadaşınız? Komşunuz olan dansçı kadın?
    KADIN: - Fena değil... Şimdilik sağlıklı...
    POLİS: Bana böyle zarif, narin kadınlar hoş geliyor. Karım gibi değil… (Duraksar). Evet… (Derin bir iç çeker). Ah-ah…
    KADIN: -Karınız zarif değil mi yoksa?
    POLİS: - Hayır… Neden?... Mesele bu değil… (Gazeteyi işaret eder). İlginç bir şey yazıyor mu? Mesela sizinle ilgili bir şey?
    KADIN: - Benim burcum hakkında…
    POLİS: - Sizin burcunuz mu var?
    KADIN: - Elbette… Sizin yok mu?
    POLİS: - Bende ne var ki, bu da olsun? Böyle bir şans nereden olacak? Allah aşkına, burcunuzda ne yazıyor, okuyun bakalım?
    KADIN (gülerek): - Akrep burcunda doğmuşum. Bakalım ne yazıyor. (Okur). "Yıldızlar diyor ki, büyük ve zorlu bir sınav sizi bekliyor. Sabırlı olun. Üstlerinizle aranızda bir olay yaşanabilir. Bugünü evde geçirmeniz daha iyi olur… Aşk ve eğlence için çok uygun bir gün değil. Önemli planları bir süre erteleyin…"
    POLİS: İşte bu ya… Siz üst mercilerle bağlantılarınızı medeni şekilde koruyorsunuz… Size her şey önceden bildiriliyor. Bu bilgiler size faksla mı geliyor, yoksa nasıl?
    KADIN: - Hayır, internet üzerinden…
    POLİS: - Anladım… Sizin bildiklerinizi ben asla bilemem…
    Kapı çalınır.
    KADIN (kapıya yönelerek): - Girsene, kapıda bekleme!
    Komşu Kadın görünür.
    KOMŞU: - Mağazaları gezmek istiyordum, belki sen de istersin diye düşündüm…
    POLİS (Komşu Kadına yaklaşır): - Merhaba, güzel hanım! Sizinle karşılaşmak beni çok mutlu etti.
    KOMŞU: - Merhaba. (Kadına). Ne dersin, çıkıyor muyuz?
    KADIN: - Hayır, yıldızlar bugün evden çıkmamamı, ne aşkla ne de sorun çözmekle uğraşmamamı öneriyor…
    KOMŞU: - Ne kadar garipsin… Böyle nasıl yaşanır? Hadi biraz dolaşalım…
    POLİS: - Bu bilgiler yukarıdan geldi. Önce gerçekleri netleştirip sonra harekete geçmek lazım… (Kadına). Öyle değil mi?
    KADIN: - Aynen öyle…
    POLİS: - İzninizle, medeni bir şekilde bir öneride bulunmak isterim…
    KADIN: - Buyurun…
    KOMŞU: - Dinliyoruz…
    POLİSTİN: - Eğer evden çıkmamak gerekiyorsa, o zaman kalmak en iyisi. Hemen pazara gidip gerekli her şeyi alırım. Sonra oturur medeni bir şekilde sohbet ederiz…
    KOMŞU: - Zahmet etmeyin lütfen.
    POLİS: - Size hizmet etmek benim için büyük bir onur… Bazı insanların eşleri gibi bana emir vermiyorsunuz… Siz medenî kadınlarsınız… Bir dakika… Bekleyin lütfen…
    Polisin dışarı çıkmasıyla bir Genç görünür ve pikap çalmaya başlar. Polis ona bir şeyler söyler, Genç müziği çalmaya devam eder. Kadın ile Komşu Kadın sofrayı hazırlar; müziğin ritmine uyarak hareket ederler. Polis elinde dolu bir sepetle geri döner. Getirdiği meyveleri bir kaseye toplar. Melodinin sesi yavaşça azalır.
    KOMŞU (Polise): - Gerçekten çok mahcubuz…
    POLİS: - Bu bizim görevimiz. (Duraksar). İyi ki o hâlâ uyuyor, yoksa yine bana rahat yok…
    KADIN: - Kim? Kim uyuyor?
    POLİS: - Şey… Şefin şefi… Uyanır uyanmaz görevler, talimatlar, emirler yağacak…
    KOMŞU: - Ama işte şefin şefi diyorsun… Öyle olması normal… Bu arada, müdürümüzün eşinden de iyi bir müdür olurdu. Herkesle buyurgan bir şekilde konuşuyor… Keşke bu evi satsak da kurtulsak…
    KOMŞU: - Niye acele ediyorsun? Yoksa yeni komşular mı seni korkuttu?
    KADIN: - Hayır, alakası yok… Sadece böyle insanlarla pek geçinemiyorum… Kibirli, terbiyesiz, ukala…
    POLİS: - Sizi, medeni kadınları dinlemek benim için bir zevk. O öyle mi ya? Neyse, hadi sofraya oturalım… Şarabımız da var. İsterseniz birlikte içeriz.
    KADIN: - Ben içmiyorum.
    POLİS: - Nasıl isterseniz. (Komşu Kadına). Peki ya siz?
    KOMŞU: - Ben de içmeyi sevmem…
    KADIN: - Siz için, bana aldırmayın. Bugün sabırlı olmam gerekiyor…
    KOMŞU: - Neden?
    KADIN: - Söyledim ya, yıldızlar böyle diyor…
    POLİS: - Üstlerin talimatlarına uymak gerekir.
    KADIN: - Evet… Ayrıca, yöneticilerle dikkatli olmam gerektiği de yazıyor…
    POLİS: - İçmeyi sevmem… Ama medeni insanlarla içmek benim için bir görevdir.
    KOMŞU: - Kadınlar hakkında söylediğiniz güzel sözler için teşekkür ederiz… Artık emeklerimizi takdir eden insanlar bulmak zor…
    KADIN: - Hadi ama… Çok şikayet etme…
    KOMŞU: - Belki de haklısın…
    Polis şarabı servis eder.
    POLİS: - Aman Tanrım... Tanrı izin verirse, her kötü şeyin sonu gelir... (Şarabı bir yudumda içer). Harika bir şarap... İçin, tavsiye ederim...
    KOMŞU (bardağı alır): - Evet, harika bir aroma. (İçer). Ne güzel... (Kadına). Diyorsun ki şikayet etmeyeyim... Ama kime anlatayım? Belki senin hayatın çok iyi gidiyor? Ama biliyorum ki parayı kazanmak ne kadar zor...
    POLİS: - Halk için çalışırken her zaman zordur... Artık parayı medeni yollarla kazanmak imkansız...
    KOMŞU: - Ne medeniyeti? Onurunu, bedenini satmak mı medeni iş?
    KADIN: - Yeter! Kes artık!
    POLİS: - Kızmayın... (Komşuya). Görüyorum ki şarap size etkisini göstermeye başladı.
    KADIN: - Evet, öyle... O hiç içki içemez...
    KOMŞU: - Ben mi içemem? Ben içerken siz daha doğmamıştınız... İkiniz de... Ben tecrübeli bir insanım...
    POLİS: - Çok şükür, harika görünüyorsunuz... Sanki bir kuğu süzülüyor...
    KOMŞU (nazlanarak): - Gerçekten mi? Ama hayır, ben artık yaşlandım... Zamanım geçti... (Kadını göstererek). Şimdi gençlerin zamanı... Bizim zamanımız geçti...
    KADIN (içinden): - Bugün beni zor bir sınav bekliyor... Sabırlı olmam gerekiyor...
    POLİS: - Size bir kadeh daha doldurayım mı?
    KOMŞU: - Hayır demem...
    KADIN (içinden): - Bugün eğlence ve aşk için en uygun gün değil... (Yüksek sesle). Bugün eğlenmek iyi bir fikir değil.
    KOMŞU: - Nereden biliyorsun?
    KADIN: - Nereden mi? Akrep burcunda böyle yazıyordu...
    POLİS (şarap doldurur): - Akrep mi? Hangi Akrep? Kim Akrep?
    KADIN: - Ben... Ben Akrebim...
    POLİS: - Peki ben kimim? Siz medenî bir kadınsınız. Biz akrepler, yılanlar... Ve... Komşularınız da akrep...
    KOMŞU: - Kim? Yoksa benim hakkımda mı konuşuyorsunuz?
    POLİS: - Hayır! Haşa, asla siz değil. Yeni komşunuz... Ben amirin amirinden bahsediyorum...
    KOMŞU: - Akreplerin şerefine içelim...
    POLİS: - Ben gerçek insanların şerefine içmek istiyorum, akreplerin değil!
    KOMŞU: - Peki öyle olsun! İçelim!...
    Polis ve Komşu içerler.
    POLİS: - Harika!...
    KOMŞU: - Çok daha iyi hissettim...
    POLİS: - Ben de... (Komşuya). Sizi bir dansa davet etmeme izin verir misiniz?... Medeni bir şekilde...
    KOMŞU: - Neden olmasın... Müzik!...
    Polis pencereden bakar. Bir genç onun işaretlerini anlar ve gramofonu çalıştırır. Melodi. Komşu ve Polis dans eder. Kadın onlara dalgın bir şekilde bakar. Müzik yavaş yavaş durur. Birisi sürekli bağırır: "Yardım edin!".
    KADIN (pencereden bakar): - Ne olmuş olabilir?
    KOMŞU: - Kadın sesi... Yeni komşunun sesine benziyor...
    POLİS (pencereden bakar): - Avlu sisle dolmuş. Yangın! Büyük bir yangın... Gidip bakayım ne olmuş?... Belki bir şey yanıyordur...
    Polis gider. Kadınlar pencereden bakar. Duman ve alevler görünür.
    KADIN: - Yeni komşuların evi yanıyor gibi görünüyor...
    KOMŞU: - Neden olmasın... Haksız kazançla yapılan ev kül olmalı...
    KADIN: - Sus! Birini hiç tanımadan böyle nasıl konuşabilirsin...
    KOMŞU: - Belki sen o amir ve güzeline iyi tanıyorsundur da böyle savunuyorsun?..
    KADIN: - Sana söyledim: sus!
    KOMŞU: - Tanımadığın insanları böyle savunmak... (Duraklar). Peki ya yangın bizim eve sıçrarsa... İtfaiyeyi aramak gerek.
    Polis gelir... Cep telefonuyla birini arar.
    POLİS: - Evet, sayın amir... Yangın... Evet! Evet! (Duraklar). Eşi dışarıda. Çocuk içeride kaldı. (Duraklar). Ben mi? Ben ne yapabilirim ki?... (Duraklar) Hayır, sarhoş değilim... Ben mi? Ben ne yapabilirim? Ben itfaiyeci değilim ki... Emredersiniz, sayın amir, emredersiniz. (Başka birini arar). İtfaiye mi? Gelin, yangın var! Adres? Kuzey Caddesi, yedi numara. Amirimizin evi. Evet, yanlış duymadınız, amirimizin evi!
    KADIN: - Ne oldu?
    POLİS: - Yangın... Çocuk içeride kaldı.
    Dışarıdan bir kadının sesi duyulur: "Yardım edin... Çocuğumu kurtarın... Komşular... Tanrım!". Herkes pencereden bakar.
    KADIN (Kapıya yaklaşırken, kendi kendine): - Bugün beni zor bir sınav bekliyor... Akrepler evden çıkmamalı.
    KOMŞU (Kadına): - Nereye gidiyorsun?
    KADIN: - Bir çocuğu kurtarmam lazım!...
    KOMŞU: - Çocuk mu? Onu annesi kurtarsın!
    KADIN: - Görmüyor musun, kadın kendinde değil?! Çocuk boğulacak, yanacak... Yazık... Yazık...
    KOMŞU: - Kime yazık?
    KADIN: - Nasıl kime? Çocuğa... Ya da o kadının kocasına, çocuğun babasına, annesine...
    KOMŞU: - Eğer bilsen, o kadın senin hakkında neler söyledi?
    KADIN: - Umurumda değil!. .
    KOMŞU: - Geçen gün seni bir orospu olarak kovacağını söyledi... Yani seni. Seni hapse bile attırmak istedi... Bunların hepsini bana anlattı, bu dedikodu değil...
    POLİS: - Bana da aynı şeyleri söyledi... Bu evde sokak kadını gibi bozulmuş birinin yaşadığını, ama kendisinin medeni bir kadın olduğunu sanıyormuş... Sanki...
    KADIN: - Ne derlerse desinler... Fark etmez. Zaten mesleğimi saklamıyorum...
    POLİS: - Ama sizin ruhunuz tertemiz!
    KADIN: - Bırakın beni! Engellemeyin!
    Kadın onları iterek kapıya doğru ilerler. Neredeyse koşarak avluya çıkar.
    KOMŞU: - Yanan eve girdi.
    POLİS: - Alevlerden hiçbir şey görünmüyor...
    KOMŞU: - Sanırım dumandan boğulacak... Zavallı kız...
    POLİS: - Ne harika bir kadın... Onun görevi ne? Nerede çalışıyor?..
    KOMŞU: - Görev mi? Ne görevi? Ne işi?
    POLİS: - İşinden bahsediyorum... Çalıştığı yer? Unvanı? Rütbesi?..
    KOMŞU: - Onun güzelliği zaten unvanı...
    Sokakta bir gürültü duyulur. Çocuk ağlar.
    POLİS: - Evet, çocuğu kurtardı.
    KOMŞU: - Aman Tanrım, olamaz! Üzerinde alevler var. Yüzü isten kararmış... Düşüyor...
    POLİS: - Ona yardım etmeliyim... Galiba müdür de geldi...
    Polis dışarı çıkar.
    KOMŞU (sokağa doğru): - Ona yardım edin! (Bağırır). Elbiseyi çıkarın! Battaniyeye sarın!... Üzerinde alevler var!... Duymuyor musunuz?... Peki ya çocuk, o kurtuldu mu?
    POLİS (sokaktan): - Kurtuldu! Kurtuldu!...
    KADIN (avluya): - Hemen bir doktor çağırın!... Çabuk! Çabuk!...
    Önce Polis kundaklanmış çocuğu tutarak içeri girer. Ardından Komşu, Kadını kucağında taşıyarak gelir. Kadının kıyafetleri tamamen yanmıştır. Kadın inler. Polis ve Komşu Kadın ağlar. Komşu, Kadını yatağa yatırır ve telefonla arama yapar.
    KOMŞU ERKEK (telefonda): - Hastane mi?... Başhekimle görüşmek istiyorum! (Duraklama). Merhaba doktor! Evet, benim. Evde yangın çıktı... Acilen tıbbi yardım lazım. (Duraklama). Kadın ve çocuk... Adres? Kuzey Caddesi, yedi. Teşekkür ederim!...
    POLİS (çocuğu sallayarak): - Şükürler olsun, hayatta.
    KOMŞU (yataktaki Kadına yelpaze yaparak): - Yüzü tamamen yandı... İyileşecek mi acaba?...
    POLİS: - Yeter ki hayatta kalsın... Güzellik önemli değil...
    KOMŞU: - O güzelliğiyle yaşıyordu... Tüm bunlardan sonra... Bu yanmış yüzle kime lazım olur ki?
    KOMŞU ERKEK: - Onun yeniden güzel olması için elimden geleni yapacağım. Hiçbir şeyden kaçınmam, her şeyimi veririm. Zaten ruhu herkesten güzeldi...
    KADIN SESİ (sokaktan): - Nereye kayboldun? Çocuğu bir an önce hastaneye götürmek lazım!...
    KOMŞU ERKEK: - Doktor şimdi gelecek... Kimseye dokunulmaz... İkisi de ağır yanık aldı!...
    KADIN SESİ (sokaktan): Sana orada ne işin var demedim mi... Bu arsız, orospu kadının evinde ne yapıyorsun?! Duymuyor musun?!...
    KOMŞU Kadın: - Asıl orospu sensin. Anladın mı?... O senin çocuğunu kurtardı! Hiç utanman yok mu? Hanginiz bozuk bir insan? Kendini kurtarmak için çocuğunu yanan evde bırakan sen mi, yoksa... yoksa başkasının çocuğu için kendi canını feda eden o mu? Hanginiz orospu?... Çürümüş ruhunu melek maskesiyle kapatan mı, yoksa insan-şeytanların kurbanı olmuş bir melek olarak doğan mı? Hanginiz orospu?... (Kadını göstererek). Onun bu hayatta tek dayanağı güzelliğiydi. Şimdi onu da kaybetti... Artık ona yalnızca Tanrı yardım eder!... Bugün bir şeyler hissediyordu. (Duraklama). Onu zor bir sınavın beklediğini söyledi. Sonuçta o bir Akrep burcu...
    Bir Adam girer. Şaşkınlıkla etraftaki insanlara bakar, Kadına yaklaşır, yatağın önünde diz çöker, ağlar. Polis, Kadın ve Komşu Erkek şaşkındır. Sokaktan bir ambulans sesi duyulur.
    KOMŞU ERKEK: - Galiba ambulans geldi.
    POLİS: - Evet, bu ambulans...
    ADAM: - Ne oldu, biri bana açıklasın?... (Komşu Kadına). Onu bu hale kim getirdi?
    KOMŞU ERKEK: - Ben!
    Sokakta bir Genç pikap çalar. Müzik. Komşu Kadın başını elleriyle tutar. Polis dona kalmıştır. Adam odadaki insanlara şaşkınlıkla bakar. Komşu Kadın yatağa yaklaşır. Kadın güçlükle yataktan kalkar... Ama dengesini kaybedip düşecek gibi olur... Komşu Erkek Kadının omzundan tutar ve bırakmaz.
    Müzik çalar.
    PERDE
    SON























    SERAP

    (İki bölümden ibaret dram-fantaziya)


    OYUNCULAR:

    ÇAPAR
    MAYA
    ALPAY
    ULDUZA
    NURAN
    ZENCİ

    I.BÖLÜM

    Sanatçının stüdyosu. Bir tomar çizim. Yerde çeşitli bitmemiş anıtlar, büstler. Duvarda dekoratif bir kılıç asılı. Atölyenin ortasında kaide üzerinde bir kadın portresi. Portredeki genç kadın, insan boyutlarında olup, bir portreden çok canlı bir insana benzemektedir. Ressam Çapar, omuzlarına dökülen ak saçlarıyla, elinde fırça, tablonun önünde durmaktadır. Portreye son dokunuşlarını yapar. Kapı çalınır. Alpay girer. Çapar onu karşılar.


    ÇAPAR: Geç içeri, kapıda durma. Hoş geldin.
    ALPAY: Merhaba, Çapar. Ne var ne yok?
    ÇAPAR: Her şey yolunda... Sen nasılsın?..
    ALPAY: Ne olacak ki?.. Evde canım sıkıldı... Boş boş oturacağıma, dedim ki eski bir dostu ziyaret edeyim...
    ÇAPAR: İyi yapmışsın... Otur... Hemen sana bir çay ikram edeyim...
    ALPAY (Gülerek): Artık değer verdiğin insanlara çay mı ikram ediyorsun?.. Ben galiba bir asırdır çay içmiyorum...
    ÇAPAR: Çay istemiyor musun?.. O zaman sana kahve demleyeyim...
    ALPAY: Sağ ol... Hiçbir şey istemem...
    ÇAPAR: Dinle bak Alpay... Bende güzel bir konyak var... Yüz gram içelim...
    ALPAY: Konyak mı?.. Yine mi konyak? Hani senin içmemen gerekiyordu. Hem sonra, eğer Ulduza öğrenirse?..
    ÇAPAR: Nereden bilecek ki? Ancak sen ispiyonlarsan... (Güler).
    ALPAY: Neden ben? Kadınlar bunu anında anlarlar... Zaten gözlerden düşünce okurlar. Benim karım da öyle.
    ÇAPAR: Haklısın... Ulduza bu konuda ondan geri kalmaz. Ona sır olarak sakladığım hiçbir şey kalmadı...
    ALPAY: Ama son sırrını karının öğrenmemesi gerek...
    ÇAPAR: Hangi sırdan bahsediyorsun?
    ALPAY: Şunu söylemek istiyorum ki, boşuna değil, eskiden öğretmenler öğrencilerine kırk kuraldan sadece otuz dokuzunu öğretirlermiş. Bir sır her zaman yedekte kalmalı...
    ÇAPAR (Gülerek): Ha-ha-ha... Haklısın... Ben de bir sırrı saklıyorum...
    ALPAY: Neymiş o sır?..
    ÇAPAR: Bana sen demedin mi, sırlarını kimseye açma diye?.. (Güler). Tamamen gizli!
    ALPAY: Ben sana karının öğrenmemesini söyledim... Ama dostlarından gizle demedim.
    ÇAPAR (Dolaptan konyak çıkarır): Peki tamam, yeter artık... Yakına otur... Yüz gram ve o kadar...
    ALPAY: Bu ne?.. Yine Afrika konyakı mı?..
    ÇAPAR: Tabii ya... Harika bir Afrika aroması...
    ALPAY: Ne zamandan beri Afrika’yı güzel bir ülke sayıyorsun?.. Allah aşkına söyle bana, dürüstçe: Seni Afrika’yla bağlayan ne?..
    ÇAPAR: Kim dedi ki Afrika’yla bir bağım var?..
    ALPAY: İçtiğin konyak... Hep yalnızca Afrika içkileri içersin. Özellikle de konyak. Belki orada akrabaların var, ama ben bilmiyorum...
    ÇAPAR: Arkeologlar ispatladı ki insanlığın kökü Afrika’dan başlar. Yani, öyleyse Afrika bizim tarihi yurdumuz sayılır.
    ALPAY: Eksik olan da buydu... Eğer seni doğru anladıysam, dünyadaki herkes siyah tenli olmalıydı...
    ÇAPAR: Ten rengi ne alaka? Anıtların çoğu siyah mermerden yapılır... Ne olmuş yani?.. Rengin kalple ne ilgisi var?..
    ALPAY: Bir şey anıt, bir şey de insan. Tuhaf, mistik şeyler söylüyorsun. Neyse, dök artık... şu konyak...
    ÇAPAR (Konyak doldurur): Evet, canım dostum... Sağlığımıza içelim...
    ALPAY: Belki zencilerin sağlığına içelim?..
    ÇAPAR: Zenciler de nereden çıktı?..
    ALPAY: Çünkü Afrika onların vatanı.
    ÇAPAR: Ama Afrika’da sadece zenciler yaşamıyor ki...
    ALPAY: Evet, doğru... Keşke biz de orada doğsaydık... Tarihi vatanımızda...
    ÇAPAR: Neden?..
    ALPAY: Belki orada daha mutlu olurduk...
    ÇAPAR: Şimdi mutlu değil misin?..
    ALPAY: Peki ya sen, kendini mutlu hissediyor musun?
    ÇAPAR: Bu dünyada yalnızca aptallar tam anlamıyla mutlu olabilir...
    ALPAY: Bir de Afrikalılar...
    ÇAPAR: Neden Afrikalılar?..
    ALPAY: Çünkü siyah renkten daha siyahı yok...

    İkisi de güler. İçki içerler.

    ÇAPAR: – Şu konyaya baksana...
    ALPAY: – Harika... Söyleyecek söz yok!.. Peki söyle bakalım, Çapar, ne çiziyorsun? Ne yaratıyorsun?
    ÇAPAR: – Görmüyor musun?.. (Elini tabloya doğru uzatır.)
    ALPAY (arkasını döner): – A-aa... Demek bu kız baştan beri bizim konuşmalarımızı dinliyormuş...
    ÇAPAR: – Endişelenme... Bu sadece bir tablo...
    ALPAY: – Ama canlı gibi... Üstelik yüzü de çok tanıdık... Kim bu, Çapar?..
    ÇAPAR: – Ben nereden bileyim?.. Tanrı’nın bir yarattığı işte...
    ALPAY: – Bak hele, Çapar... Benimle dalga mı geçiyorsun?.. Bu... bu o değil mi?..
    ÇAPAR: – “O” derken kimi kastediyorsun?..
    ALPAY: – Hani seni deli eden kadın vardı ya... Yıllar geçti, ama sen onu hiç unutamadın...
    ÇAPAR: – Hayır... Bu sadece bir tablo, Alpay... Sıradan bir kadın portresi...
    ALPAY: – Ne demek “sıradan kadın”?.. Beni aptal mı sanıyorsun? Bu o!..
    ÇAPAR: – O mu?.. Yani kim?..
    ALPAY: – Eh... Adını unuttum... Şimdi hatırlayacağım. Ne de olsa yıllar geçti... Bir yandan da hafıza kaybı... Yaş ilerledikçe oluyor işte...
    ÇAPAR: – Bu tabloyu öylesine çizdim...
    ALPAY: – Hımm... Öylesine... Peki ya Ulduza buraya sık gelir mi?..
    ÇAPAR: – Hayır... Nadiren uğrar...
    ALPAY: – Bence bir gün gelir de bu tabloyu görürse kıyameti koparır...
    ÇAPAR: – Neden ki?.. Ne yaptım sanki?..
    ALPAY (bağırarak): – Evrika! Buldum! Onun adı Maya!.. Maya!..
    ÇAPAR: – Maya?.. Evet, galiba öyleydi...
    ALPAY: – O zamanlar sen ona “Fenerim” derdin! O senin fenerindi...
    ÇAPAR: – Ve gerçekten de bir fenere benziyordu...
    ALPAY: – Konyayı doldur, Çapar... Bir sonraki kadehi Maya’nın sağlığına içeceğiz...
    ÇAPAR (doldurur): – İçelim... O, bir fener idi...

    İçerler.

    ALPAY: – Merak ediyorum, şimdi yaşıyor mudur acaba?..
    ÇAPAR: – Kim?
    ALPAY: – Maya. (Tabloyu gösterir.) Başka kimse yok ki burada?.. Bir baksana şu tabloya!.. Ne istersen yemin ederim, bu bir tablo değil, yaşayan biri! Sağlığına, hanımefendi! Muhtemelen o da bizim gibi yaşlanmıştır, değil mi Çapar?..
    ÇAPAR: – Kim?..
    ALPAY: – Kim olacak? Hakkında konuştuğumuz kadın... (Tabloya hitaben.) Affet hanımefendi... Her zamanki gibi güzelsin ve gençsin... Üzerime bir titreme geldi...
    ÇAPAR: – Neden ki? Belki de üşüttün?..
    ALPAY: – Hayır... Ama üşüdüm sanki... Açık konuşmak gerekirse, bu tablodaki kadından korkuyorum...
    ÇAPAR (güler): – Korkma, Alpay!.. Bu güzellik şimdi ihtiyarlamıştır, yüzü kırış kırış olmuştur...
    ALPAY: – Böylesine şeytani bir güzellik kolay kolay yaşlanmaz...
    ÇAPAR: – Şeytani mi?.. Hayır, o bir melek kadar güzel... En azından o zamanlar öyleydi...
    ALPAY (tabloya dikkatle bakar): – Başka ne üzerinde çalışıyorsun, Çapar?..
    ÇAPAR: – Şey... Kendim üzerinde çalışıyorum...

    Gülüşürler.

    ALPAY: – Peki, o zaman müsaade et gideyim... Sen de kendin üzerinde çalışmaya devam et...
    ÇAPAR: – Tabloyu gerçekten beğendin mi?..
    ALPAY: – Sana tavsiyem, bu tabloyu buradan kaldır... Yoksa biri görür, karın ya da çocukların...
    ÇAPAR: – Kıskanacaklar mı diyorsun?..
    ALPAY: – İnsan doğası böyle... Hangi yaşta olursa olsun, hem sevebilir hem de nefret edebilir...
    ÇAPAR: – Bunların hepsi boş, Alpay... Biz artık yaşlandık... Ne aşkı, ne duygu kalmış? Aşık olunacak çağ geçti gitti!..
    ALPAY: – Ama bu tablo başka bir şey söylüyor...
    ÇAPAR: – Başka bir şey mi?..
    ALPAY: – Neyse... İzin ver gideyim artık, Çapar... Üzerime titreme geldi...
    ÇAPAR: – Benim de başım dumanlı...
    ALPAY: – Belki de biraz uyumalısın?..
    ÇAPAR: – Haklısın, günlerdir uyumuyorum... Atölyede sabahlara kadar çalışıyorum... Hep bu tablo yüzünden...
    ALPAY: – Biraz uyu, dinlen, Çapar... Bu yaşta bu kadar çalışmak olmaz... Kendini harap edersin... Artık genç değiliz...
    ÇAPAR: – İyi ki geldin, Alpay... Daha sık uğra bana... Yakında senin portreni de tamamlayacağım...
    ALPAY: – Geçen yüzyıldan beri bunu söylüyorsun ama hâlâ bir şey göremedim...
    ÇAPAR: – Kısmetse, bu yıl bütün dilekler gerçek olur...
    ALPAY: – İnşallah... Dediğin gibi olur... Ben gidiyorum... Hoşça kal, Çapar... (Tabloya.) Güzel hanım, hoşça kal... Görüşmek üzere...
    ÇAPAR: – Yolun açık olsun, Alpay... Görüşürüz...

    Vedalaşırlar. Alpay çıxır. Çapar esniyor. Resme dikkatle bakıyor, sonra uzaklaşıp koltuğa oturuyor. Ortalık kararır. Işık yanar, çerçevede bulunan “portre”de bir hareketlenme fark edilir. Kadın dikkatlice “çerçevenin” içindən dışarı çıkar, hafif ve sessiz adımlarla odanın içinden geçer. Çalan müziğin ritmiyle hareket ederek koltukta oturan Çapar’a doğru gelir. Hareketleriyle sanki derin uykudaki ressamı yavaş-yavaş uyandırmak ister. Çapar yavaşça gözlerini açar, sık sık göz kırparak şaşkınlıkla kadına bakar. Resme doğru yönelir. Ama ortada resim yoktur, çerçeve boştur... Henüz tam uyanmamış olan Çapar yüzüne konyak serper, sonra da su. Artık hareketleri daha kararlıdır: Hatta gençleşmiş gibidir. Maya gizemli bir şekilde gülümser. Çapar, tereddütle ona yaklaşır.

    ÇAPAR: – Siz... Sen kimsin?.. Ne istiyorsun?..
    MAYA: – Merhaba! Tanımadın mı?..
    ÇAPAR: – Nereden geldin?..

    Çapar kapıya doğru ilerler. Korkuyla etrafa bakar.

    MAYA: – Sana ne oldu, Çapar?..
    ÇAPAR: – Adımı nereden biliyorsun?..
    MAYA: – Senden bunu beklemezdim! Beni gerçekten tanımıyor musun?.. Hafızan seni bu kadar mı yarı yolda bıraktı?..
    ÇAPAR: – Sanırım sadece hafızam değil, aklım da yerinde değil.
    MAYA: – Görüyorum ki gelişim seni hiç sevindirmedi, Çapar. İstersen giderim...
    ÇAPAR: – Nereden geldin ve nereye gidiyorsun? (Boş çerçeveye bakar.) Tuvali sen mi çıkardın?..
    MAYA: – Ne tuvali?.. Neyden bahsediyorsun?..
    ÇAPAR: – Allah aşkına, doğruyu söyle... Kimsin sen, ne istiyorsun?..
    MAYA: – Gerçekten kendi Mayan’ı tanımıyor musun?..
    ÇAPAR: – Maya? Sen misin? Hayır... Bu imkânsız. Sen Maya olamazsın..
    MAYA (gülerek): – Ha-ha-ha!.. O zaman sen de Çapar değilsin!..
    ÇAPAR: – Hiçbir şey anlamıyorum...
    MAYA: – Kaç kere bana mektup yazdın, telgraflar yolladın...
    ÇAPAR: – Kim?.. Ben mi?.. Ama ben... Ben senin nerede yaşadığını bile bilmiyorum ki, sana nasıl telgraf göndermiş olabilirim?..
    MAYA: – Haklısın, mektuplarda, telgraflarda adres yoktu: sadece iki kelime vardı: “Maya’ya ulaştırılsın.”
    ÇAPAR: – Yani sen gerçekten Maya mısın?..
    MAYA: – Sen ne kadar Çaparsan, ben de o kadar Mayayım.
    ÇAPAR: – Olamaz... Olamaz...
    MAYA: – Neden?..
    ÇAPAR: – Onca yıl geçti...
    MAYA: – Eee, ne olmuş?.. Hâlâ yaşadığıma inanmak mı istemiyorsun?..
    ÇAPAR: – Mesele o değil...
    MAYA: – Peki mesele ne?..
    ÇAPAR: – Bu imkânsız sadece. Sen çoktan yaşlanmış olmalıydın... Biz aynı yaştaydık... Tabi eğer gerçekten Mayaysan...
    MAYA: – Yaşlılıktan bahsediyorsak... Sen de pek yaşlı sayılmazsın... Saçların ağarmış, evet... Ama ne fark eder? Gözlerin hâlâ ışıl ışıl...
    ÇAPAR: – Allah aşkına, alay etme! Belki de sen Mayanın kızısın, o mu gönderdi seni?..
    MAYA: – Bu dünyada kimsem yok: ne kızım var, ne de oğlum...
    ÇAPAR: – Belki de evlenmedin?..
    MAYA: – Hayır, evlenmedim...
    ÇAPAR: – Öyleyse git... Ben yaşını almış, evli bir adamım. Ne şakaya vaktim var ne de isteğim...
    MAYA: – Yaşlı mı?.. (Gülerek).Ha-ha-ha... Belki de kendini zavallı bir ihtiyar olarak mı görüyorsun?!. Ama mektuplarda aşkın ölümsüzlüğünden bahsediyorsun...
    ÇAPAR: – Ne mektubu?.. Hangi aşk?.. Hiçbir şey anlamıyorum...
    MAYA: – Hangi mektuplar mı?.. (Çantasını açar, yıpranmış bir kağıt çıkarır.) İşte somut bir kanıt. Gönderdiğin mektuplardan biri... Bunların da senin elinden çıkmadığını mı inkâr edeceksin?..
    ÇAPAR (kağıda dikkatle bakar): – Bu mektup nasıl eline geçti?..
    MAYA: – Postacı getirdi... Bana bu türden birçok mektup ulaştırdı. Çoğu yırtılmış ya da buruşturulmuştu... El yazını tanıyor musun?..
    ÇAPAR: – Tanıyorum... Diyecek bir şeyim yok...
    MAYA: – Söylemek istediğin her şey mektuplarında var zaten...
    ÇAPAR: – Hayır... Sanırım hastayım... (Başını elleriyle tutar.)
    MAYA: – Neden? Tanrıya şükür, gayet dinç görünüyorsun. Hiç de hasta gibi değilsin...
    ÇAPAR: – Bu mektup gerçekten benim yazdığım..
    MAYA: – Elbette senin yazın...
    ÇAPAR: – Ama sana nasıl ulaştılar?..
    MAYA: – Postacı getirdi... Sana söylemiştim ya...
    ÇAPAR: – O mektupları ben Maya’ya yazmıştım..
    MAYA: – Yani bana!..
    ÇAPAR: – Bak... O mektupları yazdıktan sonra imha ediyordum: yakıyor ya da yırtıyordum...
    MAYA: – Evet, öyle. Bu mektupların arasında hem yırtılmış hem yakılmış olanlar da var. (Çantasını açar, zarfları gösterir.) İstersen al ve tekrar oku.
    ÇAPAR (sanki rüyadaymış gibi): – Mektupları zarfa koyuyor, sonra posta kutusuna atıyordum. Üzerine sadece şunu yazıyordum: “Maya’ya ulaştırılsın.” Bu şekilde kendimi kandırıyordum. Kendimle alay ediyordum. İçimde biriken ne varsa hepsi bu mektuplarda yer alıyordu. Ve tuhaf olan, bu mektupların Maya’ya mutlaka ulaşacağına inanıyordum. Aslında bu mektuplar kendim içindi. Suçumu inkâr ediyordum. Dünyada sadece senin adın mı Maya?.. Bu işte bir karışıklık var... Bir muamma...
    MAYA: – Mektuplarında pişmanlık duyduğunu yazıyorsun, neredeyse kendini yok ediyorsun... Tüm hayatın boyunca beni sevdiğini ve bu aşka hayatının son dakikasına kadar sadık kalacağını söylüyorsun... Sürekli beni aradığını, bütün düşüncelerinin, hayallerinin benim yanımda olduğunu... Beni bir kez daha görsen, kendini en mutlu insan sayarak huzur içinde öleceğini... Nefesimi duyarsan kurt gibi uluyacağını... Önümde yılan gibi sürüneceğini yazmışsın... Daha neler neler... Öyle şeyler yazmışsın ki, bunları sesli anlatmak mümkün değil... İşte ben geldim... Peki neden beni tanımıyorsun? Karının gözyaşlarından mı korkuyorsun, yoksa çıkaracağı skandaldan mı?!.. Korkma! Kadınların gözyaşları bahar yağmuru gibidir. Bulutlar dağılır, gökyüzü aydınlanır.
    ÇAPAR: – Evet, bu mektuplarda çok şey yazdım. Ama dürüst olmak gerekirse, onların yerine ulaşacağını düşünmemiştim... Çünkü üstlerinde bir adres yoktu. “Mayya’ya ulaştırılsın”... Hepsi bu. Hâlâ benim için bir sır: Mayya hangi ülkede yaşıyor?.. (Güler.) Afrika’da mı?.. Sanırım sen, yani o, Afrika’da yaşıyordun. Ama hangi şehirde, hangi sokakta, hangi evde, hangi dairede? Hiçbir bilgim yok... (Kıza.) Evet, sanırım artık bu dünyada mucizelere inanıyorum...
    MAYA: – Biz zaten başlı başına bir mucizeyiz, dünyayı bırak da... Evet, Çapar, her ne kadar beni karşılama tarzın hoşuma gitmese de, seni affediyorum. Stres yaşadığını hissediyorum. Her şey düzelecek. Düşünme... En iyisi, bana kendinden, çalışmalarından söz et?.. Sadece benim portrem üzerinde çalışmıyorsundur herhalde?..

    Çapar sinirle yürümeye başlar.

    ÇAPAR: – Bu mümkün değil! (Duraklar.) Şimdi sana nasıl hitap edeceğim?..
    MAYYA: – Yine mi başladın, Çapar?!..
    ÇAPAR: – Ama ben sana baba sayılırım, hatta hayır, dedenin yaşındayım. “Çapar”... Belki de “velet”?... Bir bu eksikti...
    MAYA: – Hiç değişmemişsin... Kendine gel!.. Mektupların sayesinde yeniden sevildiğimi hissettim. Gerçek bir psikologsun, filozofsun, seni başka nasıl tanımlayayım bilemiyorum... Mektuplarını okurken ağladım. Sana cevap yazmak istedim. Ama senin adresini bilmiyordum.
    ÇAPAR: – Hımm... (Gülümseyerek.) “Çapar’a ulaştırılsın” diye yazsaydın ya. Belki de yerine ulaşırdı. Benim mektuplarım gibi...
    MAYA: – Hayır, her mektup yerine ulaşmaz... Bu bir tür kaderdir... Evet, Çapar, en iyisi söyle bana, neyle uğraşıyorsun, ne üzerinde çalışıyorsun?.. (Boş çerçeveyi gösterir.) Bu çerçeveyi gerçekten benim portrem için mi hazırlıyorsun?..
    ÇAPAR (çerçeveye bakar): – Evet, sen daha az önce bu çerçevenin içindeydin. Başımıza gelenler bilim kurgu filmlerindeki hikâyelere benziyor.
    MAYA: – Herhâlde çok çalışıyorsun, Çapar... Ve az uyuyorsun...
    ÇAPAR: – Tam tersi... Son zamanlarda çok fazla uyuyorum. Genellikle insanlar yaşlandıkça uykusuzluk çeker... Ama bende tam tersi...
    MAYA: – Bana kalırsa sen hâlâ aynısın, hatta gençleşmişsin... Gençliğine doğru gidiyorsun...
    ÇAPAR (alayla): – Tıpkı senin gibi... Öyle değil mi?..
    MAYA: – Benimle alay mı ediyorsun?.. Mektuplarında beni solmayan çiçeklere, sönmeyen yıldızlara benzetiyordun... Şimdi ne oldu?.. Nereye gitti o içtenliğin?.. Seni anlayamıyorum, Çapar. O zamanki duygularınla şimdiki tavırların arasında hiçbir benzerlik yok.
    ÇAPAR: – Ama ben de seni anlayamıyorum! Seni hafızamdaki Maya ile kıyaslayamıyorum...
    MAYA: – Ne olmuş bana?..
    ÇAPAR: – İşte mesele de bu — sana hiçbir şey olmamış. Sanki yıllar sana hiç dokunmamış. Denildiği gibi, ne kış ne yaz sana dokunmamış... Oysa ben çok yaşlandım. Ama sen hâlâ aynı Mayya’sın... Daha doğrusu, karşımda o Maya... Gerçek Mayya nerede peki? Ben yaşıtım olan Mayya’dan söz ediyorum...
    MAYA (güler): – Ha-ha-ha... Çapar, beni genç sayma... O Mayya da benim, bu da... Demek ki sen beni hâlâ eskisi gibi görüyorsun.
    ÇAPAR: – Demek sen de beni eski Çapar olarak görüyorsun...
    MAYA: – Elbette! Sen hala o Çapar’sın!
    ÇAPAR: – Hımm... Ama ya bu beyaz saçlar, bu kırışıklıklar, buruşmuş paralar gibi yüz, çökmüş gözler, beyazlamış kaşlar, güçsüz eller, kambur omuzlar?.. Bu — benim, bu — sensin!.. Sen hayatının baharını yeniden yaşıyorsun, ben ise zifiri karanlığa gömülmüşüm... Sen parlayan bir şafaksın, ben sönmüş bir gün batımı... Ben dünün tarihiyim, sen bugüne gelen yarınsın... Sen belki de hayallerimde yaşayan Mayya’sın. Gerçek Maya’yı ise sadece Tanrı bilir?..
    MAYA: – Yoksa beni gömmek mi istiyorsun?..
    ÇAPAR: – Hayır, öyle değil... Belki de sen gerçek Maya’sın... Ama sadece... Seni olduğun gibi kabul edemiyorum. Her şey bana rüya gibi geliyor. Doğrusunu istersen, hem ağlamak hem de kendime gülmek istiyorum.
    MAYA: – O zaman ağla ve gül...
    ÇAPAR: – Her şeyi şakaya çeviriyorsun... Benim hâlimi anla: saçları beyazlamış, bir ayağı mezarda olan bir ihtiyar ve bahar tazeliğiyle nefes alan bir genç kız... Böyle bir çift el ele tutuşup sokakta yürüyebilir mi? Şimdi söyle bana, seni arkadaşlarıma, tanıdıklarıma nasıl tanıtayım: “Tanışın, birlikte okuduk” mu diyeyim?.. Herkes bana güler. Düşünürler ki delirmişim ya da saçmalıyorum. Öyle değil mi?..
    MAYA: – Ne kadar da titizleşmişsin, Çapar!..

    Müzik. Çapar ve Maya yüz yüze durmuş, dikkatle birbirlerine bakarlar.

    ÇAPAR: – Öyle narinsin ki sen,
    Çiçeğe benziyorsun.
    Bu ani gelişinle
    melege benziyorsun.

    MAYA: – Ömür bir limana benzer,
    Kader bir sise benzer.
    Sen bir deli fırtınaya,
    Rüzgâra benziyorsun...

    ÇAPAR VE MAYA: – Biziz ömre şeref-şan,
    Biziz sevgiye nişan.
    Gece gündüz yanan
    Ürege benziyorsun...

    ÇAPAR: – Peki, söyle bakalım, temelli mi geldin, yoksa?..
    MAYA: – Sen çağırdın, ben de geldim. İstersen geri döneyim geldiğim yere...
    ÇAPAR: – Yok, mesele o değil... Sadece, bütün bunların gerçekten doğru olduğunu kendim için netleştirmek istiyorum. Gerçekten sen Maya mısın? Yani Maya mısın?..
    MAYA: – Gerçeğin boynuzu olmaz ki... Benim gelişimde mucize gibi bir şey mi var?
    ÇAPAR: – Hiçbir şey anlamıyorum, hiçbir şey... Bu mümkün bir şey değil ki. Bir kendine bak, bir de bana bak. Sen genç, güzel, taze bir hanım... Ben ise... bitkin, yaşlı bir adam...
    MAYA: – Sürekli yaşını, yaşlılığını yüzüme vurma. Sen hâlâ genç, delikanlı bir adamsın. Benim gözümde sen hâlâ eski Çapar’sın: seven, sevilen, konuşan-gülen, tutuşup yanan Çapar... Senin yazdığın o mektupları okurken bir kez daha emin oldum ki, sen kesinlikle yaşlanmamışsın. Şimdi ise bunu gözlerimle görüp inandım.
    ÇAPAR: – Acaba bütün bunlar komedi mi, yoksa trajedi mi?.. Ağlamalı mıyım, yoksa gülmeli mi?..
    MAYA: – Bu senin kendi işin, Çapar. Gözyaşları sevinçten de olabilir, kederden de... Benim kalbimde ise tomurcuklar yeniden patlıyor. Sevinç ve sevgi tomurcukları...
    ÇAPAR: – Bütün bunlar ne kadar garip... Gerçekten rüya görmüyorum değil mi?..

    Müzik. Maya, Çapar’a yaklaşır, elini tutar. Çapar ürker, çekinir, etrafa bakınır, elini geri çeker. Maya kahkaha atarak güler. Çapar daha da üzülür, şüphe dolu gözlerle Maya’ya bakar.

    MAYA: – Sana ne oldu, Çapar?.. Görünüşe göre birinden ya da bir şeyden korkuyorsun. Yoksa birini mi bekliyorsun?..
    ÇAPAR: – Yok... Ayıptır. Gören olur... Bana yakışmaz...
    MAYA: – Peki bana yakışır mı? (Duraksar). Bence yakışır...

    Kapı çalınır.

    MAYA: – Sanırım biri geldi. Ben diğer odaya geçeyim...
    ÇAPAR: – Yok... Hiçbir yere gitme. Muhtemelen tanıdıklardandır.

    Ulduza gelir. Hiddetle etrafa bakınır, sonra dikkatle Maya’yı süzer.

    ULDUZA: – Görünüşe göre gününüz kötü geçmiyor...
    ÇAPAR: – Hayırdır?.. Normalde yıllarca yolun buraya düşmezdi, şimdi ne oldu böyle?..
    ULDUZA: – Hiç... Geldim ki, bakayım adamımın keyfi nasıl? Artık evden-eşikten soğumuşsun...
    ÇAPAR (boş çerçeveyi göstererek): – Kaç gündür çalışıyordum... Resim yapıyordum...
    ULDUZA: – Görüyorum neyi resmettiğini... Görünüşe göre kalbinin acısı geçmiş gitmiş...
    MAYA: – Offf... Sanki atölyenin havası yetmiyor.
    ÇAPAR: – Öyledir...
    ULDUZA: – Bu güzel hanım bana çok tanıdık geliyor.
    MAYA: – Sen de bana tanıdık geliyorsun.
    ULDUZA (Maya’ya): – Ben sana sormuyorum... Çapar, kim bu kız?..
    ÇAPAR: – Öylesine... bir tanıdık... Gazeteden bir gazeteci – röportaj almaya gelmiş...
    ULDUZA: – Herhalde röportaj yapıyor, öyle mi?..
    ÇAPAR: – Asıl röportaj yapan sensin, Ulduza. Ağzını bir kapatmıyorsun. Ne istiyorsun?..
    ULDUZA: – Ne istiyorum ben?.. Ben... Hiçbir şey... Peki bu hanım kız ne istiyor?.. (Maya’ya döner). Sen ne istiyorsun, hanım kız?..
    MAYA: – Bana... Bana hiçbir şey lazım değil...
    ULDUZA: – Çapar, yoksa sen öyle mi düşünüyorsun ki, yaşlandım artık – hafızam zayıfladı, aklım başımdan getdi. Bu kız ne geziyor burada?.. Annesiyle işini bitirdin, şimdi de kızıyla mı oynuyorsun, ha?..
    ÇAPAR: – Ne annesi, ne kızı?.. Sen ne diyorsun?..
    ULDUZA: – Yoksa ben Mayayı tanımıyordum?.. Beni kör mü sanıyorsun?.. Bu, onun kızı Çapar!
    MAYA (gülerek): – Ben Mayanın kızı mıyım? Yok artık, torunuyum ben onun!..
    ULDUZA: – İsterse dördüncü göbekten olsun! Gözün aydın! Baban yaşındaki bir adamın yanında ne işin var?..
    MAYA: – Babam yaşında bir adam mı?.. Çapar’ı mı kastediyorsun?.. Hayır, o babam yaşında değil. Biz onunla yaşıtız. Aksine, sen kendin büyükannem yaşında görünüyorsun Ulduzə Hanım! Aç gözlerini, dikkatlice bak: Ben Mayayım!..
    ÇAPAR: – Yeter Maya... Sakin ol...
    ULDUZA: – Maya mı?.. Sen – Maya mısın? Hayır, sen bir cadısın!.. Maya... Ne Mayası?.. Maya benden bile yaşlıydı... Sen nasıl Maya olabilirsin ki?!.. Yoksa seni mumyaladılar da bu yüzden mi genç kaldın?.. Bu kim, Çapar?.. Doğruyu söyle bana!..
    ÇAPAR: – O... Maya’dır... Doğru söylüyor... İlk başta ben de inanmamıştım...
    ULDUZA (anlamlı şekilde): – Ama sonra seni inandırdı, değil mi?.. Öyle mi oldu?.. Peki, şimdiye kadar nerelerdeydi bu hep genç hanım?.. Yıllardır sesi soluğu yoktu, birden bire nereden çıktı bu güzellik?.. Yoksa mektuplaşıyor muydunuz?..
    ÇAPAR: – Mektuplaşmak derken... Ben bazen yazardım...
    ULDUZA: – Ama o yazmazdı, değil mi?
    MAYA: – Hayır... Ben sadece Çapar’ın adresini unutmuştum...
    ÇAPAR: – Ben de onun adresini bilmiyordum...
    ULDUZA: – Demek sen mektupları öyle, gelişigüzel, adrese yazmadan gönderiyordun...
    ÇAPAR: – Mektup dediğin... Sadece karalamalardı... Hayır, adres falan yazmıyordum...
    ULDUZA: – Herhalde zarfın üstüne sadece “Mayaya ulaşsın” diye yazıyordun...
    MAYA: – Aynen öyle!..
    ÇAPAR: – Sen bunu nereden biliyorsun, Ulduzə?..
    ULDUZA: – Herhalde o mektupların hepsi de Mayaya ulaşıyordu, öyle mi?..
    MAYA: – Postacı o mektupları bana getiriyordu...
    ULDUZA: – Üstelik sen uzak, yabancı bir ülkede yaşıyordun... Yabancı bir dil, yabancı bir millet. Ama üzerinde “Mayaya ulaşsın” yazan o mektuplar o uzak ülkeye ulaşıyordu...
    ÇAPAR: – Doğrusu, bu bana da tuhaf geliyor...
    MAYA: – Burada tuhaf ne var ki?.. Mektup yazıldığı yere ulaşıyordu. Bu dünyada bir tek Çapar, bir tek Maya var...
    ULDUZA: – İki seven kalp, iki genç, iki âşık...
    ÇAPAR: – Ne genç?.. Ne âşık?.. Ben aslında o mektupları Mayaya yazmıyordum...
    ULDUZA: – Belki de o mektupları kendine yazıyordun?..
    ÇAPAR: – Bunu nereden biliyorsun?..
    ULDUZA: – Bunu bilmek zor değil ki... Sevenlerin hepsi kendilerine mektup yazar...
    MAYA: – Ben de bazen kendime mektup yazmışımdır... Ama onlar daha çok suçlama gibiydi...
    ÇAPAR: – Aslında ben mektup yazmayı pek sevmem...
    ULDUZA: – Ama buna rağmen sık sık mektup yazmak zorunda kalmışsın... Tıpkı gençliğinde olduğu gibi...
    ÇAPAR: – Doğrusu, ben Mayanın nerede yaşadığını bilmiyordum. Hatta onun hayatta olduğundan da haberim yoktu... O mektuplarıysa sadece, meraktan yazıyordum. Bunda bir yanlış mı var?..
    ULDUZA: – Belki de o mektupları birlikte okuruz?..
    MAYA: – Hayır! Söz konusu bile olamaz. O mektuplar bana yazıldı... Öyle değil mi, Çapar?..
    ULDUZA: – Galiba siz ikiniz birleşip beni kandırıyorsunuz!.. Yoksa beni deli mi sandınız?.. Yani beni bu kadar saf, aptal, enayi mi sanıyorsunuz?!.. Vah bana, vah!..
    MAYA: – Hakarete girme...
    ÇAPAR: – Ulduzə, o misafir, uzak bir yerden, yabancı bir ülkeden geldi... Biraz alçak sesle konuş... Neden bağırıyorsun?..
    ULDUZƏ: – Ey millet, kocamın aklı başından gitmiş! Evlenecek yaştaki oğlu var ama kendisi âşık olmuş. İşte size çağın büyük ressamı, dahi heykeltıraş!..
    ÇAPAR: – Dedim ya, bağırma!..
    MAYA: – Varsın bağırsın, cehenneme kadar!..
    ULDUZA: – Çapar, geç önüme! Gidiyoruz!..
    ÇAPAR: – Nereye?..
    ULDUZA: – Kendi harabene...
    ÇAPAR: – Yoksa burası da benim harabem değil mi?
    MAYA: – Ulduzə, git kendi işinle meşgul ol!.. Nereye sürüklüyorsun Çapar’ı?.. Çapar, sen gidiyor musun?..
    ÇAPAR: – Hayır!.. Hiçbir yere gitmiyorum... Ulduzə, sen kendin çık git...
    ULDUZA: – Peki, öyle olsun... Ben çıkıp gidiyorum!.. Siz kalın burada! Aşık olun! Koca sırtlan! Bakalım tekrar kriz geçirince başında kim duracak?!..
    MAYA: – Çapar, sen kalp krizi mi geçirdin?..
    ULDUZA: – Sadece iki kez!.. Peki, şimdi başınıza öyle bir iş getireceğim ki...

    Ulduza çıkar.

    MAYA: – Bu bildiğin delinin teki. Eskiden böyle değildi...
    ÇAPAR: – Öfkeli... Sinirleri bozulmuş...
    MAYA: – O, zaten en başından beri böyleydi. Ne çabuk unuttun?.. O, tam bir egoist. Sadece kendini düşünen bir kadın. Hayatını kimle harcadığına bak, Çapar?..
    ÇAPAR: – Ne yapayım?.. Kader böyleymiş, Maya...

    Kapı çalınır.

    MAYA: – Galiba yine o geldi...
    ÇAPAR: – Hayır... O çıktı gitti... Zor ki geri dönsün... Ama kim bilir? Belki de odur...
    MAYA: – İstersen ben arka kapıdan çıkıp gideyim
    ÇAPAR: – Arka kapıdan mı?.. Sen orayı da mı biliyorsun?.. Yok, gitme... Dur... Koltuğa otur. Hah, şöyle... (Kapıya doğru gider.) Geliyorum, geliyorum...

    Çapar kapıyı açar. Nuran gelir.

    NURAN: – Selam.
    ÇAPAR: – Haa, sensin Nuran?.. Gel, geç içeri... Hayırdır bu saatte?..
    NURAN: – Hiç, öylesine... Bu taraftan geçiyordum, dedim bir sana uğrayayım... (Maya’ya) Selam... Hoş geldiniz...
    MAYA: – Selam... Çapar, bu oğlan sana çok benziyor...
    NURAN: – “Çapar”?.. (Maya’ya) Siz yaşlı adama adıyla mı hitap ediyorsunuz?..
    MAYA: – Kendi yaşıtıma nasıl hitap etmeliyim ki
    NURAN: – Yaşıtınıza mı?..
    ÇAPAR: – Oğlum, bu kız çok şakacıdır...
    Aldırma…
    MAYA: – Bu senin oğlun mu?..
    NURAN: – Bu, modellik için mi geldi?..
    MAYA: – Ben eski dostumun yanına geldim...
    NURAN: – Dostunuzun?.. (Maya’ya) Sizi bir yerden hatırlıyor gibiyim...
    MAYA: – Belki rüyanda görmüşsündür... Çapar, bu gerçekten senin oğlun mu?..
    ÇAPAR: – Evet, oğlumdur...
    MAYA: – Hayal bile edemezdim senin bu kadar büyük bir çocuğun olduğunu...
    NURAN: – Babam zamanında evlenseydi, ben daha da büyük olurdum...
    MAYA: – Çapar, senin ne şakacı bir oğlun varmış.
    ÇAPAR: – O çok terbiyeli bir çocuktur... Ama bugün pek neşeli...
    NURAN: – Baba, sessiz-sakin olmanın hiçbir faydasını görmedim.
    MAYA (gülerek): – Hıh, Çapar, galiba oğlun artık imajını değiştirmeye karar verdi...
    ÇAPAR: – Olabilir... Siz sohbete devam edin. Ben bir çay demleyeyim.
    MAYA: – Bırak çayı ben demleyeyim...
    ÇAPAR: – Yok, ben demlerim... Oğlum, yolda annenle karşılaştın mı?..
    NURAN: – Annem, kendi annesinin evinde...
    MAYA: – Çapar, kaynanan hâlâ sağ mı?..
    NURAN: – Hatta kayınpederi bile sağ...
    ÇAPAR: – İkisi de sağ. Ama ayrıldılar...
    MAYA: – Demek ki Ulduza'nın annesi de ona çekmiş: sinsi, kavgacı...
    NURAN: – Siz onları nereden tanıyorsunuz?..
    ÇAPAR: – Oğlum, şaka yapıyor... Evet, ben çaya bakayım... Sanırım su bitmek üzere...

    Çapar diğer odaya geçer. Maya radyoyu açar. Müzik çalıyor.

    MAYA: – Harika bir melodi. Üstelik Afrika melodisi...
    NURAN: – Dans edelim mi?..
    MAYA: – Beceriyor musun?..
    NURAN: – Biraz...

    Maya ve Nuran dans ederler.

    MAYA: – Çok güzel dans ediyorsun, Nuran...
    NURAN: – Ben dans etmiyorum... Uçuyorum... Gökyüzünün yedinci katındayım...
    MAYA: – Ellerin titriyor. Kalbin güvercin gibi çırpınıyor...
    NURAN: – Hepsi heyecandan...
    MAYA: – Seni heyecanlandıran ne?..
    NURAN: – Sensin, Maya...
    MAYA (kahkaha atar): – Ben mi?.. Hadi oradan!..
    NURAN: – Neden gülüyorsun?..
    MAYA: – Ne yapayım, gülüyorum işte... Öyle sözler söylüyorsun ki, pişmiş tavuğun bile gülme isteği gelir...
    NURAN: – Sen dünyanın en güzel, en çekici kadınısın... Seninle dünyanın öbür ucuna bile giderim...
    MAYA: – Ben zaten dünyanın öbür ucundan kaçıp geldim buraya... Geldiğim yere dönmek istemem bir daha...
    NURAN: – Sen Afrikadan mı geldin yoksa?..
    MAYA: – Nereden anladın?..
    NURAN: – Elinin, göğsünün, nefesinin sıcaklığından. Derler ki Afrika sıcak memleketmiş...
    MAYA: – Afrika’da hep yazdır... Oranın havası da yanar, toprağı da...
    NURAN: – İnsanları da...
    MAYA: – Evet, yeter, dans ettik yorulduk. (Geri çekilir.) Biraz dinlen...
    NURAN: – Hayır, seninle dans etmekten asla yorulmam...
    MAYA: – Sen benimle öyle konuşuyorsun, öyle davranıyorsun ki...
    NURAN: – Nasıl?.. Hiçbir şey anlamıyorum...
    MAYA: – Baban varken bu yaptıkların ayıp...
    NURAN: – Babam genç olmadı mı sanki?
    MAYA: – Baban hâlâ genç... Aslında ben de gencim...
    NURAN: – Kim sana yaşlı diyor ki?..
    MAYA: – Sen benim oğlum yaşındasın...
    NURAN (gülerek): – Yok artık, sen de benim kızım yaşındasın...
    MAYA: – Ben senin babanın çocukluk arkadaşıyım...
    NURAN (gülerek): – Ben de senin annenin çocukluk arkadaşıyım...
    MAYA: – Eğer ben senin babanla evlenseydim, sen benim çocuğum olabilirdin...
    NURAN (sinirlenir): – Beni aptal mı sanıyorsun?! Ne biçim konuşuyorsun benimle?!
    MAYA: – Ben Çapar’la mutlu olabilirdim...
    NURAN: – Peki neden olmadın?..
    MAYA: – Demek ki kader böyleymiş...
    NURAN: – Bak, Maya, benimle insan gibi konuş. Sinirlerimle oynama! Çıldırtma beni!..
    MAYA: – Sen hâlâ çok gençsin, Nuran... Önünde koca bir ömür var... Ama ben... biz artık son durağa yaklaşıyoruz...
    NURAN: – Ne durağıymış o?.. Yeter!.. Yeter!.. Ben çocuk değilim sana...
    MAYA: – Bağırma! Baban duyar... Anlar...
    NURAN: – Duysun!.. Anlasın!.. Benim kendi aklım, kendi fikrim var... Kendi seçtiğim yoldan gideceğim... Herkes kendi seçiminde özgürdür...

    Çapar gelir. Elinde fincan-tabak vardır.

    ÇAPAR: – Evet, oğlum, otur... Şimdi çay getireceğim...
    NURAN: – Ben gidiyorum... İşim var...
    MAYA: – Benim de işim var...
    ÇAPAR: – Hiçbir şey anlamıyorum... Maya, sen nereye gidiyorsun?..
    MAYA: – Az sonra dönerim. Postaneye gitmem gerekiyor...
    ÇAPAR: – Postaneye mi?.. Telgraf mı çekeceksin?..
    MAYA: – Evet... Telgraf çekeceğim...
    NURAN: – Hadi gidelim... Postaneyi ben sana gösteririm...
    ÇAPAR: – Oğlum, sen kendi işinle meşgul ol...
    MAYA: – Nuran, ben nereye gideceğimi bilirim...

    Nuran sinirli bir şekilde çıkar gider. Maya eğilip Çapar’ın boynuna sarılır, onu okşar ve çıkar. Müzik başlar. Müzik eşliğinde ayak sesleri duyulur. Zenci gelir. Çapar şaşkınlıkla ona bakar.

    ÇAPAR (Zenci’ye): – Sen kimsin?.. Ne istiyorsun?..
    ZENCİ: – Ben Maya’yı arıyorum...
    ÇAPAR: – Afrika’dan mı geldin?..
    ZENCİ: – Evet. Bunu nasıl anladınız?..
    ÇAPAR: – Bunu anlamak zor bir şey mi?.. Yüzüne bakan biri senin kim olduğunu, nereden geldiğini anlamaz mı? Zencinin vatanı Afrika’dır... Bunu herkes bilir... Peki sen Maya’yı nereden tanıyorsun?..
    ZENCİ: – Nereden mi?.. Afrika’dan...
    ÇAPAR: – Evet, o Afrika’da yaşamıştı... Maya’nın burada olduğunu sana kim söyledi?..
    ZENCİ: – Kimse... Yerini kendim öğrendim...
    ÇAPAR: – Maya’yı uzun zamandır mı tanıyorsun?..
    ZENCİ: – Uzun zamandır... Çok uzun zamandır... Belki kırk-elli yıl olmuştur...
    ÇAPAR: – Ne kırk-elli yılı?.. Senin otuz yaşın bile yoktur. Ama dedenin zamanından önceki tarihleri anlatıyorsun... Belki Afrika’da zaman farklı hesaplanıyordur...
    ZENCİ: – Farklı mı? Ne demek istiyorsunuz?..
    ÇAPAR: – Belki zenciler bir yılı iki-üç yıl gibi sayıyorlardır diyorum?..
    ZENCİ: – Zaman her yerde aynıdır...
    ÇAPAR: – Peki, söyle bakalım, niyetin ne?.. Gördüğün gibi burada Maya filan yok...
    ZENCİ: – Evet, şu an yok... Ama muhtemelen birazdan gelir. Ben beklerim...
    ÇAPAR: – O, aranan biri değil ki?..
    ZENCİ: – Ben onu arıyorum...
    ÇAPAR: – Yoksa interpol filan mısın sen?..
    ZENCİ: – Gerekirse interpol’e de vereceğim onu...
    ÇAPAR: – Ne oldu, suç mu işledi? Birini mi öldürdü?..
    ZENCİ: – O, kimseyi öldürmedi... Ama böyle giderse ben onu öldürmek zorunda kalacağım...
    ÇAPAR: – Defol git buradan, alçak zenci!..
    ZENCİ: – Hiçbir yere gitmiyorum. Maya’yı bekleyeceğim...
    ÇAPAR: – Git dedim sana. Atölyemi terk et!..
    ZENCİ: – Biliyorum ki Maya er ya da geç buraya gelecek...
    ÇAPAR: – Ne o, yoksa kanını benim üstüme mi dökmek istiyorsun?.. Yoksa Azrail seni buralara mı sürükledi?.. Belki de Afrika’dan ölmeye geldin, aptal!..
    ZENCİ: – Ölüm haktır... Ölümden korkmam!..
    ÇAPAR: – Sana göstereceğim ölüm neymiş!..
    ZENCİ: – Bana tehdit savunmayın!.. Siz kimsiniz?!..
    ÇAPAR: – Dur, şimdi göstereceğim sana kim olduğumu...

    Çapar duvarda asılı olan süs kılıcını alır, Zenci’nin üstüne saldırır. Zenci bağırarak kaçar. Müzik... Çapar geri döner, kılıcı yerine asar. Koltuğa oturur, düşüncelere dalar. Çerçeveye bakar. Resim “yerindedir”. Çapar hayrete düşer. Müzik sesi yükselir.

    PERDE


    II. BÖLÜM

    Yine aynı atölye. Müzik çalmakta. Artıq her yerde bir düzen ve tertip hissediliyor. Çapar ve Maya yeni kostümler giymiş. Yüzlerinden mutluluk ve sevinç saçılıyor. Müzikle uyum içinde dans ediyor, gülüyor ve eğleniyorlar.

    ÇAPAR: – Tanrım, gerçekten de dünyada mucizeler oluyormuş...
    MAYA: – Mucize mi? Hayır, bu bir mucize falan değil.
    ÇAPAR: – O zaman ben rüya görüyorum... Tüm bunlar bir rüya, Maya...
    MAYA: – Ne rüyası?.. Bak, bu sensin, bu da benim...
    ÇAPAR: – Ama bana öyle geliyor ki, sen çerçevedeki resimsin... O çerçevenin içinden çıkıp gelmişsin... Başka türlüsü mümkün değil...
    MAYA: – Ne resmi?.. Bu benim Çapar... Maya’yım.
    ÇAPAR: – Seni nasıl resmetmişsem, nasıl yaratmışsam, öylesin... Kıyafetin bile tıpkı öyle. İyi ki seni başka bir kılıkta çizmemişim...
    MAYA (gülerek): – Hangi kıyafeti kastettiğini biliyorum. Söyleyeyim mi?..
    ÇAPAR: – Söyle...
    MAYA: – Havva’nın kıyafetini demek istiyorsun, değil mi? (Gülerek).
    ÇAPAR: – Ayıp... Böyle şeyler söyleme...
    MAYA: – Ben bir kalp okuyucusuyum, Çapar... Bunu biliyorsun...
    ÇAPAR: – Peki, bana söyle bakalım, o zenci senden ne istiyor?..
    MAYA: – Yoksa yine mi geldi?
    ÇAPAR: – Geldi, kovdum gitti... Sanırım sonunda elimde ölecek... Ne zaman sen çıkıp telgraf çekmeye gitsen, bir yerden beliriveriyor. Doğrusu, şüphelenmeye başladım...
    MAYA: – Neyden? Kimden?..
    ÇAPAR: – O zenciden. Senden... Kendimden...
    MAYA (gülerek): – Neden?..
    ÇAPAR: – Sonuçta o Afrika’dan gelmiş... Şüphesiz, tanışsınız...
    MAYA: – Sanki beni bütün Afrikalılar, bütün zenciler tanımak zorundaymış gibi... Benim hiçbir zenci tanıdığım yok.
    ÇAPAR: – Afrika’da yaşayıp da bir tane bile zenci tanımamak... Bu mümkün mü?..
    MAYA: – Neden olmasın?.. Bu dünyada hiçbir erkek tanıdığım yok. Olamaz da. Sadece bir kişi hariç... Onu da yalnız sen tanıyorsun. (Çapar’a sevgiyle dokunur).
    ÇAPAR: – O kimmiş öyle?
    MAYA: – O adam, bilinçli hayatı boyunca yalnızca bir kadını düşünmüş; her zaman inanmış ki, aradan yıllar, on yıllar geçse bile o kadınla bir araya gelecek. Zaman – onlar için geçen bir süreç değil, sıradan bir sınav alanı olmuş. Şimdi onların ebedi mutluluğuna çok, çok az kalmış.
    ÇAPAR: – Yine o eski günlerdeki gibi tatlı dilli, şakacı olmuşsun, Maya... Üstelik artık kalp okumayı da öğrenmişsin... Senin yanında bir şey konuşmak bir yana, düşünmek bile tehlikeli...
    MAYA: – O yüzden hep güzel şeyler düşünmeye çalış.
    ÇAPAR: – Güzel şeyler mi?.. Bu dünyada insanı sevindirecek bir şey mi var ki?..
    MAYA: – Benim gelişim seni sevindirmedi mi?.. Görüyorum ki sevinçten çiçek gibi açmışsın...
    ÇAPAR: – Doğru söylüyorsun, Maya... Gelişin yüreğimin bayramı oldu. Yıllardır böyle sevinmemiştim. Sanki uzak Afrika’dan güneş, sıcaklık, ışık getirmişsin. Artık Afrikalıları da farklı görüyorum. Biliyor musun nasıl?.. Sanki onlar da senin sayende zarifleşmiş, güzelleşmiş gibi geliyor bana...
    MAYA: – Zencilerin de kendi güzelleri vardır...
    ÇAPAR: – Muhtemelen o güzellerin kalın dudakları, büyük elleri, ışıldayan dişleri, tel gibi sert saçları, geniş burunları vardır... Seni arayan o zenci gibi...
    MAYA: – Onların sadece tenleri koyu buğday rengindedir. Kendi tenimizin altında hepimiz aynıyız.
    ÇAPAR: – Tenin hâlâ o eski zamanki gibi yumuşak, pürüzsüz ve cazibeli...
    MAYA: – Sen de hâlâ heybetli, güçlü ve gururlusun... Yüzünde yaşam ve gençlik tutkusu parlıyor. Hissediliyor ki enerjin taşmakta... Peki, Çapar, doğru söyle, Ulduza’yla nasıl yaşıyorsun? Kırılma ama, o dayanılmaz bir kadın.
    ÇAPAR (gülerek): – Bir şekilde katlanıyoruz. Başka çare yok.
    MAYA: – Tanrım, o kızı düşündükçe tüylerim diken diken oluyor...
    ÇAPAR: – Neden ki? Ulduza o kadar da korkunç biri değil... Gördün ya kendin...
    MAYA: – Ne kadar fesat, ne kadar kötü kalpliydi... Affet beni Çapar... Karın hakkında böyle şeyler söylüyorum...
    ÇAPAR: – Onun seninle nasıl ilişki kurduğunu bilmiyorum. Bunlar benim için yeni şeyler...
    MAYA: – Peki, şimdiye kadar hiç düşünmedin mi, aramıza giren kimdi?.. Neden ayrıldık biz o zaman?..
    ÇAPAR: – Demek ki sende ilginç bilgiler varmış... Hadi anlat...
    MAYA: – Bilgi dediğin... Çapar, sen o zaman da saftın, şimdi de... Ulduza gece gündüz kulağımı doldurmakla meşguldü. Hep seninle alay ederdi. Hakkında bir sürü iftira uyduruyordu: güya egoistsin, alçağın birisin. Kızları kandırır, yoldan çıkarırsın... Daha neler neler... Kısacası senin yüzünde bir dinozor imajı yaratıyordu. Seni gözden düşürüyordu.
    ÇAPAR: – Kim?.. Bunu yapan kimdi? Ulduza mı?.. Benim karım mı?..
    MAYA: – Evet... Demek ki seni elde etmek istiyormuş o zamanlar!..
    ÇAPAR: – Ben bunların hiçbirini bilmiyordum... Ulduza o zaman diyordu ki, güya ben yüzyılın en büyük heykeltıraşı, ressamı olacağım. Her zaman gölge gibi peşimdeydi: adım adım, sürekli... Peki sen neden bana bunları söylemedin?..
    MAYA: – O zaman yüzüm tutmuyordu, cesaretim yoktu...
    ÇAPAR: – Gerçeği söylemek için bir insanın ömrü mü gerekir?
    MAYA: – Hangi ömürden bahsediyorsun? Bazen bir ömür bile yetmez gerçeğin ortaya çıkması için... Aslında bu dünya gerçeklerin değil, sırların, bilinmezliklerin dünyasıdır, Çapar.
    ÇAPAR: – Ne yaxşı ki, o sırların birinden bugün haberdar oldum... Yoksa mezarım bile ateşe bürünürdü, Ulduza...
    MAYA: – N’oldu, yoksa yeniden evlenme niyetindesin?..
    ÇAPAR: – Zaten benim aile ocağımın közleri çoktan sönmüş, sadece dumanı tütüyor...
    MAYA (gülerek): – Ya tutup yeniden âşık olursan!
    ÇAPAR: – Ne kadar yalanın içinde boğulabilir insan?.. Daha ne kadar ikiyüzlülüğe alan açmak olur?.. Ben kendi elimle kaderimi söndürdüm, mutluluğumu mahvettim. Yeter artık! Dayanamıyorum! Ben bir tek gün, hatta bir saat, sadece bir an bile olsa mutlu olmak istiyorum.
    MAYA: – Senin dediğin o mutluluk hiçbir yerde yok... Yeryüzü gerçek mutluluğa hasret... Belki senin aradığın o saadet, o mutluluk göklerde vardır...
    ÇAPAR: – O saadete seninle kavuşacağım, Maya!.. Bunu zaten sen kendin söylüyorsun... Benim aradığım o mutluluk seninle, senin adınla bağlı. Daha doğrusu, sen kendin benim mutluluğumsun... Şimdi, tam da bu yaşımda hissediyorum ki, ne kadar mutsuz olmuşum. Mutlu olmalıyım, Maya.

    Mayanın elini tutar.

    Aslında şu anda ben dünyanın en mutlu insanıyım.
    MAYA: – Aslında mutluluk da mutsuzluk da bizim içimizdedir, Çapar... Ama nedense biz onu hep dışarda ararız...
    ÇAPAR: – Doğru söylüyorsun, Maya... Tüm bunların gerçek olduğuna inanamıyorum! İnanamıyorum...

    Müzik. Çapar ve Maya el ele tutuşup şarkı söylerler.

    MAYA:
    – Seni arayıp bulan
    Gözüme inanamam...
    Adın dilimde tükendi,
    Sözüme inanamam...
    ÇAPAR:
    – Umut kalmadı umuda,
    Gülüm, beni suçlama:
    İçimdeki inanca
    Gücüme inanamam.
    MAYA ve ÇAPAR:
    – Umudumuz kırıldı,
    Kaderimiz yazıldı.
    Elim gökten kesildi,
    Kendime inanamam...
    ÇAPAR: – Gel, öbür odaya geçelim...
    MAYA: – Neden?..
    ÇAPAR: – Seni yakından görmek istiyorum... Olduğun gibi.
    MAYA: – Ben zaten karşında olduğum gibiyim...

    Çapar Maya'yı kucağına alıp yan odaya geçiyor. Müzik. Ulduza gelir. Saçları yüzüne düşmüş. Atölyeyi öfkeyle gözden geçirir, sonra yan odaya yönelir. Orada gördüğü manzara karşısında dehşete kapılır, çığlık atar, bayılır ve koltuğa yığılır. Çapar gelir, Ulduza’nın nabzını kontrol eder.

    ÇAPAR: – Ulduza... Hadi, kendine gel... Duyuyor musun?..
    ULDUZA: – Offf... Bana yaklaşma...
    ÇAPAR: – Tamam, korkulacak bir şey yok gibi... Yaygara yapma!..
    ULDUZA: – Neredeydi o?.. Nereye gitti?..
    ÇAPAR: – Kim?.. Kimi diyorsun?..
    ULDUZA: – O rezili, o iblisi diyorum...
    ÇAPAR: – Yeter, ayıptır...
    ULDUZA: – Ayıp mı?.. Kime ayıp? Bana mı, size mi?.. Ben seni de, onu da ellerimle boğup öldüreceğim. Sanırım sen yaşlandıkça kudurdun?..
    ÇAPAR: – Tamam... Sessiz konuş...
    ULDUZA: – Hayır! Ben bağıra bağıra konuşacağım!.. Bırak senin o güzelin de duysun!
    ÇAPAR: – Öyleyse, ne kadar bağırabiliyorsan bağır, haykır... Herkese! Herkese! Herkese!

    Ulduza, yan odaya geçmek ister. Çapar önüne geçer.

    ULDUZA: – Çekil önümden! Onun başına bir iş çevireceğim ki!..
    ÇAPAR: – Dur! Nereye dalıyorsun!

    Maya gelir: yakası açıktır.

    MAYA: – Evet, söyle bakalım ne istiyorsun, Ulduza?..

    Maya Ulduza’ya doğru yürür. Ulduza geri çekilerek bağırarak uzaklaşır.

    ULDUZA: – Cadı! Yılan! Akrep!..
    MAYA: – Git! Defol!.. Ha-ha-ha!.. İşte böyle...

    Ulduza gider. Maya, Çapar’ın göğsüne yaslanır. Nuran gelir.

    NURAN: – Selam! (Boş çerçeveye işaret ederek) Baba, nasıl olur da çalışmıyorsun?.. Bu çerçeve neden boş?..
    MAYA: – O çerçevedeki resim kendi ayağıyla geldi...
    NURAN: – (Maya’ya) Herhalde o resimdeki sen olmalıymışsın...
    MAYA: – Yoksa şüphen mi var?..
    ÇAPAR: – Otur, oğlum...
    MAYA: – O, nedense heyecanlı... (Nuran’a) Yoksa bize söyleyeceğin bir şey mi var?..
    NURAN: – Söyleyecek sözüm mü?.. Var! Özellikle de sana...
    MAYA: – Buyur, dinliyorum...
    NURAN: – Seninle baş başa konuşmak istiyorum...
    MAYA: – Önce babandan izin al, sonra...
    NURAN: – Zaten onun da baş başa söyleyecek sözleri var...
    MAYA: – Bundan sonra hiçbir kimse Çapar’la beni birbirimizden ayıramayacak...
    NURAN: – Sana birkaç kelime sözüm var, Maya...
    MAYA: – Artık ben kendi sözümü söyledim...
    NURAN: – Peki! O zaman bizimki kalsın sonraya...

    Nuran çıkar.

    ÇAPAR: – Bu çocuğun aklı başından gidiyor galiba... Maya, sen nereye hazırlanıyorsun?..
    MAYA: – Postaneye... Telgrafa...
    ÇAPAR: – Ne çok telgraf çekiyorsun sen?..
    MAYA: – Benim Afrika’da kendi işlerim, problemlerim var... Merak etme Çapar... Çok geçmeden dönerim...

    Maya çıkar. Ulduza gelir: şimdi çok düzgün giyinmiş; üstelik sanki bayağı gençleşmiş.

    ÇAPAR: – Ulduza?.. Ne istiyorsun?..
    ULDUZA: – Ben hiçbir şey istemiyorum, Çapar.
    ÇAPAR: – Öyleyse neden beni gölge gibi takip ediyorsun? Neden bırakmıyorsun işimle gücümle uğraşayım, derdimi çekeyim?..
    ULDUZA: – Ben Alpay kardeşi bekliyorum. Bırak o da gelsin. Göreyim derdin neymiş?.. Ne olmuş sana?..
    ÇAPAR: – Bana bir şey olduğu yok. Her şey yolunda...
    ULDUZA: – Biraz utanman olsun, adam ol!.. Hâlâ konuşacak dilin de var ha!..
    ÇAPAR: – Dil ne işe yarar ki?..
    ULDUZA: – Diğer zamanlarda dilin çıkmaz, ah eder inlersin... Eve barka uğramazsın... Dillenince de dersin ki “hey heyim gitti, vay vayım kaldı.” Yıllarca karın aklına gelmez. (Onu taklit eder) “Ulduza şuram ağrıyor, Ulduza buramı ov...” “Güzelim, artık elimden bir şey gelmez, benden ne bekliyorsun?” (Yüksek sesle) Ne yani, artık ağrıyan yerin kalmadı mı?.. Pek bir çevikleşmişsin!.. Maşallah, yüzünden tazelik akıyor. Adam gibi etrafına bir bak, aynanın önünde durup kendine bak...
    ÇAPAR: – Yok ya, belki de sana bakayım?.. Ben senin ne yüzünü görmek, ne de sesini duymak istiyorum. Sen bana hep yabancı oldun, hep!..
    ULDUZA: – Yabancı mı oldum? Olsun, yine olayım, önemli değil... Ama bugün herkes bize gülüyor, bizimle alay ediyor... Çapar!..
    ÇAPAR: – Neden?..
    ULDUZA: – Senin hareketlerin yüzünden...
    ÇAPAR: – Bırak gülsünler! Ağlasalardı – bu daha kötü olurdu, değil mi?..
    ULDUZA: – Ya kendini arsızlığa vurdun, ya da gerçekten aklını yitirdin?..
    ÇAPAR: – Bak kadın, bana akıl verme. Anladın mı? Zaten bir kez senin isteğini yerine getirip sonsuz bir mutsuzluğa düçar oldum...
    ULDUZA: – Hangi mutsuzluktan bahsediyorsun, Çapar?..
    ÇAPAR: – Her şeyi çok iyi biliyorsun... Olan biteni ne çabuk unuttun?.. Belki Maya hakkında bana söylediklerin de aklından çıktı?..
    ULDUZA: – Ne Mayası?.. Ne olmuş?.. Yine ne uyduruyorsun sen?..
    ÇAPAR: – Ben hiçbir şey uydurmuyorum!.. Her şeyi çok iyi hatırlıyorum: gece gündüz kulağımı doldurur, beni inandırmaya çalışırdın ki Maya kötü yoldadır, ahlaksızdır... Her gün birinin kucağındadır. Ne bileyim, öyleymiş, böyleymiş... Tam da o zamandan başladı benim mutsuzluğum. Sen namuslu, terbiyeli bir kızı gözümden düşürdün. Ben senin yüzünden günaha girdim...
    ULDUZA: – Günaha mı girdin?..
    ÇAPAR: – Evet, günah içindeyim... Gör ben onun hakkında neler düşündüm, neler?! Halbuki o, ay gibi tertemiz, su gibi duruymuş... Tüm bunların sorumlusu sensin... Asıl suçlu sensin, sen!..
    ULDUZA: – Ey Tanrım, bu ne oyundur benim başıma açtığın?! Bu ne beladır ben çekiyorum?! Neden canımı almıyorsun, ilahi?! Neden düşmanları bana güldürüyorsun, ey Rabbim?!
    ÇAPAR: – Peki, peki... Bağırıp çağırıp ortalığı ayağa kaldırma!.. Ne istiyorsun benden?.. Ben burada sanatla uğraşıyorum: resim çiziyorum, heykel yapıyorum... Engel olma bana...

    Çapar çıkar. Alpay gelir.

    ULDUZA: – Herhalde haberin vardır, Alpay kardeş...
    ALPAY: – Bu da neyin nesi?.. Hiçbir şey anlamıyorum...
    ULDUZA: – Dostun bu yaşında âşık olmuş...
    ALPAY (Gülerek): – Gençliğinde başı yoğundu... Şimdi zamanı bol, bırak sevsin, sevilsin...
    ULDUZA: – Sen şaka yapıyorsun, Alpay kardeş... Çapar bizi halkın içinde küçük düşürüyor. Hem de biliyor musun onu baştan çıkaran kim?
    ALPAY: – Kimmiş?
    ULDUZA: – Hani o Maya vardı ya...
    ALPAY: – Maya... Bizim şarkı söyleyen Maya mı?..
    ULDUZA: – Evet ya... Belki o değildir... Ama kendisi diyor ki, ben Mayayım...
    ALPAY: – Kendi mi söylüyor?.. Sen tanımıyorsun mu Maya’yı?..
    ULDUZA: – Sanki aynen Maya'nın kendisi... Yürüyüşü, duruşu, yüzü, konuşması...
    ALPAY: – Herhalde yaşlanmıştır...
    ULDUZA: – Ne yaşlanması, Alpay kardeş?! Sanki üstünden zaman geçmemiş. Asıl beni korkutan da bu: Nasıl olur da bunca zaman geçer ama bu cadaloz kız hiç yaşlanmaz...

    Alpay boş çerçeveye bakar – şaşırır.

    ALPAY: – Garip... Peki resim nerede? Çerçeve neden boş?..
    ULDUZA: – Bu çerçevede resim mi vardı?
    ALPAY: – Evet... Yani... Çerçevede tuval vardı... Herhalde Çapar kendisi çıkarıp attı... Diyorsun ki, Maya aynı Maya’dır?..
    ULDUZA: – Allah bilir aynı Mayadır ya da değildir... Ama benim aklını kaçırmış kocam dört elle onun eteklerine sarılmış. İkisi de kendini çok utanmazca davranıyor... Sanki başka bir dünyanın insanları...
    ALPAY: – Ama Çapar sakin biridir...
    ULDUZA: – Sakinliği yılan çarpsın onu. Şimdi görsen tanımazsın. Sanki konuşmuyor, sayıklıyor...
    ALPAY: – Belki de şaka yapıyorlardır?..
    ULDUZA: – Alpay kardeş ne şakası? Şu yaşlı aptalın aklını başına toplayabileceğini mi sanıyorsun? Milleti üstümüze güldürüyor.
    ALPAY: – Vallahi hiçbir şey anlayamıyorum: Birdenbire ne oldu buna?..
    ULDUZA: – O bir yana, çocuğun da aklını karıştırdı...
    ALPAY: – Hangi çocuk?..
    ULDUZA: – Nurandan bahsediyorum ya... O da ayrı taraftan tutulmuş... Aşık olmuş.
    ALPAY (gülerek): – Bırak aşık olsun... Gençtir... Adam aşık olur – vay, oğul aşık olur – vay...
    ULDUZA: – Yok yok, Alpay kardeş, mesele şu ki Nuran da o cadaloza aşık olmuş...
    ALPAY: – Hangi cadaloza?..
    ULDUZA: – Babasının aşık olduğu cadaloza. Kendini “Maya” diye yutturmaya çalışan var ya... Aman Allah’ım, demek ki görecek günlerim varmış... Bilmiyorum babanın derdine mi yanayım, oğlunkine mi?..
    ALPAY: – Nereden biliyorsun Nuran’ın âşık olduğunu... Mayaya?.. Bunu kim söyledi?..
    ULDUZA: – Çocuğun kendisi söylüyor... Hem de sanki ağzından babasının dili konuşuyor: “Ben Maya ile evleneceğim, bu kadar. Ölürsem toprağıyım, kalırsam Maya’nın.” Halkın içinde rezil olacağım, Alpay kardeş... (Ağlamaklı olur.) Yardım et bana...
    ALPAY: – Ben de hiçbir şey anlayamıyorum... (Duraklar.) Neyse, bırak gelsin, konuşayım onunla. Bakalım bu işin sonu ne olacak. İçimden bir türlü inanasım gelmiyor... Baba-oğul bunlara ne oldu birdenbire?.. Maya nereden çıktı?.. Çapar neden böyle şeyler yapıyor?..
    ULDUZA: – Böyle giderse o cadalozu kendi elimle boğacağım... Bir Maya’dan kurtulmuştuk, bu kalmıştı...
    ALPAY: – Hangi Maya’yı diyorsun?..
    ULDUZA: – O zamanlar bizimle oturup kalkardı ya... O, hangi cehennemeyse gitti, yerine bu geldi...
    ALPAY: – Belki bu gerçekten o eski Maya’dır...
    ULDUZA: – Sen ne diyorsun, Alpay kardeş?! O Maya'nın günü geçti artık, varsa yoksa acısı kalmıştır – tabii hâlâ sağsa... Bırak gelsin, kendin göreceksin, bu cadaloz genç bir kız, gelin gibi... Evet, galiba geliyorlar...

    Çapar gelir.

    ÇAPAR: – Selam, Alpay...
    ALPAY: – Çapar, gözüme bir tuhaf görünüyorsun...
    ÇAPAR: – Neden ki?.. Her şey yolunda...
    ULDUZA: – O nerede?.. Nereye gitti?..
    ALPAY: – Duydum ki misafirin varmış...
    ÇAPAR: – “Misafir” dediğin... Maya geldi, Alpay.
    ULDUZA: – Onu göreyim de hoş gelmesin... Bak onun başına ne işler açacağım... Nerede o?.. Nereye kayboldu?..
    ÇAPAR: – Sanırım Ulduza bütün ülkeyi bu atölyeye toplayacak...
    ALPAY: – Ülke ne ki?.. Buraya senin en yakın, en samimi insanlar geliyor.
    ULDUZA: – Duyuyorsun değil mi, Alpay kardeş...
    ÇAPAR: – Kes sesini!..
    ALPAY: – Çapar, sana ne oldu? (Ulduza’ya.) Ulduza bacı, belki bir çay masası hazırlarsın... Ben de Çapar’la konuşayım...

    Ulduza yan odaya geçer.

    ÇAPAR: – Dinliyorum seni, Alpay...
    ALPAY: – Çapar, doğru anlamanı istiyorum... Tüm bu olanlar içimi acıtıyor. Düşünsene, yılların dostuyuz... Hem de gençlik dostları: Sen, ben, Ulduza...
    ÇAPAR: – Peki, Maya’yı neden saymıyorsun?..
    ALPAY: – Maya ha... Maya da bizim o zamanki dostlardandır... Gör bir, kaç yıldır onu görmüyorduk...
    ÇAPAR: – Görüşmüyorduk, evet... Ama o şimdi geri döndü... Hem de temelli...
    ALPAY: – Geldiyse, hoş gelmiş, sefalar getirmiş. Zaten o resmi senin atölyende gördüğümde içime bir kurt düştü...
    ÇAPAR: – Neden?..
    ALPAY: – Bildim ki bu işin altında bir iş var... Öyle de oldu... (Duraksar) Bak hele, Çapar, yoksa bunca yıl içinde onunla gizli gizli görüştün mü?
    ÇAPAR: – Ben onunla her gün, her an birlikteydim. Bir an bile gözümün önünden gitmedi...
    ALPAY: – Şaka yapıyorsun herhalde, Çapar?..
    ÇAPAR: – Ben onunla daima temas halindeydim...
    ALPAY: – Temas ayrı şey, görüşmek ayrı... Doğruyu söyle, Maya bu zamana kadar neredeymiş?..
    ÇAPAR: – Gerçeği mi duymak istiyorsun? Afrika’da yaşıyormuş...
    ALPAY: – Afrika’da?..
    ÇAPAR: – Evet, kara Afrika’da. Siyahilerin arasında yaşıyormuş...
    ALPAY: – O diyarlara nasıl düşmüş ki?..
    ÇAPAR: – Sen iyi bilirsin ya: Maya’nın babası diplomattı, tercümandı... Onu Afrika’ya büyükelçiliğe göndermişlerdi, kızını – yani Maya’yı da yanında götürmüşdü...
    ALPAY: – Afrika’ya?..
    ÇAPAR: – Evet işte... Afrika’ya... O zamandan beri de Maya orada kalmış...
    ALPAY: – Muhtemelen evlenmiş falandır...
    ÇAPAR: – Ne evlenmesi?.. Hep beni düşünmüş...
    ALPAY: – Kendi mi söylüyor?..
    ÇAPAR: – Onun söyleyip söylemediğinin önemi yok... Ben her şeyi biliyorum...
    ALPAY: – Yani diyorsun ki bu senin Mayan hâlâ bekâr, hâlâ bakire?..
    ÇAPAR: – Yoksa şüphen mi var?..
    ALPAY: – Hayır... Neden olsun?.. Her şey olabilir...
    ÇAPAR: – Sanırım bana gülüyorsun? Sanırım benimle alay etmek istiyorsun, Alpay!..
    ALPAY: – Yok... Öyle bir şey yok... Düşünsene, ne zamandır dostuz biz?.. Sadece sen kendini çocuk gibi davranıyorsun... Vazgeç bu işten, Çapar...
    ÇAPAR: – Siz vazgeçin benden!..
    ALPAY: – Aklını başına topla, Çapar... Ayıp oluyor. Karın var, çocuğun var... Oğlun evlenme çağına geldi artık...
    ÇAPAR: – Ne olmuş ki?..
    ALPAY: – Ne olmuş ki değil... Kendini harcıyorsun... (Duraksar) Hah, şimdi anladım neden hep Afrika konyağı içtiğini!..
    ÇAPAR: – Anladın mı?..
    ALPAY: – Anladım, Çapar, anladım...
    ÇAPAR: – Zaten ben de önceleri farkında değildim... Haritalarda gözüme hep Afrika kıtası ilişirdi...
    ALPAY: – Sonunda hem Afrika’yı hem Afrikalıyı buldun yani!..
    ÇAPAR: – Alpay, biliyorum seni yanıma elçi göndəriblər. Benim aklımı başıma getirmek istiyorsun... Ama bil ki, aklım başımda. Ben bundan sonra kendi bildiğim gibi yaşamak istiyorum.
    ALPAY: – Bu zamana kadar gönlünce yaşamadın mı?..
    ÇAPAR: – Hayır! Hayır! Hayır! Geçmiş ömrümün üstünü kara bir çizgiyle çiziyorum... Bundan sonra adam gibi yaşamak istiyorum! Ben şimdiye kadar kendi hayatımı yaşamadım. Bu, sahte, yapay bir ömürdü. Bu vakte kadar ikiyüzlülük ettim – kabul ediyorum. Ama...
    ALPAY: – Ne ama?.. Ne diyorsun sen?..
    ÇAPAR: – Ama... Ama geç de olsa her şeye yeniden başlamak istiyorum...
    ALPAY: – Yeniden sevmek?.. Yeniden evlenmek?.. Yeniden çocuk yapıp büyütmek mi istiyorsun, Çapar?..
    ÇAPAR: – Her şeyi kendim halledeceğim! Kendim!..

    Ulduza elinde fincan-tabakla gelir.

    ULDUZA: – Alpay kardeş, neyi eksik bunun aklının? Uçup gitmiş mi yoksa?..

    Alpay omuz silker.

    ÇAPAR: – Yani diyorsunuz ki, benim aklım karışmış olabilir?..
    ALPAY: – Yok... Kim demiş?..
    ULDUZA: – Aklın karışması ne ki?.. Resmen aklını yitirmişsin, be adamın oğlu...
    ÇAPAR: – Ha-ha-ha... Allah’ım, bütün kullarını koru... Herkese akıl-fikir ver!
    ULDUZA ve ALPAY: – Âmin!..
    ÇAPAR: – Anlayamıyorum, biz insanlar neden böyleyiz?..
    ALPAY: – İnsanlar nasıl ki, Çapar?..
    ULDUZA (Çapar’a): – Vay canına! Adam galiba bütün insanlığa laf edecek?!..
    ÇAPAR: – Bana mı gülüyorsunuz?.. Boşuna! Vallahi, bu insanların hepsi rezil. Kimse başkasının mutlu olmasını istemiyor! Herkes birbirinden nefret ediyor... Hepiniz...
    ALPAY: – Galiba sen gerçekten insanlığa seslenmek istiyorsun...
    ULDUZA: – Bunun aklı başından getmiş...
    ÇAPAR: – Bırakın yakamı! Bırakın da ömrümü kendi bildiğim gibi yaşayayım. Siz benim ölümümü istiyorsunuz...
    ULDUZ: – Ölsem ne olurdu ki!.. Üstüne ağlardık.
    ÇAPAR: – O gözyaşlarınız da sahte... Ben o dökülen yaşlara inanmıyorum!.. Siz birinin ölümüne sevinip ağlayabilecek insanlarsınız... Siz... Siz alaya almak için deli, ağlamak için ölü arayan insanlarsınız...
    ULDUZA: – Alpay kardeş, vallahi bu ihtiyar bunamış delirmiş...
    ALPAY: – Çapar, söyle bakalım bana, sen ne istiyorsun, ha?..
    ULDUZA: – O, bizi rezil etmek istiyor. Kendi oğlunun geleceğini göremeyen, ailesinin adını lekeleyen birinden ne beklenir?.. Adam, yaşına başına bak – utan biraz!.. Bu yaşta aşık mı oldun yani?!
    ÇAPAR: – Kes sesini!.. Hangi yaştan bahsediyorsun sen?! Mutluluğun yaşı olmaz... Yaşın bununla ne ilgisi var ki?..
    ULDUZA: – Yoksa “sevginin ne ilgisi var” mı demek istiyorsun?..
    ÇAPAR: – Nasıl anlıyorsan, öyle anla...

    Ayak sesleri. Kapı açılır. Maya gelir. Herkes farkında olmadan hazırolda durur.

    ULDUZA: – Hım-m-m... Geldi... Kendisi.
    MAYA: – Tabii ki, burada herkes kendisi, hepimiz kendimiziz... Öyle değil mi?..
    ÇAPAR: – Öyle... Alpay... Maya... Yoksa tanış değil misiniz?
    ULDUZA: – Tanış olun...
    MAYA: – Alpay, galiba beni tanımadın?
    ALPAY: – Tanımadım... Gerçekten sen Maya mısın? Hiç değişmemişsin... Her zamanki gibisin...
    ÇAPAR: – ...güzel, zarif, alımlı...
    ALPAY: – Evet... Öyle... Yok... Tabii ki...
    ULDUZA: – Sanırım bu cadı hepinizin başını yakacak...
    ALPAY: – Hayır, Ulduza bacı... Öyle değil... Bu, bizim Mayaya hem benziyor, hem de benzemiyor...
    MAYA: – Alpay, sen de pek değişmemişsin...
    ULDUZA: – Yok, hiç değişmedi, gençleşti sanki...
    ÇAPAR: – Ulduza, sakin ol... Sessiz ol...
    ULDUZA: – Ne hallere düştün be talihsiz Ulduza?..
    MAYA: – Talihsizlik ve mutluluk göreceli kavramlardır. Biri kendiliğinden gelir, diğeri içinse sürekli mücadele etmek gerekir.
    ALPAY: – Mücadele etmek mi?..
    ULDUZA: – Kiminle?..
    MAYA: – Biz mutluluğumuz için mücadele ettik...
    ÇAPAR: – Biz ömrümüz boyunca birbirimizi aradık...
    MAYA: – Yıllardır birbirimize doğru yol alıyoruz.
    ALPAY: – İnsan hem inanmak ister, hem de inanmak istemez...
    ULDUZA: – Galiba hepiniz birleşip kalbimi patlatmak istiyorsunuz...
    MAYA: – Bunca yıl boyunca her gün Çapar’ı düşündüm. Ve hep emin oldum ki, o beni bekliyor...
    ÇAPAR: – Gizlemiyorum... Artık gizlemenin de anlamı yok: Mayayı ben başka türlü hayal bile etmiyordum... O, hep genç, güzel, taze kalmalıydı. Biz yeniden buluşmalıydık. Birleşmeliydik...
    MAYA: – Uzak, yakıcı Afrika’da Çapar’la ilgili sıcak, taptaze anılar beni hiçbir zaman terk etmedi. O anılar yaşattı beni... Çaparsız bir anım bile olmadı...
    ULDUZA: – Bunların ikisinin de aklı başında değil...
    ALPAY: – Ne gözlerime inanabiliyorum, ne de kulaklarıma... Bu nasıl olabilir?.. Çapar, bu kız gerçekten Maya mı?
    ÇAPAR: – Çapar, sen kendin tanımıyor musun Mayayı?..
    MAYA: – Alpay, biz kaç yıllık dostuz... Arkadaşın ne çabuk bozulmuş?..
    ULDUZA: – Alpay kardeş, o seninle de dost muydu, yakın mıydı?..
    ALPAY: – Hayır... Dost dediğin... Hepimiz aynı dönemde okumuştuk...
    ULDUZA: – Alpay kardeş, sen buraya niye geldin?.. Yoksa Çapar’a söyleyecek bir sözün yok mu?..
    ÇAPAR: – Alpay, ne diyeceksen söyle, utanıp çekinme... Maya bizdendir...
    ALPAY: – Çapar, bugün kendini oldukça garip davranıyorsun. Sanki başka bir adama dönüşmüşsün.
    ÇAPAR: – Neden garip olayım?.. Aksine, ben şimdi kendime her zamankinden daha çok benziyorum.
    ALPAY: – Demek ki bugüne kadar bir rol oynuyormuşsun...
    ÇAPAR: – Belki de... Ama şu anda siz gerçek Çapar'ı görüyorsunuz.
    ULDUZA: – Alpay kardeş, bu ne felaketti benim başıma geldi? Ben ne yapayım?.. Derdimi kime anlatayım?..
    MAYA: – Siz hangi dertten söz ediyorsunuz? Siz Çapar’dan ne istiyorsunuz?..
    ULDUZA: – Sen sus bakalım!.. Hâlâ konuşacak dilin de var. Cadı! Yaşlılıkta bunun aklını başından alıp milleti güldürmek mi istiyorsun?..
    ÇAPAR: – Benim aklım yerinde...
    MAYA: – Onun her şeyi yerinde... Bak buraya, Ulduza, madem bilmek istiyorsan, Çapar seni hiçbir zaman sevmedi...
    ALPAY: – Estağfurullah!.. Bu yaştaki adamın aklına aşk mı gelir?.. Vallahi şaşırdım kaldım, bu aynı Maya mı, yoksa...
    MAYA: – Ben aynı Mayayım, Alpay... Bu da aynı Ulduza. Sen de aynı Alpay’sın. Hiç Çapar da değişmedi...
    ULDUZA: – Alpay kardeş, o cadı, şeytan diyorlar ya... Bu kız da onlardandır herhalde...
    MAYA: – Sen de küpeli cadısın...
    ALPAY: – Maya... Affedersin, sen gerçekten Maya mısın?.. Her şey hem komik, hem de trajik bir hâl aldı.
    ULDUZA: – O Maya da arsızdı, bu Maya da aynı şekilde.
    ÇAPAR: – Kendine çeki düzen ver, Ulduza.
    MAYA: – O epeyce terbiyelenmiş...
    ALPAY: – Doğrusu, senin Maya olduğuna inanmak istemiyorum...
    ÇAPAR: – Alpay, o Maya’dır...
    MAYA: – Ben kim olduğumu ispat etme iddiasında değilim.
    ULDUZA: – O Maya da böyle arsızdı zaten.
    ÇAPAR: – Sus artık, Ulduza... Kimin kim olduğunu herkes çok iyi biliyor.
    MAYA: – Alpay, seni çok iyi anlıyorum. Sen eski dostunun ailesinin dağılmasını istemiyorsun. Sen doğuştan iyi kalpli birisin... Zaten o zamanlar da böyleydin: yumuşak huylu, merhametli. Ama ben buraya kimsenin yerini daraltmak için gelmedim. Gerekirse çekip giderim...
    ÇAPAR: – Dur! Nereye gidiyorsun, Maya?.. Hiçbir yere gitmeyeceksin... Benimle kalacaksın... Biz birlikte mutlu olacağız.
    ALPAY: – Kendine hâkim ol, Çapar...
    ULDUZA: – Rezil olduk, Tanrım!.. Acaba ne günah işledim ki, bu felaketler başıma geliyor?..
    MAYA: – Sen tamamen günah içindesin!..
    ÇAPAR: – Maya doğru söylüyor.
    ULDUZA: – Defolun ikiniz de...
    MAYA: – Asıl siz defolun!.. Aptallar!..
    ALPAY: – Ben gidiyorum, Ulduza bacı...
    ULDUZA: – Dur... Ben de geliyorum, Alpay kardeş...

    Alpay ve Ulduza korka korka çıkarlar.

    ÇAPAR: – Gittiler...
    MAYA: – Bırak gitsinler...
    ÇAPAR: – Kalbim ağrıyor...
    MAYA: – Neden? Sen güçlü, kuvvetli birisin...
    ÇAPAR: – Ben hep seni arzulamıştım, seni, benim deniz fenerim, Maya... Ama şimdi gelişin beklenmedik oldu. Galiba bu buluşmaya hazır değildim... Kalbim sızlıyor... İçimde bir çalkantı var.
    MAYA: – İçinde aydınlık, gizemli bir dünya var. O dünyayı sen kendin yaratmışsın... O dünyanın kölesi de sensin, ağası da... Sen özgür bir insansın, Çapar...
    ÇAPAR: – Sana öyle geliyor.
    MAYA: – Sen kendi aşkını hayatın boyunca koruyup sakladın...
    ÇAPAR: – Her erkeğin kalbinde gizli bir sevgi yaşar. Saklamıyorum, ben de kalbinde bu sevgiyi yaşatanlardanım... O sevgi ne zaman yeşerdi, nasıl filizlendi, dallanıp budaklandı – diyemem. Belki de bu sevgi olmasaydı ben kendim de yaşayıp var olamazdım...
    MAYA: – Aynı şekilde her kadının kalbinde de böyle bir sevgi olur...
    ÇAPAR: – Hiç bilmiyorum bu işlerin sonu nasıl olacak?..
    MAYA: – Her şey iyi olacak, Çapar...
    ÇAPAR: – Emin misin buna?..
    MAYA: – Elbette!.. Artık biz dünyanın en mutlu insanlarıyız! Gel, seni bir öpeyim.
    ÇAPAR: – Nereye hazırlanıyorsun, Maya?..
    MAYA: – Son telgrafı çekip geliyorum...
    ÇAPAR: – Hayır, Maya... Bana öyle geliyor ki, bir daha geri dönmeyeceksin...
    MAYA: – Merak etme, döneceğim, Çapar... Kalbimi senin yanında bırakıp gidiyorum...

    Onlar öpüşerek ayrılırlar. Müzik çalır. Zenci gelir.

    ÇAPAR: – Yine mi geldin? Ne yüzsüz adamsın sen?..
    ZENCİ: – Maya'yı görmek istiyorum. Onunla buluşmam gerek.
    ÇAPAR: – Sana söyledim ya, burada Maya yok, yamyam herif!
    ZENCİ: – Ben yamyam değilim... Biz medeni bir halkız... Ama ihanet affedilmez...
    ÇAPAR: – Kim sana ihanet etti?..
    ZENCİ: – Maya... Beni aldattı... Beni yarı yolda bırakıp gitti... Onun izini sürerek geldim buraya...
    ÇAPAR: – İhanet dediğin ne?.. Yoksa karın mıydı o senin?..
    ZENCİ: – Hayır... Onunla evli değildim...
    ALPAY (Zenciye): – Onunla yakın ilişkin olmuş muydu?..
    ZENCİ: – İlişkim?.. Sadece iş ilişkimiz vardı. Ama saklamıyorum... Onu sevdim... Uğruna deli divane oldum... O ise beni kandırdı, çekip gitti...
    ÇAPAR: – Bu nasıl olabilir? Maya öyle biri değil... Bence... Bu mümkün değil...
    ZENCİ: – Bana ne yaptığını bir o bilir, bir de ben. Ama hiçbir yere kaçamayacak... Ben Afrikalıyım – onurumu korumasını bilirim.
    ÇAPAR: – Ben de Asyalıyım... Gerekirse kendi onurumu da korurum, başkalarının onurunu da...
    ZENCİ: – Maya'nın ne zaman döneceğini tam olarak söyleyemez misiniz?..
    ÇAPAR: – Söyleyemem... Belki de Maya bir daha gelmez... Hem burası bilgi bürosu değil!
    ZENCİ: – Onun mutlaka buraya döneceğini biliyorum...
    ÇAPAR: – Bunu nereden biliyorsun?.. Genel olarak sen burada ne arıyorsun?.. Yoksa casus musun, ajan mısın?.. Belki seni merkezi istihbarat teşkilatı gönderdi?..
    ZENCİ: – Bağırmayın!.. Bana tehdit savurmayın! Ben Maya'yı bekleyeceğim! Onu mutlaka görmeliyim!..
    ALPAY: – Defol git buradan!..
    ZENCİ: – Dedim ya, Maya'yı bekleyeceğim!..
    ÇAPAR: – Bak, Zenci kardeş, git buradan... Rica ediyorum. Dün gece kötü bir rüya gördüm... Beni günaha sokma!..
    ZENCİ: – Hiçbir yere gitmiyorum!
    ÇAPAR: – Galiba sen hiçbir şeyi anlamak istemiyorsun, alçak… köpek! Şimdi anlarsın! Dur orada!

    Müzik. Çapar duvardan dekoratif bir kılıç alıp Zenci’nin üstüne yürür. Zenci kaçar. Çapar onu kovalar. Zenci'nin çığlıkları duyulur. Çapar geri döner. Kılıcından kan damlıyor. Işık azalır. Çapar koltukta başını avuçlarının içine almış oturur. Kadın portresi yerindedir – çerçevededir. Çapar başını qaldırır və diqqətlə şəklə baxar. Kapı çalınır. Çapar qapıya yönələr. Alpay gelir. Görüşürlər.

    ALPAY: – Selam. Seni görmeyince özlüyorum artık, Çapar. Herhalde bu yaşlılık belirtisi...
    ÇAPAR: – Ne var, ne yok, Alpay?..
    ALPAY: – Sana garip bir şey söylemek istiyorum... Söyleyeyim mi?
    ÇAPAR: – Neymiş o garip şey?..
    ALPAY: – Kahramanını buldum. (Maya’nın portresine bakar). Ama çok değişmiş... Yaşlanmış... Bitmiş...
    ÇAPAR: – Kim?.. Kimi diyorsun?..
    ALPAY: – Kimi olacak? Elbette Maya’yı: eski tanıdığımızı, dostumuzu... Ama birbirimizi zor tanıdık...
    ÇAPAR: – Onu burada görmedin mi?..
    ALPAY: – Burada?.. Nerede? Ne diyorsun sen, Çapar?..
    ÇAPAR: – O, Afrika’da yaşamamış mıydı?..
    ALPAY: – Kim?.. Ne Afrikası? Ben Maya’dan bahsediyorum ya, Maya’dan... Anladın mı?
    ÇAPAR: – Ama... Kendisi öyle demişti...
    ALPAY: – Sanırım geceleri çalışıyorsun... Uykusuz kalmışsın, Çapar... Hadi ben gideyim, sen de yat, dinlen... Sağ ol.

    Alpay sessizce çıkıp gider. Müzik. Maya yavaş adımlarla gelir. Elini Çapar’ın omzuna koyar. İkisi mutlulukla gülümser. Maya önce kendi portresine, sonra Çapar’ın önünde eğilir. El ele tutuşurlar.


    PERDE

    SON











    ÇATIDAKI BODR
    (İki Bölümlü Absürt Bir Oyun)


    Birinci Bölüm

    Küçük bir kasaba otelinin ikinci katı. Avlu. Birinci katın duvarlarında çeşitli resimler asılı: doğa manzaraları, sinema yıldızlarının ve ünlü sanatçıların portreleri. Araz ve Zara otelin giriş kapısında duruyorlar. Araz'ın elinde bir asa var. Ayakta durarak konuşuyorlar. Oyunun ana karakterleri onlar:

    ARAZ ("Alim")
    ZARA ("Mila")



    ZARA: - Affedersiniz, her yıl buraya mı geliyorsunuz?
    ARAZ: - Buraya mı? Bu kasaba otelini mi kastediyorsunuz?
    ZARA: - Otel meselesi değil. Bu yerleri soruyorum... Her yıl buraya gelir misiniz?
    ARAZ: - Evet... Her yıl... Peki ya siz? Siz de her yıl gelir misiniz buraya?..
    ZARA: - Evet... Ben de gelirim.
    ARAZ: - Hep bu zamanda mı?..
    ZARA: - Evet... Ben de... Her zaman bu ayın başında...
    ARAZ: - Daha da netleşirsek, bu ayın ilk günlerinde gelirim...
    ZARA: - Ben de...
    ARAZ: - Ama sizi burada hiç görmedim...
    ZARA: - Ben de sizi ilk defa görüyorum.
    ARAZ: - Ne tuhaf...
    ZARA: - Buraya geldiğimde her seferinde kapının önüne çıkar ve dağlara bakarım...
    ARAZ: - Ben ise buradan ormanı seyretmeyi severim.
    ZARA: - Belki de bu yüzden birbirimizi fark etmedik.
    ARAZ: - Neden?
    ZARA: - Çünkü siz ormana bakıyordunuz, ben ise dağlara.
    ARAZ: - Evet, sanırım öyle... Haklısınız, farklı yönlere bakıyorduk...
    ZARA: - Bu ayın birinci günü benim ikinci doğum günüm.
    ARAZ: - Bu ayın birinci günü benim de ikinci doğum günüm.
    ZARA: - Ama ben onu sonsuza kadar kaybettim.
    ARAZ: - Ben de onu sonsuza kadar kaybettim.
    ZARA: - Kimi kastediyorsunuz?
    ARAZ: - Peki, siz kimin hakkında konuşuyorsunuz?
    ZARA: - O gün kocamı kaybettim.
    ARAZ: - Ben ise o gün eşimi kaybettim.
    ZARA: - Ne tuhaf...
    ARAZ: - Evet... İşte böyle...
    ZARA: - Eşinizin adı neydi?
    ARAZ: - Eşimin mi? Onun adı... onun adı Zara’ydı. Peki, sizin kocanızın adı neydi?
    ZARA: - Benim kocam... Onun adı Araz’dı...
    ARAZ: - Sizin adınız ne?
    ZARA: - Benim adım Zara. Peki, sizin adınız ne?
    ARAZ: - Benim adım da Araz.
    ZARA: - Ne garip...
    ARAZ: - Evet, gerçekten çok garip...
    ZARA: - Onu çok seviyordum. Kocamı kastediyorum.
    ARAZ: - Ve ben onu çok seviyordum. Eşimden bahsediyorum.
    ZARA: - Eşiniz nerede gömülü?..
    ARAZ: - Orada, ormanın kenarında. Peki ya sizin kocanız?
    ZARA: - Benim kocamm dağın eteklerinde gömülü...
    ARAZ: - Hiç eşinizin mezarını ziyaret ettiniz mi?
    ZARA: - Hayır... Peki ya siz?
    ARAZ: - Ben buradan onun mezarına bakıyorum.
    ZARA: - Ben de... Burada duruyorum ve onunla konuşuyorum.
    ARAZ: - Ben de, burada durup Zara ile konuşuyorum.
    ZARA: - Araz’ı hayalimde kucaklıyorum.
    ARAZ: - Ben de hayalimde Zara’yı okşuyorum.
    ZARA: - Onu göğsüme bastırıyorum.
    ARAZ: - Onu öpüyorum...
    ZARA: - Ona olan aşkım ölene kadar devam etti.
    ARAZ: - Onu kaybedince... çok şeyi unutmak istedim...
    ZARA: - Ben de... Ama insan unutmak istediği şeyi unutamıyorsa ne yapabilir ki...
    ARAZ: - Aynı şey bende de var. Unutmak istediğim şey hafızama yapışıyor ve bir türlü çıkmıyor...
    ZARA: - Aptalca şeyler, aptal insanlar gibi... Unutulmaz...
    ARAZ: - Öyle demeyin... Aptal insanlar, aptal anılar gibi,
    yapışkan zift misali... Kurtulamıyorsunuz...
    ZARA: - Eşinizle ilgili anılar sizi hâlâ rahatsız ediyor mu?
    ARAZ: - Sizin kocanızla ilgili anılar da sizi rahat bırakmıyor, değil mi?
    ZARA: -Ama siz karını seviyordunuz... yani bu anılar, elbette "aptal insanlar" kategorisinde değil.
    ARAZ: - Şimdi mi? Artık bu konuda bir şey söylemekte zorlanıyorum.
    ARAZ: - Ben de…
    ZARA: - Garip… Çok garip.
    ARAZ: - Ama yine de yılda bir günümü ona adıyorum. İşi, evi bırakıp buraya geliyorum.
    ZARA: - Ben de özellikle kocamı anmak için geliyorum.
    ARAZ: - Bu, kocanızın mutlu bir insan olduğu anlamına geliyor.
    ZARA: - Bu, eşinizin de mutlu bir kadın olduğu anlamına geliyor.
    ARAZ: - Peki ya siz, mutlu musunuz?
    ZARA: - Hangi mutluluktan bahsediyorsunuz? Genel olarak kendimi ne mutlu ne de mutsuz hissediyorum…
    ARAZ: - Ben de…
    ZARA: - Hayatın sadece bazı parçalarında mutluydum.
    ARAZ: - Ben de…Ve hayatın bazı parçalarında kendimi mutsuz hissettim.
    ZARA: - Sadece aptallar kendilerini tamamen mutlu sayar.
    ARAZ: - Ve aynı şekilde, sadece aptallar kendilerini tamamen mutsuz sayabilir.
    ZARA: - Biliyor musunuz, insan hayatının bu iki katlı otelle benzer olduğunu düşünüyorum.
    ARAZ: - Otel mi? Garip bir benzetme.
    ZARA: - Bu garip gelse de böyle. Hayatımızın yüzeydeki ve derinlerdeki akıntıları, yüzeysel ve derin katmanları var. Öyle değil mi?
    ARAZ (Gülerek): - Şimdilik yüzeysel katmandayı
    ZARA: - Her şey başta yüzeysel katmandadır. Elbette ki yaşayanlardan bahsediyorum…
    ARAZ: - Evet, bu doğru. Ölüler derin katmandadır
    ZARA: - Hayır. Ölüleri kastetmedim. "Alt katman" derken… düşüncemi nasıl açıklayacağımı bilmiyorum… yani alt katmanda hayatımızın bir tarafı saklanıyor.
    ARAZ: - Hayatımızın bir tarafı… Peki bu hangi taraf? Eğer sır değilse, söyleyin…
    ZARA: - Bu tarafı bizden başka kimse bilmez.
    ARAZ: - Muhtemelen haklısınız. Size söylemeliyim ki otelin ilk katı, tam olarak anlattığınız gibi.
    ZARA: - Nasıl yani, "anlattığınız gibi"?
    ARAZ: - Yıllardır buraya geliyorum, ama ilk katın hiçbir sakiniyle tanışmadım. Sadece yöneticiler, personel, temizlikçiler… Kısacası, herkes otelin avlusundaki binada yaşıyor. İlk katı neden inşa etmişler, anlaşılır gibi değil. Direkt ikinci kattan başlamaları gerekiyordu…
    ZARA: - Ama ilk kat olmadan ikinci kat olur mu?
    ARAZ: - Evet, doğru… (Gülüyor.) Ama ikinci katı direkler üzerinde inşa edebilirlerdi…
    ZARA: - İlk kat her zaman ikinci katın yükünü taşımak için inşa edilir.
    ARAZ: - Ama belki tam tersi de olabilir…
    ZARA: - Tabii ki her şey mümkün… Gitgide daha da şaşırıyorum. Yoksa bana mı öyle geliyor? Şuna dikkat edin: İlk kattaki odaların kapısı yok. Ama kapısız odalar olur mu?
    ARAZ: - Ama bu odaların hepsinin penceresi var.
    ZARA: - Ee, ne olmuş? İnsanlar odalara pencereden mi girecek?
    ARAZ: - Neden olmasın? Mesela, bu odalara giriş alttan, bir merdivenle olabilir…
    ZARA: - İyi de… Belki de giriş yukarıdan, tavandan? Bu nasıl mümkün olabilir?
    ARAZ: - Mümkün… Öyle de olabilir. Yoksa bana inanmıyor musunuz?
    ZARA: - Neyine inanmıyorum? Tavandaki ya da bodrumdaki kapılara mı? … Ha-ha-ha… bu normal değil. Akıl sağlığı yerinde bir insan buna inanamaz.
    ARAZ: - Akıl sağlığı mı? Neden her insan yalnızca kendi düşüncesini normal sayıyor. Hatta akıl hastaları bile… Aslında hepimiz hayatı kendi norm anlayışımıza göre algılıyoruz. Bir insanın düşüncesini, bizimkine uygun olduğunda normal kabul ediyoruz.
    ZARA: - Çok karmaşık ifade ediyorsunuz…
    ARAZ: - Burada ne karmaşık var? Örneğin, hepimiz alıştığımız şekilde algılıyoruz. Bu bağlamda, bizi geleneklere bağlı insanlar saymak gerek. Ama bazı insanlar var ki, onların görüşleri genel ahlak normlarından farklıdır. Onlar…
    ZARA: - "Onlar"? Kim bu "onlar"?
    ARAZ: - "Onlar" yani, genel davranış normlarının dışında düşünenler… Mesela, biz mekâna giriş kapısını taşıyıcı duvardan algılıyoruz. Onlar ise kapıyı bodrumda ya da tavanda arayabiliyor.
    ZARA: - Ben de kapıyı tavanda ya da yerin altında arayanlardanım. Öyleyse belki benim aklım da taşkın, normların dışında mı?
    ARAZ: - Neden sinirleniyorsunuz?
    ZARA: - Kim? Ben mi? Sinirleniyorum? Neden böyle düşünüyorsunuz?
    ARAZ: - Aslında, ben de sinirleniyorum. Hem de önemsiz şeylere.
    ZARA: - Ha-ha-ha…
    ARAZ: - Neden gülüyorsunuz?
    ZARA: - Her hâlükârda size gülmüyorum.
    ARAZ: - Bazen kendime de gülerim.
    ZARA: - Hem de "önemsiz şeylere" mi? Haklı mıyım?
    ARAZ: - Siz de böyle şeyler yaşıyor musunuz?
    ZARA: – Hayır, olmaz! Böyle bir şey benim başıma gelmez.
    ARAZ: – Tabii ki… Dünyada aynı olan iki şey olamaz… (Duraklama.) Ahh… Kaslarım ağrıyor.
    ZARA: – Muhtemelen sinirlerdendir...
    ARAZ: – Hayır...
    ZARA: – Peki neden?
    ARAZ: – Neden "neden"?
    ZARA: – Kas ağrısı… Neden?
    ARAZ: – Nedenini söyleyemem... Ama sanki yağmur yağacak gibi geliyor.
    ZARA: – Yağmur kötü bir şey mi ki?
    ARAZ: – Kim dedi ki yağmur kötü?
    ZARA: – Ama az önce siz söylediniz.
    ARAZ: – Yağmurun kötü olduğunu söyledim mi? Sadece kaslarımın ağrıdığını söyledim. (Duraklama.) Belki yağmurun bunda bir etkisi vardır, bilmiyorum. Ama bu ağrı hep yağmur öncesi başlıyor... Ve yağmurdan sonra daha da artıyor.
    ZARA: – Belki de insan yaşlandıkça gökyüzüyle bağlantısı güçleniyordur…
    ARAZ: – Gökyüzüyle mi? (Elini yukarı kaldırır.) Hah, mesele bu muymuş?
    ZARA: – Evet, yaşlılar hava durumu hakkında en doğru bilgileri bilir.
    ARAZ: – Hadi canım… Neyden bahsediyorsunuz? Yoksa yağmuru sevdiğinizi de mi söyleyeceksiniz?
    ZARA: – Evet, yağmuru çok severim. (Duraklama.) Bir düşünsenize, hava kapandığında… (Gözlerini kapatır.) Bulutlar birbirine çarpıyor: çatırt çatırt… (Ellerini çırpar.) Sonra şiddetli yağmur başlıyor: şır şır… Ben ise camın önünde durup bulutlarla kaplı gökyüzüne, gökten akan suya, parlayan şimşeklere bakıyorum. Harika bir şey bu!

    Zara, pencereye yaklaşır. Şimşek çakar, yağmur yağar. Kadın delicesine kahkaha atar.

    ARAZ: – Sanırım sizin de gökyüzüyle bir bağınız var. Bu sizin sevdiğiniz yağmur, özlediğiniz şimşek… Ama benim kemiklerim ağrıyor… Üşüyorum. Odanıza geçin.
    Işık yanıp söner.
    ZARA: – Hangi odaya geçeyim? (Endişeli.) Nerede oda?..
    ARAZ: – Nasıl yani, hangi oda? Kendi odanıza gidin.
    ZARA: – Odamın kapısını bulamıyorum…
    ARAZ: – Odanız ileride… Düz gidin, sonra sağa dönün… Ben burada kalıyorum… Sol tarafta… Kapınızı buldunuz mu? Ah… Benim kapım da görünmüyor. Kim kapattı ki onu?
    ZARA: – Peki benim kapım neden kilitli?
    ARAZ: – Sanki burada hiç kapı yokmuş gibi bir his var.
    ZARA: – Kapının yerinde duvar var…
    ARAZ: – Şimdi ne yapacağız?
    ZARA: – Ne yapabiliriz?
    ARAZ: – Ben ne yapabilirim?
    ZARA: – Ben ne yapayım ki?
    ARAZ: – Bir de bu yağmur…
    ZARA: – Söylemeyin… bir de şimşek… gök gürültüsü…
    ARAZ: – Bunları siz mi çağırdınız?
    ZARA: – Ne? Kimi?..
    ARAZ: – Yağmuru, şimşeği…
    ZARA: – Hayır… Bunları sizin kemikleriniz, eklemleriniz çağırdı.
    ARAZ: – Yağmurun benim kemiklerimle işi olmaz…
    ZARA: – Ama kemiklerinizin onunla işi var.
    ARAZ: – Yağmurun işine gelir ama onların umurunda değil… Neyse, peki şu lanet olası kapı nereye gitti?
    ZARA: – Ben de bulamıyorum…
    ARAZ: – Şuraya bakın!..
    ZARA: – Aa… Bu da ne?.. Merdivenin altından ışık geliyor…
    ARAZ: – Ve burada bir geçit var gibi görünüyor.
    ZARA: – Nereye?
    ARAZ: – Aşağıya…
    ZARA: – Evet, işte merdiven de görünüyor…
    ARAZ: – Nerede? Evet… Ama merdiven yere kadar inmiyor.
    ZARA: – Gerçekten… Merdiven havada asılı duruyor. Bu mümkün mü? Belki siz inip kontrol etmelisiniz… Sonuçta bir erkeksiniz…
    ARAZ: – Bacaklarım ağrıyor…
    ZARA: – Benimse her yerim ağrıyor…
    ARAZ: – … ağrıyor… Öyle mi?
    ZARA: – Evet, ağrıyor…
    ARAZ: – Sanırım burada bir deprem olmuş…
    ZARA: – Hayır… Eğer bir deprem olsaydı, bina çökerdi…
    ARAZ: – Ama o zaman neden baş aşağı duruyorum?
    ZARA: – Hayır, ayakta duruyorsunuz.
    ARAZ: – Size öyle görünüyor. Üstelik siz de baş aşağı duruyorsunuz… İkimiz de…
    ZARA: – Evet, haklısınız, sanırım ben de baş aşağı duruyorum. Ayaklarıma bakın, havada sallanıyorlar…
    ARAZ: – Benim ayaklarım da havada.
    ZARA: – Kapı aralanıyor.
    ARAZ: – Nerede?…
    ZARA: – Geçin, burası… Kapılar burada.
    ARAZ: – Bu? Evet mi?.. Bu burada mı? Bu kapı mı yoksa?
    ZARA: – Evet, bu bir kapı.
    ARAZ: – Kapılar geri çekilmiş...
    ZARA: – A-aa... Gerçekten... Bu ne? Sundurma havada asılı kalmış.
    ARAZ: – Bu gerçekten böyle...
    ZARA: – Peki şimdi ne yapacağız?
    ARAZ: – Atlamamız lazım.
    ZARA: – Hayır, buradan atlayamam...
    ARAZ: – Gözlerinizi kapatın, atlayın: hop!
    ZARA: – Hayır, ben bir kuş değilim ki havada süzüleyim.
    ARAZ: – O zaman önce ben "uçacağım," sonra siz
    ZARA: – Tamam... Hayır... Yere düşebilirsiniz...
    ARAZ: – Buradan yeri görmek mümkün değil...
    ZARA: – Evet, öyle. Sadece gökyüzü görünüyor.
    ARAZ: – Hop... Atladım... Korkmayın. Atlayın... Hop...
    ZARA: – O zaman biraz geri çekilin... Biraz daha... Evet, işte böyle... Hop... Sanırım ayağımı burktum.
    ARAZ: – Korkmayın... Burası yumuşak...
    ZARA: – Soğuk...
    ARAZ: – Evet, soğuk...
    ZARA: – Kapı yine kayboldu...
    ARAZ: – Evet, bir de şu yağmur... Ama merdiven hâlâ görünüyor...
    ZARA: – Evet... Görünüyor...
    ARAZ: – Yağmur dursa iyi olurdu...
    ZARA: – Böyle devam ederse yıldırım bizi çarpabilir. Çünkü sizin kemiklerinizin sızısı yağmuru, yıldırımı çeker.
    ARAZ: – Hayır, benim kemiklerim yıldırıma iletken. Siz daha dikkatli olun. İçeri girin...
    ZARA: – Nereye? Nasıl? Kırık bir merdivenden mi?..
    ARAZ: – Artık merdiven yukarı çıkıyor.
    ZARA: – Evet, gerçekten... Aa... Neden böyle oldu?..
    ARAZ: – Çünkü biz ters duruyoruz. Ama içeri girebilirsiniz... İşte buraya... Bakın... Görüyor musunuz?
    ZARA: – Siz delirdiniz mi? Bu hiç kapıya benzemiyor...
    ARAZ: – Hayır, bu çatı. Ve burada yer dar. Ama iki kişi için yeter, burada dinlenebiliriz.
    ZARA: – Siz gerçekten delirmişsiniz! İşte kapı! Geçin!… Üşüttünüz… Hapşuuu… Ölebilirsiniz...
    ARAZ: – Orada ışık yanıyor. Bu bir oda değil, yarı karanlık bir tavan arası...
    ZARA: – Garip... Gerçekten tavan arasıymış.
    ARAZ: – En azından yağmurdan korur...
    ZARA: – Yıldırım çarpabilir size... Çekin... Şuraya geçin...
    ARAZ: – Siz de gelin... İşte buraya... Buraya... Bu kapı çok dar. Bu tünel mi?
    ZARA: – Emekleyerek geçin...
    ARAZ: – Ama ben ters duruyorum...
    ZARA: – Ne olmuş? Şimdi yere yüzüstü yatın...
    ARAZ: – Siz de yatar mısınız? Yattınız mı?
    ZARA: – Evet, yattım...
    ARAZ: – Yıldırım çakıyor...
    ZARA: – Sorun değil... Siz yattınız mı?
    ARAZ: – Evet... Bana kapıyı gösterin... Karanlık...

    (Yerde yatarak sürünürler. Boşluğa doğru ilerlerler. Işık bir yanar, bir söner.)

    ZARA: – Bu kapı mı? Kapı burada...
    ARAZ: – Geçin... Geçebildiniz mi?
    ZARA: – Bakayım, geçebilecek miyim...
    ARAZ: – Geçiş dar... sıkışık... Sanki biri beni rahmine çekiyor...
    ZARA: – Beni ise sanki biri rahminden itiyor. Belki yeniden doğuyorum.
    ARAZ: – Bana ise tam tersi, sanki bir yere düşüyorum. Belki gerçekten annemin rahmine dönüyorum.
    ZARA: – Işık yavaşça artıyor... Zor da olsa geçtim
    ARAZ: – Ben de geçtim. Ama sizi artık göremiyorum.
    ZARA: – Nasıl görebilirsiniz ki? Bu tarafta ışık, o tarafta karanlık.
    ARAZ: – Sanki bizi bir sınır ayırıyor.
    ZARA: – Evet, öyle görünüyor... Yağmur durdu.
    ARAZ: – Yıldırım da çakmıyor artık...
    ZARA: – Her şey sakinleşti.
    ARAZ: – Evet... Sessizlik.
    ZARA: – S...s...s...
    ARAZ: – S-s-s...
    ZARA: – S-s-s...
    ARAZ: – S-s-s...
    ZARA: – S...
    ARAZ: – S...
    ZARA: – Acaba aşağı mı indik, yoksa gökyüzüne mi çıktık?
    ARAZ: – Hayır... Burası ne aşağı, ne yukarı.
    ZARA: – Peki, neredeyiz o zaman?
    ARAZ: – Burada... Hem aşağı, hem yukarı. Yani ne aşağı, ne yukarı...
    ZARA: – Her yerde ve hiçbir yerde, yani yukarıda ve aşağıda sadece Tanrı var... Bizse ne tanrıyız ne de onların uzak akrabası.
    ARAZ: – Biz tanrı olmasak da Tanrı’nın komşusuyuz.
    ZARA: - Nereden biliyorsunuz?
    ARAZ: - Bunda anlaşılmayacak ne var? Sonuçta onunla aynı dünyada yaşıyoruz.
    ZARA: - Olamaz.
    ARAZ: - Ne?
    ZARA: - Söylediğiniz her şey!
    ARAZ: - Neden?
    ZARA: - Çünkü Tanrı'nın kendi dünyası var. İnsanlarla komşu olamaz! O ulaşılmazdır. İnsanlardan nefret eder.
    ARAZ: - Ah, canım benim, artık herkes birbirinden uzak, herkes birbirinden nefret ediyor.
    ZARA: - Ama bu dünyada birbirine yakın olanlar birbirine kin beslemez.
    ARAZ: - Peki, kim bu insanlar?
    ZARA: - Evet? Kim? Evet? Kim? Kim onlar? Birbirine yakın insanlar kim? Birbirine kin beslemeyen insanlar var mı gerçekten?
    ARAZ: - Evet! Ne? Kim?
    ZARA: - Evet-evet-evet! Gerçekten…
    ARAZ: - Evet-evet-evet! Bu doğru.
    ZARA: - Evet-evet!
    ARAZ: - Evet-evet!
    ZARA: - Ha!..
    ARAZ: - Ha!..
    ZARA: - Ha!..
    ARAZ: - Ha…
    ZARA: - Ha-ha!
    ARAZ: - Ha-ha!
    ZARA: - Ha-ha-ha!
    ARAZ: - Ha-ha-ha!
    ZARA: - Ha-ha-ha-haa…
    ARAZ: - Ha-ha-haaa…
    ZARA: - Neye gülüyorsunuz?
    ARAZ: - Ya siz?
    ZARA: - Üşümemek için gülüyorum…
    ARAZ: - Ben de… Donuyorum…
    ZARA: - Bu sınır sizi görmeme engel oluyor.
    ARAZ: - Şimdi bu lanet sınırı yıkacağım. İşte böyle…
    ZARA: - Ha-ha-ha…
    ARAZ: - Ha-ha-ha…

    Onların kahkahası yankılanır.

    Sahne değişir: Otel restoranı. Işıklar yanıp söner. Kahkaha, yankılı bir şekilde dolgun bir müziğe dönüşür. Orkestra çalar. Müzisyenler görünmese de, çeşitli enstrümanların sıcak tınıları duyulur, adeta enstrümanlar dans ediyormuş gibi. Avizeler havada döner, sallanır, yukarı çıkar ve aşağı iner. Projektör ışıkları, sahne yıldızlarının portrelerini aydınlatır. Bu görüntü, göz alıcı, sarhoş edici, baş döndürücüdür. Bir karnavalı andırır. Tül perdelerin arkasında birilerinin gölgeleri kayar. Çoğunlukla, kol kola gezen erkek ve kadın çiftlerin gölgeleridir. Aralarında öpüşen, sarılan çiftlerin silüetleri de belirir. Gölgeler uzaklaşı…
    …Sağdan Araz, soldan Zara gelir. Gençlik döneminde oldukları hissedilir. Karşı karşıya gelir ve dikkatle birbirlerini incelerler. Görünüşleri değişmiştir. Doğal olarak, Araz'ın elleri artık titremez.

    ARAZ: - Zara…
    ZARA: - Araz…
    ARAZ: - Ama yarın gelmen gerekiyordu…
    ZARA: - Senin de dünden önceki gün…
    ARAZ: - Ben üç gündür buradayım.
    ZARA: - Biliyorum.
    ARAZ: - Ne?
    ZARA: - Üç gündür, hatta belki daha önce burada olduğunu biliyorum. Bir haftadır buradasın. Oysa iki gün önce gelmen gerekiyordu. Öyle değil mi?
    ARAZ: - Buraya geliş amacının benimle ilgili bilgi toplamak olduğunu görüyorum. (Güler.) Ha-ha-ha…
    ZARA: - Sen ise, görüyorum ki, bir hafta önce buraya gelerek benim bilgimi yok etmek istiyorsun.
    ARAZ: - Hangi bilgi?
    ZARA: - Şunu kendin söyledin: Ben burada seninle ilgili bilgi topluyorum.
    ARAZ: - Şaka yapıyorum… Ha-ha-ha…
    ZARA: - Ama ben tamamen ciddiyim… Gerçekten senin gizli rotanla ilgili bilgi topluyorum.
    ARAZ: - Hangi gizli rota?
    ZARA: - Araz, tatile ne zaman çıktın?
    ARAZ: - Bunu sen bilmiyor musun?
    ZARA: - Pekala, öyleyse ben söyleyeyim: Tam on gün önce evden ayrıldın ve tatile gidiyorum dedin… Öyle değil mi?
    ARAZ: - Tatilde olduğuma inanmıyor musun?
    ZARA: - Hayır, tatilde olduğuna inanıyorum. Bunu biliyorum. İşyerinden de öğrendim.
    ARAZ: - İşyerimden mi? Neden? İşim seni neden ilgilendiriyor?
    ZARA: - Çünkü nereye kaybolduğunu öğrenmek istedim.
    ARAZ: - Peki, ne öğrendin?
    ZARA: - Evet, teyit ettim. Burada sadece üç gündür bulunuyorsun.
    ARAZ: - Ama anlaştık, seni bu lanet yerde bekleyeceğim diye. O yüzden biraz erken geldim.
    ZARA: - Peki neden tam bir hafta erken geldin?
    ARAZ: - Daha iyi olur diye düşündüm. Erken gelirsem uygun bir ev kiralarım dedim… Şifalı sulara yakın bir yerde kalabilelim diye… Ayrıca doktorla da konuştum. Her şey yolunda olacak. Bu su şifalı. Biliyor musun, bu banyolardan sonra kaç kadın anne oldu?..
    ZARA: - Ben anne olmak istemiyorum.
    ARAZ: - Bu da yeni bir şey!
    ZARA: - Senin gibi bir hiçliğin çocuğumun babası olmasını istemiyorum!
    ARAZ: - Peki bunu nasıl anladın?
    ZARA: - Bütün bir hafta boyunca neredeydin?
    ARAZ: - Zara, farkında mısın, benimle biraz fazla serbestçe konuşuyorsun?
    ZARA: - Soruma cevap vermedin. Bütün bir hafta boyunca neredeydin?
    ARAZ: - Sana açıkladım… ben… ben…
    ZARA: - O halde ben açıklayayım: Tam bir hafta önce izin aldın. Doğru mu?
    ARAZ: - Evet, bunu zaten kabul ettik.
    ZARA: - Bu otelde ikinci katta bir oda tuttun.
    ARAZ: - Evet… Doğru… Düşündüm ki, şifalı kaynakların yakınında oda bulamazsam diye… O yüzden…
    ZARA: - O yüzden bu otelde oda tuttun? Benim için mi?
    ARAZ: - Tabii ki… senin için…
    ZARA: - Ve o yüzden tatilini burada geçiriyorsun, öyle mi?
    ARAZ: - Bu tatil değil, iş gezisi… Anla, buraya iş için geldim!
    ZARA: - Anlamaya çalışıyorum.
    ARAZ: - İş gezim yarın bitiyor. Şehre dönmek zorundayım. Sonra başka bir iş gezisi ayarlayıp buraya geri geleceğim.
    ZARA: - Yani yarın dönüyorsun?
    ARAZ: - Evet. Zaten sana bir daire tuttum. Hemen şimdi oraya gidebiliriz. Sen biraz dinlenirsin, ben de pazara gidip bir şeyler alırım.
    ZARA: - Kime?..
    ARAZ: - Bizim için… senin için…
    ZARA: - Peki ya sen nerede kalacaksın?
    ARAZ: - Nerede kalacağım mı? Burada…
    ZARA: - Burada, yani bu otelde mi?
    ARAZ: - Evet… bu civarda…
    ZARA: - O zaman ben de bu otelde kalacağım.
    ARAZ: - Neden? Senin için her türlü konforu olan bir daire kiraladım. Şu o ev, pınarın ve ormanın yakınında. Hemen oraya gidebiliriz.
    ZARA: - Ben burada… bu otelde kalacağım. Zaten sen de burada kalmak istiyorsun.
    ARAZ: - Bana bir yer bulunur. Aslında, oda için önceden ödeme yaptım… paramın boşa gitmesini istemem… O yüzden…
    ZARA: - Evet, doğru yapıyorsun. Tasarruf etmek lazım. O zaman şöyle yapalım: Sen benim için tuttuğun o evde kal, ben de senin odanda kalırım. Ne dersin?
    ARAZ: - Bu tartışma neden? "Sen burada kal, ben orada…" "Ben burada kalacağım, sen orada…" Ne demek istiyorsun?
    ZARA: - Zaten söyledim.
    ARAZ: - Ne söyledin?
    ZARA: - Sen alçak bir insansın… İşte bu. Tekrar etmemi ister misin? Sen çok alçaksın! Bütün alçaklar içinde en alçağısın…
    ARAZ: - Kadınlara el kaldırmadığımı biliyorsun, o yüzden benim hakkımda istediğin gibi konuşuyorsun. Aklına gelen her şeyi söylüyorsun. Terbiyeli ve sabırlı bir insan olduğumu bildiğin için başıma çıkıyorsun.
    ZARA: - Mila nerede?
    ARAZ: - Kim?
    ZARA: - Alim’in karısı, Mila…
    ARAZ: - Kim bu Alim?
    ZARA: - Alim, senin arkadaşın… Hatırlamıyor musun?
    ARAZ: - Alim… Mila… Ee, ne olmuş?
    ZARA: - Ne olmuş mu? Bir haftadır arkadaşının karısıyla burada yaşıyorsun…
    ARAZ: - Evet… O da bu otelde kalıyor. Bunun benimle ne ilgisi var?
    ZARA: - Onunla aynı oteldesin…
    ARAZ: - Bu civarda sadece bir otel var. Peki, o zaman nerede kalmalıydım?
    ZARA: - Onunla aynı odada kalıyorsun. Şimdi de diyeceksin ki otelde sadece bir oda mı var?
    ARAZ: - Sadece bir oda boştu.
    ZARA: - Mila ile aynı yatakta uyuyorsun. Şimdi de otelde çift kişilik yataklı oda olmadığını mı söyleyeceksin?
    ARAZ: - Hayır… Evet… Burada çift kişilik odalar yok…
    ZARA: - Ve bu yüzden aynı yatakta mı uyuyorsunuz?
    ARAZ: - Hayır… Hayır, öyle değil. O yatakta uyuyor… Hayır, yatakta ben uyuyorum.
    ZARA: - Peki, o yerde mi uyuyor?
    ARAZ: - Evet... Peki, sen bunu nereden biliyorsun
    ZARA: - Neyi?
    ARAZ: - Onun gerçekten yerde yatmayı sevdiğini.
    ZARA: - Sert bir zeminde yatmayı tercih ediyor.
    ARAZ: - Evet, öyle oluyor...
    ZARA: - Sen ise yumuşak bir yatakta yatmayı seviyorsun, değil mi?
    ARAZ: - Bunu zaten biliyorsun...
    ZARA: - Neyi?
    ARAZ: - Benim yumuşak bir yatakta yatmayı sevdiğimi... Bunu sen de biliyorsun.
    ZARA: - Evet, biliyorum... Ve şunu da biliyorum: Sevgili Mila’nın sert zeminde yatmayı sevdiğini, öyle değil mi?
    ARAZ: - Sanırım, bunu da biliyorsun. Mila’yı iyi tanıyorsun sonuçta.
    ZARA: - Ama en azından onunla aynı yatakta yatmadım…
    ARAZ: - Ben de…
    ZARA: - Ama şu anda, tam şu an, senin odanda horul horul uyuyor.
    ARAZ: - Olabilir… Anlaşılan, o geceleri sert yerde, gündüzleri ise yumuşak bir yerde yatmayı seviyor.
    ZARA: - Peki ya sen?
    ARAZ: - Ben neymişim?
    ZARA: - Sen de gündüzleri sert zeminde yatmayı seviyorsun herhalde.
    ARAZ: - Hayır… Bunu sen de iyi biliyorsun, ben her zaman yumuşak ve rahat bir yerde yatmayı tercih ederim.
    ZARA: - Demek sürekli huzurlu bir yer arıyorsun.
    ARAZ: - Rahat bir yer… Yani… Şunu bil ki, sevgili Zara, önemli olan insanın iç huzurudur. Yani ruhun…
    ZARA: - Ruh açısından, muhtemelen huzurlusundur.
    ARAZ: - Hiç şüphesiz! Kalbinden kara düşünceleri at. Ben aileme, evime, arkadaşlarıma sadığım. Bunu başkaları bilmezse bile, sen bunu çok iyi biliyorsun, Zara.
    ZARA: - Yani? Senin alçaklığını mı? Evet, bunu biliyorum. Ama bunun boyutunu bilmiyorum...
    ARAZ: - Neyin?
    ZARA: - Alçaklığının boyutunu…
    ARAZ: - Zara, sabrımı zorluyorsun. Kime lazım bu gürültü, bu histeri? Dünya mı yıkıldı? Ne oldu?
    ZARA: - Yemin ederim, şaşkınım...
    ARAZ: - Neyden dolayı?
    ZARA: - Arkadaşının karısıyla zina yaptığına… "Sert yer", "yumuşak yer" diye saçmalıklar söylediğine… Ailene, arkadaşlarına soyluluk masalları anlattığına, herkese yalan söylediğine… Ve bunları utanmadan, kızarmadan yaptığına!
    ARAZ: - Peki, diyelim ki utandım, kızardım... Sonra ne olacak?
    ZARA: - Hatanı anlamak istemiyor musun?
    ARAZ: - Diyelim ki anladım. Peki, sonra? Sonra ne olacak?
    ZARA: - En azından hatanı kabul et.
    ARAZ: - Diyelim ki kabul ettim… Peki, sonra?
    ZARA: - Kaç tane yüzün var, Araz?
    ARAZ: - Varsın olsun… Sonra ne?
    ZARA: - "Sonra"... "Sonra"… Ben kendimden bahsetmiyorum, beni unut. Ya Mila? O ne yapacak? O Alim’e ne diyecek?
    ARAZ: - Ne diyecek? (Duraklama) Peki, sen Mila’nın yerinde olsaydın, kocana ne derdin? Ne yapardın? O da aynı şekilde...

    Müzik. Hareketli el kol hareketleri yaparlar. Müzik aniden kesilir.

    ZARA: - Peki ya sen Alim’in yerinde olsaydın, ne yapardın?
    ARAZ: - "Ne yapardım?"... Ne yapardım? Evet, ne yapardım? Muhtemelen bir şeyler yapardım…
    ZARA: - Peki ya karına ne derdin?
    ARAZ: - Sana mı?
    ZARA: - Neden bana? Karına – Mila’ya…
    ARAZ: - Evet... Mila'ya... Eğer Alim olsaydım, karım Mila olurdu.
    ZARA: - Peki, ona bunu nasıl açıklardın?
    ARAZ: - Mila’ya mı? Eğer Alim olsaydım? Karımın ihanetini öğrenseydim ne yapardım? Böyle bir durumda, eğer Mila’nın yerinde sen olsaydın, nasıl davranırdın?
    ZARA: - Ben ne yapardım?
    ARAZ: - Evet, sen... Kocana nasıl davranırdın?
    ZARA: - Mila’nın yerinde olsaydım, her şeyi itiraf ederdim.
    ARAZ: - Neyi?
    ZARA: - Başka bir erkekle olan ihanetimi… Peki ya sen, Araz? E-e-e… Alim…
    ARAZ: - Ben, “Mila, bu ihaneti affedemem,” derdim. Zara, kabul etmeliyim ki, Araz’a göre Alim daha serttir… Ve biliyor musun neden? Hayata neşeli ve dışa dönük biri olmasına rağmen, karısına karşı sadisttir. Karısının ihanetini duyarsa, çıldırabilir.
    ZARA: - Alim’i ben de fena tanımam… Gerçekten, ailesinde fazla katı davranır. Yoksa farklı mı davranmalı?… Ne sertliğin var, ne asaletin… Ne eti var, ne budu…
    ARAZ: - Böyle erkekler mumla aranır… Sabırlıyım, zekiyim, asilim, sakınımsızım… Kadınlar böyle erkeklerin hayalini kurar. Ama sen beni takdir etmiyorsun…
    ZARA: - "Sakin… sabırlı…"… Sabırlı olman umurumda bile değil. Bir erkek evde otoriter, ailesinde prensipli olmalı.
    ARAZ: - Nasıl yani, Alim gibi mi?...
    ZARA: - Evet, bırak Alim gibi olsun...
    ARAZ: - Ha-ha-ha… "Erkek", Alim gibi...
    ZARA: - Evet, Alim gibi...
    ARAZ: - O zaman belki sen de Mila gibi bir kadın olmalısın, ha?
    ZARA: - Şimdi de Mila’yla dalga mı geçeceksin?
    ARAZ: - Asla. Mila iyi bir kadın...
    ZARA: - Peki, Alim kötü bir erkek mi? Araz, neden bunu kabul etmekten korkuyorsun?
    ARAZ: - Ben mi?
    ZARA: - Neden soruya cevap vermiyorsun? Eğer sen Alim olsaydın…
    ARAZ: - Ve sen de Mila olsaydın…
    ZARA: - Ama ben sana söyledim. Eğer Mila olsaydım, her şeyi itiraf ederdim. Peki ya sen?
    ARAZ: - Ben de sana söyledim, eğer Alim'in yerinde olsaydım, karımı asla affetmezdim… Tabii ki, eğer o bana ihanet etmiş olsaydı...
    ZARA: - Anladım… Affetmezdin. Peki ya sonra?
    ARAZ: - Ne demek "sonra"?
    ZARA: - Büyük ihtimalle tükürüp evden çıkıp giderdin, değil mi?
    ARAZ: - Evden mi çıkardım? Ben mi? Eğer Alim olsaydım?
    ZARA: - Evet, Alim olsaydın...
    ARAZ: - Eğer Alim olsaydım… Eğer karım bana ihanet etmiş olsaydı... O zaman… Çok korkunç bir karar alırdım.
    ZARA: - Nasıl bir karar? Ha-ha-ha… Nedir bu karar? Söyle de biz de bilelim. Söylesene, "Küçük Alim"? Ne yapardın?
    ARAZ: - Mii-laaa…

    Araz tüm gücüyle bağırır. Yankı sesi ona eşlik eder. Araz ve Zara sahnenin derinliklerine doğru uzaklaşır. Orkestra çalmaya başlar. Müzisyenler görünmezdir, ancak çalgılar dans eden insanlar gibi yükselip alçalır. Avizeler döner. Projektörler duvardaki resimleri aydınlatır. Araz ve Zara, jestlerle birbirine konuşmaya devam eder. Duvar boyunca, tül perdelerin ardında dans eden insanların siluetleri süzülür.


    PERDE



    İKİNCİ BÖLÜM


    Birinci bölümün final sahnesi.

    Otelin restoranı. İçki ve meyvelerle süslenmiş bir masa. Araz ve Zara hızlı adımlarla sahnenin ön tarafına geçer. Bu sahnede farklı bir role bürünmüşlerdir. Araz “Alim”i, Zara ise “Mila”yı canlandırmaktadır. (Gerçekte, Araz “Araz”ı, Mila ise “Mila”yı oynamaktadır.)
    Bu kez hareketleri ve jestleri değişmiş, konuşmaları daha ifadeli hale gelmiştir.

    ARAZ: — Mila!… (Sesi yankılanır.) Mil… Seni asla affetmeyeceğim, Mila!
    ZARA: — Araz, yoksa kendini gerçekten Alim’in yerine mi koyuyorsun?
    ARAZ: — Kendimi onun yerine nasıl hissettiğimi mi soruyorsun? Bu durumda çok sert önlemler almam gerekiyor.
    ZARA: — Peki, nedir bu önlemler? Söyle ki biz de bilelim, Ara-a-az… Alimciğim…
    ARAZ: — O zaman ben seninle… Seninle… Off
    ZARA: — “O zaman” ben de seninle… ben de seninle…
    ARAZ: — Öncelikle, şunu sorardım: Mila, sevgilim, Milacığım, lütfen bana söyle, Araz kimdir?
    ZARA: — Araz kimdir?… Bunu kendin bilmiyor musun? Bana göre, Araz senin arkadaşın…
    ARAZ: — Peki, sana göre Araz kim?
    ZARA: — O benim iş arkadaşım…
    ARAZ: — Mila, o zaman neden buraya iş arkadaşınla geldin?
    ZARA: — Ben mi? Peki, neden geldiğimi bilmiyor musun? Tedaviye geldim, mineralli banyolara girmek için…
    ARAZ: — Ama aynı zamanda burada başka işlerle de meşgul oldun…
    ZARA: — Alimciğim, unutma ki karınla konuşuyorsun…
    ARAZ: — Sen de unutma ki kocanla konuşuyorsun…
    ZARA: — Kocama karşı dürüstüm.
    ARAZ: — Sen? Dürüst? “Koca?” Hiç mi utanmıyorsun?
    ZARA: — İlk olarak, Alim, unutma ki bir kadınla konuşuyorsun!
    ARAZ: — Ee, ne olmuş?
    ZARA: — Ne olmuş? Ne olmuş?
    ARAZ: — Orospu!
    ZARA: — Ne? Bu bana mı?
    ARAZ: — Senden başka orospu var mı burada?
    ZARA: — Sen nasıl cüret edersin?… Sen… Alim… Alimciğim…
    ARAZ: — Söyle, neden kocana ihanet ettin?
    ZARA: — “Kocama mı?” Ben mi?…
    ARAZ: — Evet, kocana! Neyinden memnun değildin? Seni üzen bir şey mi yaptım? Yoksa rahatsız olduğun bir özelliğim mi var? Belki de… Belki de erkek değilim?
    ZARA: — Kim diyor ki erkek değilsin?
    ARAZ: — Peki, öyleyse, seni başka bir erkeğin yatağına iten neydi? Ayrıca o erkeğin benim arkadaşım olduğunu bilmiyor musun?
    ZARA: — Bu yalan!
    ARAZ: — Yalan mı? Bir haftadır arkadaşım ile aynı otelde, aynı odada, aynı yatakta olduğunu herkes biliyor! Bu yalan mı?
    ZARA: — Yalan!
    ARAZ: — Yoksa tanıkları buraya mı çağırayım?
    ZARA: — Bana mı yoksa uydurma tanıklarına mı güveniyorsun?
    ARAZ: — Araz ile konuştum.
    ZARA: — Ee, ne olmuş?
    ARAZ: — Aynı odada kaldığınızı itiraf etti.
    ZARA: — Ee, ne olmuş? Sonra?
    ARAZ: — Sonra mı?
    ZARA: — Araz’ın karısı da seninle kalabilirdi…
    ARAZ: — Ya ben delirdim ya da senin kafanda bir sorun var…
    ZARA: — Alim… Alimciğim… Canım benim…
    ARAZ: — Kadınların şeytandan bir gün önce doğduğu doğru galiba…
    ZARA: — Şeytan erkeklerdir. Bu da doğru…
    ARAZ: — Kulağıma inanamıyorum.
    ZARA: — Neden?
    ARAZ: — Hâlâ konuşmaya cüret ediyorsun.
    ZARA: — Buraya bana bunları söylemek için mi geldin?
    ARAZ: — Hayır, sadece bunun için gelmedim.
    ZARA: — Ama belki de yaptıklarını haklı çıkarmak için geldin?
    ARAZ: — Ne yaptım ki?
    ZARA: — Belki de günahlarının kefaretini ödemek için geldin. Hatırlasana, sarhoş olup kavga çıkardığın, beni dövdüğün, güzel kadınlarla zaman geçirip ardından bana gelip her şeyi anlattığın o hâlini…
    ARAZ: — Demek bana intikam almak için arkadaşımın yatağına girdin?
    ZARA: — Hiçbir yatağa girmedim, Alim…
    ARAZ: — Gerçeklere mi yoksa sana mı inanayım
    ZARA: — Neyin doğru olduğuna inanmak senin işin… Ama bir şeyi anladım ki, sen ve Araz’ın karısı birleşip bana tuzak kurmaya karar vermişsiniz.
    ARAZ: — Kiminle?
    ZARA: — Zara’dan bahsediyorum, onu tanımıyorsun herhalde?
    ARAZ: — Dinle Mila, kimsenin onayına ihtiyacım yok… Sadece gerçeği senin ağzından duymak istiyorum. Tek istediğim bu.
    ZARA: — Gerçek tektir…
    ARAZ: — Seninki gibi, değil mi? (Duraksar.) Yani, söylediğin her şey doğru.
    ZARA: — O cadının gözlerini oyarım…
    ARAZ: — Hangi cadının?
    ZARA: — Zara’nın… Ne kadar alçak bir kadın! Eğer kocasını kıskanıyorsa, neden onu serbest bırakıyor? Neden benim hakkımda dedikodular yayıyor? Kocasıyla konuşup meseleyi çözmek yerine neden benimle hesaplaşıyor? Neden beni rezil ediyor?…
    ARAZ: — Git bunu ona sor…
    "ZARA": - Gözüm hiç ona ilişiyor mu ki? Anlaşılan bir fare deliğine saklanmış...
    "ARAZ": - İşte Zara, lafı gelmişken ortaya çıktı...
    "ZARA": - Nerede?... O mu? Evet, o... Peki neden böyle bir kıyafetle? Sanki baloya gidiyor. Zara, buraya gel... Gel, neden benden kaçıyorsun, buraya gel...

    Araz (Alim rolünde) ve Zara (Mila rolünde) ilerlerler, sanki “Araz” ve “Zara” ile karşılaşıyorlarmış gibi. Aslında ortada kimse yok; bu sanal bir buluşma...

    …Sonraki sahnelerde Zara ve Araz iki farklı kimlikte birleşir: Zara aynı zamanda “Mila”, Araz ise aynı zamanda “Alim”dir.

    "ARAZ": - Ve işte Araz geliyor. Gelsin… Bugüne kadar ondan sakladığım bir sırrım olmadı. Araz, buraya gel. Bugün her şeyi açıklığa kavuşturmam gerekiyor. "Neyi açıklığa kavuşturmak?" (Duraklama.) Hangi soruyu? Sen, konuşulacak şeyi bilmiyor musun? Yoksa söylenenlere inanmayayım mı? Bunlar dedikodu mu? Kötü niyetlilerin uydurmaları mı?
    Kısa bir müzik parçası.
    "ARAZ": - Söylenenlere nasıl inanmam?! (Araz, "Araz"ı taklit eder.) "Bu, kıskançların uydurması mı?" Hayır, Araz, burada hiçbir uydurma yok.
    Duraklama. Kısa bir müzik parçası.
    "ZARA": - Tabii ki bunlar uydurma. (Taklit eder.) “Araz’a âşıktın, değil mi?” Zara, hangi aşktan bahsediyorsun? Evet, gerçekten de Araz’la aynı iş yerinde çalışıyorum. Ama bunun bizim ilişkimizle hiçbir ilgisi yok. Araz, iş arkadaşım ve kocamın eski dostu. "Sus!" Ne? Asıl sen sus!
    Ağır bir müzik.
    "ARAZ": - Zara, sakin ol… Bana, kocana, birkaç kelime söyleme fırsatı ver. Dinle, Araz, görünen o ki, biz seninle hiç dost olmamışız. Olan biten her şey, benim evime ve aileme başka niyetlerle girdiğini gösteriyor… Hayır, hayır, yemin etme. Zaten senden şüpheleniyordum. Ama bu kadar ileri gidebileceğini düşünmemiştim... Dur, dur… Nereye gitmek istiyorsun? "Sen ne, bir soruşturmacı mısın?" Evet, ben artık bir soruşturmacıyım ve sen sanıksın... Seni hiçbir yere bırakmam. "Ben onurlu bir insanım." Kim? Sen mi? Onurlu bir insanın kim olduğunu bile bilmezsin. "Ben bir şeref insanıyım." Bu sen misin, şeref insanı? Ha-ha-ha… Görünen o ki, aşağılık insanların bile kendine göre bir onur anlayışı var. "Eleştiriye girme." Haha! Şuna bir bakın...
    "ZARA": - Ne? Mila, ne diyorsun? "Zaten senin bana imrendiğini hep düşünmüştüm. Yoksa yanılıyor muyum?" Neye imreneceğim sana? Ha? "Belki de bu yüzden kocamı elimden almak istedin?" Araz, nasıl bir erkeksin ki karını idare edemiyorsun? Neden susuyorsun? Yoksa korkuyor musun? Peki ya sen, nasıl bir kadınsın ki kocanı yanında tutamıyorsun? "Kocamı sen baştan çıkardın!" Araz, her şeyi görüyor, her şeyi duyuyorsun!... Şu kadına bir bak!
    Duraklama. Yüksek sesli müzik.
    "ARAZ": - Ben hatalarını affeden bir erkek değilim. Hepiniz rahat olun.
    "ZARA": - Ben de bana atılan iftirayı affetmem. Ne dersin? Hırsız öyle bağırıyor ki, haklı olanın yüreği parçalanıyor. Sen, Zara, bir provokatör, bir maceraperestsin! Sen utanmaz bir insansın. "Kim? Ben mi?" Hayır, tabii ki sen! İşi büyütüp kocamı işten çağırttın. Kendin her türlü zorluğu aştın, ama başkalarını ahlaksızlıkla suçluyorsun. İşte sen busun, Zara…
    "ARAZ": - Araz, biz erkekleriz ve erkek gibi konuşalım. Şükür ki, bugüne kadar birbirimizden sır saklamadık. Kendin de biliyorsun, ben hayatı seven bir insanım, yemeyi, içmeyi, eğlenmeyi severim. Bunu kabul ediyorum… Ve kadınlara da karşı değilim. Mila da duysun. Görüyorsun, hiçbir şeyi saklamıyorum. Mila’dan bile… Ama garip olan şu ki, herkes seni benden daha dürüst bir insan olarak görüyor. Hatta birçokları bizim dostluğumuza şaşırıyor, "Nasıl anlaşıyorsunuz?" diyorlar. Birimiz zevkine düşkün, diğeri stoacı. Birimiz sabırlı, ben ise sabırsızım. Şimdi ise ben, sabırsız olan, sana, sabırlı olan sana soruyorum: Neden beni aşağılıyorsun, neden beni utanmaz olarak görüyorsun?
    "ZARA": - Araz, lütfen "vicdan" kelimesini bir kenara bırak.
    "ARAZ": - Mila!
    "ZARA": - Araz!
    "ARAZ": - Mila, bugün her şeyi açıklığa kavuşturmam gerekiyor. Bir dostun ihaneti affedilemez. Üstelik konu sadece bedenimi değil, ruhumu da lekelemeyi içeriyor. Peki? Ne diyorsun, Araz? "Kendinde değilsin." (Duraklama.) Kendimde değilim mi? Demek ki sen böyle konuşmaya başladın...
    Yüksek sesli müzik.
    "ZARA": - Alim, her şey senin sandığın gibi değil. Bütün bu olayları ayarlayan kişi, işte o, Araz'ın sevgili eşi. (Duraklama.) "Kes sesini!" Sen kendin kes sesini! "Kocanın kıymetini bildiğini mi sanıyorsun?" Ya sen, belki de kocanın kıymetini sen bilmiyorsundur? Vay canına... Hiç bilmiyorduk!
    "ARAZ": - Hiçbir şey anlamıyorum.
    "Ben de..."
    Sen de mi, Araz, hiçbir şey anlamıyorsun? Yalan söylüyorsun! Mila’yla daha önceden görüşüyordun. Bana bunu söylediler. Anlaşılan, şimdiye kadar kördüm… Neden…
    "ZARA": - Alim! Alimciğim!... Senin de bir şey söyleyeceklerin mi var?
    "ARAZ": - Kes sesini!.. Mila, konuşmaya hakkın yok. O haklı…
    "ZARA": "O haklı"... Neyde haklıymış, seni yalancı! Zara, bana kin mi güdüyorsun! Bunu çok iyi anlıyorum!..
    "ALIM": - Hepimiz bir aile gibiydik... "Bu doğru." Doğru mu gerçekten?
    Yumuşak bir müzik başlar.
    "ZARA": "Bu doğru." … Nedir doğru olan? …
    "ALIM": - İyi ve kötü günleri birlikte atlattık… "Bu doğru."
    Müzik yavaş yavaş yükselir.
    "ZARA": - Öyle mi? … "Demek ki bu dostluk birilerinin hoşuna gitmemiş." Kahrol… Sen asıl entrikacı olan kişisin…
    "ARAZ": - Hayatımızın unutulmaz günlerini birlikte kutladık… "Evet… Elbette öyle…"

    Bal müziği çalmaya başlar.

    "ZARA": - Bunların hepsi yalan, yalan… Peki ya sen ne düşünüyorsun, Zara? (Duraklama.) "Sen yalancısın." Kendin yalancısın! "Tanrı’yı öfkelendirme!" Sus! Seni boğarım, Zara. Belli ki beni hâlâ tam anlamıyla tanımamışsın?
    Müzik şiddetlenir.
    "ARAZ": - Birlikte okuduk, birlikte dans ettik… Birlikte eğlendik… Bize birçok kişi imrenirdi. Hatta bazen dostluğumuzu bozmak için uğraşırlardı, dedikodular çıkarırlardı. Ama ben hiçbirine aldırmazdım… Malum, toplumda hayatı seven bir insan olarak biliniyorum. Entrikalardan her zaman uzak durmaya çalıştım… Benim işim yiyip içmek, sağlıklı yaşa temennileriyle konuşmalar yapmak. Kendi kendime, belki de benim dikkatsizliğim senin ağırbaşlılığınla dengeleniyordur, diye düşünürdüm. Sonuçta, birbirimizin olumsuz ve olumlu yanları birbirini tamamlıyor. Sana yürekten bağlıydım, Araz… Eşini kız kardeşim gibi görürdüm. Bunu senin eşin Zara da doğrulayabilir.

    Müzik yükselir. Sahnede müzisyenler görünmese de müzik aletleri bazen aşağıya inip bazen yukarı çıkar. Avizeler sallanır, döner. “Zara” (aynı zamanda Mila) ve “Araz” (aynı zamanda Alim) el ele dans eder. Daha sonra her biri bir müzik aleti alır ve göğsüne bastırır. “Zara” (şu anda Mila) saksafonla, “Araz” (şu anda Alim) klarnetle dans eder. Ardından enstrümanları yerine koyar ve yeniden birlikte dans ederler. “Araz” (Alim) “Zara”nın (Mila’nın) elini öper ve sahnenin kenarındaki masadan bir şampanya şişesi alır. Şişeyi açar. Şampanya sıçrar.
    “Araz” (Alim) şampanyayı kadehlere doldurur. İçer. Kadehi “Zara”ya (Mila’ya) uzatır. Kadın isteksizce içer. “Araz” (Alim) iki dolu kadehi alır ve müzik aletlerine yaklaşır. Şampanya artığını saksafonun ve klarnetin içine döker. Sanki “Araz”ı ve “Zara”yı sarhoş etmek istiyor ve böylece onlardan intikam almayı amaçlıyor gibidir. Müzik aletlerinin sesleri daha da gür çıkar. “Araz” (Alim) gülerek masaya yaklaşır, kadehleri tekrar doldurur ve içer. Ardından masadan uzaklaşır, “Zara”ya (şu anki Mila’ya) yaklaşır ve ellerini çırpar.

    "ARAZ": - Ha…
    "ZARA": - Ha…
    "ARAZ": - HA-ha…
    "ZARA": - Ha-ha…
    "ARAZ": - Ha-ha-ha…
    "ZARA": - Ha-ha-ha…
    "ARAZ": - Ha-ha-haaa…
    "ZARA": - Ha-ha-haaa…
    "ARAZ": - Ha-ha-ha…
    "ZARA": - Ha-ha-ha…
    "ARAZ": - Ha-ha…
    "ZARA": - Ha-ha…
    "ARAZ": - Ha…
    "ZARA": - Ha…
    "ARAZ": - İşte böyle…

    Müzik susar.

    ZARA: Yoruldun mu?
    ARAZ: Evet... Hayır... Ha-ha-ha... Bu gevezelik ve gülüşmeler beni haklı çıkaramaz. Seni de... Beni anladın mı, Araz? Bu, birlikte kaç şişe şarap ve votka içmemizle ilgili bir şey değil. Peki ya ne olmuş, dostluğumuz uğruna bir sürü para harcamışız? Bu, seni ve beni bağışlamak için bir sebep değil, Araz...
    ZARA: Alim, sanırım sarhoş oldun...
    ARAZ: Ne olmuş yani, Mila? Sarhoşken beynim daha keskin çalışır...
    ZARA: Öyle mi? Peki ya sen ne dersin, Zara? Alim, meselelerini benimle değil, karınla halletsen iyi olurdu. Entrikacı! Yalanlarınla kocamın kulaklarını doldurdun. Görüyorum ki bu şekilde kendine puan topluyorsun. Ne yapmaya çalıştığını biliyorum; kan dökülmesini istiyorsun! Pislik... Seni yok edeceğim! Seni paramparça edeceğim! Nereye kaçıyorsun?.. Dur!..

    Zara (gerçekte Mila) birinin peşinden koşuyor, daha doğrusu sanal bir "Zara"nın. Onu kovalamaya devam ederek sahneyi terk ediyor.

    ARAZ: İşte böyle, Araz, artık ikimiz baş başayız ve tamamen dürüst olabiliriz, değil mi? (Sahnede yürür.) İki dost, iki adam... Hayır. Artık dost değiliz... Artık bize adam bile denemez. "Düşman mıyız?" Evet. En azından, sen benim düşmanımsın. Neden kaşlarını çatıyorsun? Düşmanlar nasıl olur ki? Sen beni onursuzlaştırdın. Sadece filmlerde ve tiyatroda böyle şeylere göz yumulur. Araz, ama biz film kahramanı değiliz. (Müziğin eşliğinde hareket eder.) Dünyada bırakmaya kıyamayacağım bir servet edinmedim. Bu yüzden ölümden korkmuyorum. Kazandığım her şeyi hemen eğlencelere, dostlara, akrabalara harcadım. Ama adımı korudum. Doğru, bazen karıma kızar ve onu döverdim. O benim karım. Onunla ne yapacağımı ben bilirim. Tüm bunlar evin içinde oldu. (Durur.) Ama evin dışında herkes Alim'in iyi bir ailesi ve dürüst bir karısı olduğunu bilirdi. Alim ve Mila birçokları için örnek bir çiftti. Ama şimdi, başka bir anlamda örnek olabiliriz. Bundan sonra, insanlar beni "Mila'nın kocası" diye işaret edecekler. Ve Mila hakkında, "Alim'in karısı" diye ima dolu sözler söylenecek. Araz, ben onursuzluğu hazmeden erkeklerden değilim. Diğerleri bilmese de, sen bunu bilmeliydin. (Hayali bir Araz'ın omzuna elini koyar.) Sessiz misin?... Tabii ki. Sessiz olmalısın. Çünkü bana karşı suçlusun. Titriyorsun... Çünkü korkuyorsun... Senin böyle biri olduğunu düşünmemiştim... (Zara'nın – yani Mila'nın – çığlıkları duyulur.) Dur, dur, acele etme. Böyle cılız bir adam olarak, nasıl olur da karımı baştan çıkardın? Onu bu ellerle mi okşadın? (Sanki birini boğuyor gibi.) Seni şimdi boğacağım. (Boğulan birinin hırıltısı duyulur.) Alçak! (Biriyle boğuşur.) Hiçbir yere kaçamayacaksın! Araz, ellerimden kurtulamazsın. Dur!

    Bu monologun sonunda sahnede kargaşa, koşuşturmalar olur. Araz (gerçekte Alim) birinin peşinden koşar. Müziğin temposu yükselir; gergin ve hızlıdır. "Araz'ın (yani Alim'in) elleri hızla müzik aletlerine dokunur: sandalyeler düşer, avize sallanır. Sonunda, kovaladığı kişiyi yakalar ve boğuşurlar. Müziğin temposu daha da artar. Zara (gerçekte Mila) da sahneye gelir ve birinin peşinden koşar (muhtemelen Zara'nın). Nihayet yakalar, saçlarından tutup dışarı fırlatır. Kadın ve erkek çığlıkları, inlemeler duyulur. Zara (gerçekte Mila), bir kadını (Zara'yı) saçlarından sürükler. Araz (gerçekte Alim), rakibini yumrukla yere serer, tekmelemeye başlar. Yerdeki kişi kurtulmaya çalışır ve kaçar. Araz onun peşine düşer, masadan bir bıçak alır ve ardından koşar. Nihayet onu yakalar, boğazından tutar ve bıçağı tüm gücüyle göğsüne saplar. Bir çığlık duyulur. Araz (gerçekte Alim) bıçağı çıkarır ve ölen kişiye öfkeyle bakar. Bıçağı kanla temizlemek için cebinden beyaz bir mendil çıkarır. Mendili yere atar ve tekrar ölen kişiye yaklaşır. Araz (Alim) yere kapanır ve ağlamaya başlar…
    …Birden müzik kesilir. Zara (Mila) sahneye çıkar. Yas kıyafetleri içindedir. Sahnedeki tek ses, kadının topuk sesleridir: Tak... tak... tak... Zara (Mila), Alim'in yanına yaklaşır, başını okşar. Gözleri yerdeki bıçağa kayar. Mendili alıp bıçağı siler ve mendili bıçağın üzerine bırakır. Ardından Alim'i elinden tutarak kaldırır. İkisi birbirine sert bakışlarla bakar. Cenaze marşı çalmaya başlar. Bu sırada mendil ve kanlı bıçak yavaşça havalanır ve bilinmeyen bir yere doğru uçar. Müzik yükselir. Zara (Mila) ve Alim, bıçağın ve mendilin peşinden korkuyla bakar, ardından kendileri de kaybolur. Bir süre sonra şampanya şişesi ve müzik aletleri de havalanır. Müzik artar. Işık, Zara ve Alim'in siluetlerini aydınlatır. Onlar adeta birer heykel gibi hareketsizdirler.)
    (Gökyüzünde şimşekler çakar, gök gürler. Yağmur başlar. Işıklar yanıp söner. Bir köşede, bir otelin ikinci katındaki tanıdık merdiven aydınlanır. Alt kat artık görünmez, yok olmuştur. Projektör ışığı, Zara ve Araz'ı (Alim ve Mila) bir tünelde kaybolmuş gibi gösterir. Çıkışı ararlar. Uzaklardan hafif, duygusal bir müzik sesi yükselir.

    ZARA: - Peki bu yağmur ne zaman dinecek?
    ARAZ: - Bu size bağlı.
    ZARA: - Ama benim gökyüzüyle bağlantım yok ki...
    ARAZ: - Kapının önüne çıkmak istiyorum.
    ZARA: - Burada çok soğuk.
    ARAZ: - Bir de şu demir… Biraz daha inmemiz gerekiyor.
    ZARA: - Ama buradaki aşağı ile yukarı arasında bir fark var mı ki?
    ARAZ: - Burada aşağıdaki yukarının üstü bulunuyor.
    ZARA: - Hiçbir şey anlamıyorum.
    ARAZ: - Biz bodrumdayız... (Kendine gelir gibi.)
    ZARA: - Bodrumda mı?
    ARAZ: - Evet, bodrumdayız... Ama bu bodrum çatıda... tavan arasında...
    ZARA: - Tavan arasında bodrum olur mu ki?
    ARAZ: - Her şey mümkün... Şuraya çıkmamız gerekiyor… yok, inmemiz lazım...
    ZARA: - Ama oraya yol yok... (Eğilir.)
    ARAZ: - Evet... Yol yok... Orada bir engel var. Onu aşmamız ve geçmemiz gerekiyor.
    ZARA: - Ben orayı aşamam... Korkuyorum...
    ARAZ: - Elimi tutun...
    ZARA: - Ama yabancı biri elime dokunamaz!
    ARAZ: - O zaman kendiniz atlamaya çalışın. Bir düşünün, "yabancı"!
    ZARA: - Geri çekilin!
    ARAZ: - Gözlerinizi kapatın, aşağı bakmayın... Yoksa düşersiniz...
    ZARA: - Hop... (Atlar.) Ben buraya geçtim, şimdi siz atlayın... "Hop" yapın...
    ARAZ: - Ama atlamaktan korkuyordunuz? Ceylan gibi atladınız. Kadınlar hep böyle: erkeklerden çok daha iyi atlarlar. Bakalım, ben de atlayabilecek miyim...
    ZARA: - Dikkatli olun... Aşağıda bir nehir akıyor... Yoksa sel mi? Böyle yağmurlardan sonra, sel olması normal...
    ARAZ: - O, Zaman Nehri...
    ZARA: - Zaman Nehri mi? O da ne ki?
    ARAZ: - O nehrin diğer tarafında yaşayanlar, başka bir zamanda, başka bir boyutta yaşıyorlar...
    ZARA: - Ama bu durumda biz farklı zamanlarda mı yaşıyoruz?
    ARAZ: - Tabii ki... Bakalım, sizin kıyınıza da atlayabilecek miyim...
    ZARA: - O zaman aynı zamanda olabileceğiz, değil mi?
    ARAZ: - Hayır... Ancak Zaman Nehri'nde birlikte yüzebilirsek beraber olabiliriz...
    ZARA: - Öyleyse gelin, ikimiz de aynı kıyıya çıkalım...
    ARAZ: - Hayır, ben diğer tarafa atlıyorum. Hop... (Atlar.) Sanırım nehrin diğer tarafına geçtim. Ama keşke ikimiz de Zaman Nehri'nde olabilseydik...

    Müzik yükselir. Projektör ışığı Zara'yı aydınlatır. Zara yaşlı ve üzgün görünmektedir. Kadın dikkatle, yavaşça kapıya çıkar. Parmaklıklara yaslanarak uzaklara bakar. Biraz sonra ışık, Araz’ı aydınlatır; elinde bir baston vardır. Araz da tıpkı Zara gibi parmaklıklara yaslanır ve uzaklara bakar, ama farklı bir yöne. Daha sonra ikisi de bakışlarını uzak noktadan çekerek birbirlerini dikkatlice incelemeye başlarlar.

    ZARA: - Yağmur yağacak...
    ARAZ: - Yağsın, varsın yağsın... Zaten ıslanan kişi yağmurdan korkar mı?
    ZARA: - Yağmurdan önce kemikler sızlar.
    ARAZ: - Sızlayan bir kalbin yanında kemiklerin sızlaması hiçtir.
    ZARA: - Yoksa sizin kalbiniz de mi size sıkıntı veriyor?
    ARAZ: - Eskiden sızlardı...
    ZARA: - Şimdi?
    ARAZ: - Hayır, hayır, artık sızlamıyor... (Duraklar.) Şimdi kalbim kaybolmuş bir kurt gibi uluyor.
    ZARA: - Kurt gibi... Kurtlar ormanda olur...
    ARAZ: - Benim kalbim de ormanda...
    ZARA: - Bu yüzden ormana böyle dikkatle bakıyorsunuz?
    ARAZ: - Evet, bu yüzden böyle bakıyorum. Ya siz
    ZARA: - Benim kalbim yaralı bir kartal gibi çırpınıyor.
    ARAZ: - Ama kartallar dağlarda olur...
    ZARA: - İşte ben de, erişilmez dağlara hasretle bakıyorum. Çünkü kalbim dağlarda...
    ARAZ: - Yanılmıyorsam, kocanız da orada gömülü...
    ZARA: - Evet... Yüksek bir dağın eteğinde... Yanılmıyorsam, siz de eşinizi kaybettiniz...
    ARAZ: - Evet... O, ormanın eteğinde gömülü... Beni bağışlayın, eşiniz savaşta mı öldü?
    ZARA: - Savaşta... (Aceleyle.) Yani, savaş derken... Onu silahla değil, soğuk bir aletle öldürdüler... Peki ya sizin eşinize ne oldu, yoksa bir çığ altında mı kaldı?
    ARAZ: - Hayır, bir çığın altında değil... Boğularak...
    ZARA: - Gazdan mı?
    ARAZ: - Ne?
    ZARA: - Gazdan mı boğuldu?
    ARAZ: - Onu boğarak öldürdüler. (Bastonuyla yere vurur.) Otelin birinci katında...
    ZARA: - Ahh... Kocam da orada öldürüldü...
    ARAZ: - Orada mı? Genç miydi?
    ZARA: - Elbette... Genç, yakışıklı, asil. Şimdi öyle erkekler yok. Ya sizin eşiniz? O da güzel miydi?
    ARAZ: - Çok... İnsanı titretecek kadar güzel: ince belli, uzun bacaklı. Şimdi öyle kadınlar görmüyorum. (İç çeker.) Ahhh... Peki, neden kocanızı öldürdüler?
    ZARA: - Bu uzun bir hikâye... (İç çeker.) Ahhh... Peki, neden eşinizi boğdular? Bana sebebini söylemediniz...
    ARAZ: - Bu da uzun bir hikâye... Kısaca söyleyebilirim ki, onu bir kadın boğdu. O kadın, benim arkadaşımın eşiydi...
    ZARA: - Garip... Kocamı da bir kadın arkadaşımın eşi bıçakladı. Gözlerimin önünde. Üstelik, o adam kocamın arkadaşıydı...
    ARAZ: - Eşimi de gözlerimin önünde boğdular... Onun nefesi kesildi...
    ZARA: - Ve onu siz mi gömdünüz?
    ARAZ: - Hayır... evet... Duydum ki, onu boğan kadın, eşimi ormanın kenarına gömmüş...
    ZARA: - Kocamı öldüren kişi, ona dağın eteğinde bir mezar kazmış…
    ARAZ: - Peki, kocanızın mezarını hiç ziyaret etmiyor musunuz?
    ZARA: - Hayır…
    ARAZ: - Ben de… hayır…
    ZARA: - Peki, neden eşinizi boğarak öldürdüler? Anlatabilir misiniz?
    ARAZ: - Kocasına, yani bana, ihanet ettiği için… Peki, kocanızın suçu neydi?
    ZARA: - Arkadaşının eşini baştan çıkarmaya cesaret ettiği için…
    ARAZ: - Ama belki suçsuzdurlar?...
    ZARA: - Belki… Her halükarda, ben kocamı bu ihanet yüzünden kaybettim… Artık tahminlerimin ne kadar doğru olduğunu söylemekte zorlanıyorum… Ve orada, dağın eteğindeki şey bir serap… Gerçek mezar orada değil…
    ARAZ: - Peki, nerede?
    ZARA: - Burada, kalbimde…
    ARAZ: - Ben de eşimin mezarını gözbebeklerime kazdım. İşte burada, gözlerimde inliyor.
    ZARA: - Sanırım dağlarda yağmur yağıyor…
    ARAZ: - Bunu nasıl anladınız?
    ZARA: - Bakın, dağlardan nasıl sel akıyor…
    ARAZ: - Bu, Zaman Nehri'nin akışı…
    ZARA: - Ne? Bu da ne?
    ARAZ: - Zaman Nehri… İnsanlar arasında akar, kaybolur… İnsanları birbirinden ayırır… Bu nehir yüzünden insanlar onun farklı kıyılarında yaşar. Zaman keskin bir kılıç gibidir… Biz, bu Zaman Nehri yüzünden farklı zamanlarda yaşıyoruz…
    ZARA: - Hiçbir şey anlamadım… “Bu nehir, şu nehir”... Her yıl buraya geliyor musunuz? Siz kendiniz söylediniz…
    ARAZ: - Evet, her yıl… Ve ölünceye kadar her yıl buraya geleceğim.
    ZARA: - Ben de kendime söz verdim: Hayatta olduğum sürece, her zaman buralara geleceğim. Üstelik tam da bu mevsimde… Ayın birinde…
    ARAZ: - Ben de… Çünkü bu trajedi ayın birinde oldu… Görüyor musunuz, o zamandan bu yana ne kadar zaman geçti? Ama, ahh – son zamanlarda gözlerim neredeyse hiç görmüyor. Gözbebeklerimde ateş yakılıyormuş gibi hissediyorum. Bu yüzden uzaktakileri zor görüyorum. Ve bu orman…
    ZARA: - Öyle söylemeyin. Yaşlılık hiç de keyifli değil… Ve benim de sık sık kalbim ağrıyor, sızlıyor… Eskiden böyle şeyler olmazdı… Bunlar son yılların “hediyeleri”. Ama hâlâ kendimi sabırlı ve güçlü bir kadın olarak görüyorum.
    ARAZ: - Ben de her zaman sözünün eri bir insan oldum. Söz verdiğim şeyi yapmaya çalışırım.
    ZARA: - Gökyüzünde gök gürlüyor…
    ARAZ: - Şimşek çakıyor.
    ZARA: - Yağmur yağacak.
    ARAZ: - Yağmur yağacak mı?... Yağsın. Yağmur temizliğe işarettir…

    Müzik çalar. İkisi farklı yönlere bakar.
    Yukarıdan bir bıçak sallanır. Bu, Alim'in “göğsüne saplanmış” bıçağın ta kendisidir. Bıçak, Araz ve Zara'nın siluetleri arasında sallanır. Sahne tamamen aydınlatılır.
    Araz ve Zara birbirlerinden uzaklaşır, ayrılır. Sahne boyunca yürüyüp tekrar birbirlerine yaklaşırlar.

    Perde
    Son.







    Not: Oyunun ana karakterleri (Araz ve Zara) farklı durumlarda üç ayrı kimlikte sahneye çıkar (Araz-Alim; Zara-Mila; ve daha sonra yaşlı Araz - yaşlı Mila). Oyunu sahneye koymadan önce, karakterleri canlandıracak oyuncuların hareketlerini, yürüyüşlerini ve konuşma temposunu çalışmaları gerekir. Oyunun başlangıcı ve sonu, kahramanların bir tünelden geçmesini gerektirir ve bu, ışık ve gölge efektleriyle iletilir. “Alt metinlerin okunmasına” (örneğin: sağdan sola Alim - Mila, ardından Araz ve Zara aynı sırada) dikkat edilmelidir ve bu, yönetmenin görevidir.













    MANKEN
    (İki perdelik monodrama)


    BİRİNCİ PERDE
    Karakter:
    KADIN
    Sesler

    Sahne:
    Modern tarzda döşenmiş bir oda. Kadın açık yakalı bir sabahlık giymiştir. Yeni banyodan ya da saunadan çıkmış gibi görünmektedir. Dev bir aynanın önünde durarak saçlarını saç kurutma makinesiyle kurutmaktadır. Ara sıra elini gür saçlarının arasından geçirerek bir şeyler mırıldanır.
    Odanın köşesinde bir erkek manken durmaktadır: uzun boylu, geniş omuzlu, omuzlarına dökülen uzun saçlı bir manken. Üzerinde sadece şort vardır. Kadın, mırıldanmaya devam ederek mankene yaklaşır ve onun uzun saçlı perukunu kurutmaya başlar.
    Televizyondan bir melodi duyulmaktadır. Kadının mırıldanması, televizyondaki melodiyi tamamlar gibi bir hava yaratır. Aslında, televizyon tüm gösteri boyunca açıktır. Kadın, mankenin uzun saçlarını okşar.

    KADIN:
    Ne dersin? Sıcak mı oldu sana? Evet, sıcak. İşte bu yüzden seni böyle soyundurdum. Şortlarını da çıkarmamı ister misin? Utanıyor musun? Utanma, canım... Utanma devri çoktan geçti. Hem, kimden utanacaksın ki? Burada ikimizden başka kimse yok…
    (Şortun lastiğinden tutup bırakır: şapp... şapp... Sonra eliyle mankenin yanlarına vurur.)
    İşte böyle daha iyi… Gerçek bir erkek… Aslında hayır, sen sadece bir erkek kopyasısın. Yakında bana alışacaksın. Belki ben de sana alışırım. Öyle erkeksi bir yüzün var ki... Ama artık senin gibiler bu dünyada yok. Gerçek erkekler var mı ki? Belki vardır, ama benim hayat yolumda hiç karşılaşmadım… Ben biraz garip bir kadınım, değil mi? Hayır, orta çağ zihniyetine sahip olduğumu düşünme. Balkonumun altında bana serenatlar söylenmesini hiç istemem, hayır… kesinlikle hayır. Sadece... Sıradan, normal bir erkeği bulmak imkansız.
    (Cep telefonu çalar. Kadın telefonu raftan alır ve koltuğa oturur.)
    Evet, dinliyorum... Kim?
    (Bildiği birkaç İngilizce ifadeyi kullanarak karşı tarafa, bugün buluşamayacaklarını ve yarın aramasını söyler.)
    Hello! How are you, mister? We can't meet today. Tomorrow. Okay. See you tomorrow. Okay, mister.
    (Kadın, telefonu kapattıktan sonra mankenin önüne gelir.)
    Senin sahibin az önce beni aradı. Evet, seni bana satan kişi. Galiba İngiliz. Seni sattı demek doğru olmaz… Çünkü henüz ödemenin tamamını yapmadım. Aslında, eski sahibinin İngiliz olduğunu bile bilmiyordum. Ah, bırak, defolup gitsin… Erkeklerle olan tüm ilişkimi kesiyorum. Senin gibi birine sahip olmam yeterli.
    (Kadın, mankenin üzerinden elini geçirir.)
    Üzülme.
    (Kapı zili çalar. Kadın önce sehpa üzerindeki telefonu alır, ancak çalanın kapı zili olduğunu anlayınca kapıyı açar.)
    SES (dışarıdan):
    — Kefir almaz mısınız?
    (Kadın sinirle kapıyı kapatır.)
    KADIN:
    — Defol git! Bir kefir eksikti! Git kefirini kafana sür!
    (Yine zil çalar. Kadın tekrar kapıya yönelir. Ancak, bunun telefon zili olduğunu fark eder. Sehpanın yanına gider, ahizeyi kaldırır.)
    Alo! Nasılsın? Uzun zamandır sesini duymadım. Bende her şey harika! (Duraksar.) Hahaha! (Güler.) Neden mi? Evlendim. Evet, vallahi. İnanmıyor musun? (Güler.) Seni niye kandırayım ki? Ömür boyu bekâr mı kalacaktım? Herkes senin gibi olamaz! Çok şükür, senin gibi biri istediğinde mükemmel bir talip bulabiliyor. Büyüleyici bir çekicilik sırrın var herhalde. Ama benim karşıma çıkan herkesin kafası bir tuhaf... Artık neredeyse eminim ki dünyada ciddi insanlar kalmadı. Herkes sadece eğlence ve keyifli ilişkiler peşinde. Ama o öyle değil... Hayır, o böyle adamlardan değil. Hahaha!
    (Güler.)
    Bana asla ihanet etmez. Biliyorum! Hatta onun yerine yemin edebilirim... Evet, şu an yanımda. Uzun boylu, yakışıklı bir gözlüklü. Ona telefonu uzatmamı ister misin? Hayır, biraz utangaç ve konuşmak istemiyor. Gerçeği öğrenmek istersen, o dilsiz. (Duraksar.) Evet, dilsiz olması daha iyi. Dilsiz bir arkadaşım olması bana avantaj sağlıyor. Ona sonuna kadar sadık kalacağım... O da bana asla ihanet etmeyecek... Nereden mi biliyorum? Bilmez miyim? Onu severek ben seçtim.
    (Kapı zili çalar. Kadın sinirle konuşur.)
    — Bir dakika bekle! Sanırım biri geldi...
    (Kapıya gider.)
    SES (dışarıdan):
    — Klor var! Klor almaz mısınız?
    KADIN:
    — Yeter artık! Rahat bırakır mısınız beni? Klor! Önce kendinizi klorla temizleyin! Tabii, işe yararsa, sizin gibi kokmuş adamlara yeter mi bilmem!
    (Kapıyı sertçe kapatır, telefonu tekrar eline alır.)
    Hayır, önemli bir şey değil... Eski bir tanıdıktı. Onu kovdum. Sonuçta evli bir kadınım... Ee, ne olmuş dilsiz ve sağırsa, her şeyi görüyor ve anlıyor. Gözlük takıyor olsa da her şeyi net görüyor... (Duraksar.) Tabii ki, çok çekici bir adam. Beni tanıyorsun; seçiciyimdir. Herkesi beğenmem. O bir süper adam! Evet, süpermen! İnanmıyor musun? Ne olmuş yani? Ne dedin? Kocan mı geldi? Tamam, sonra konuşuruz. Şanssız adamla iyi geçin, onu zamanında beslemeyi unutma...
    (Telefon ahizesini yerine koyar. Mankenin yanına gider.)
    Az önce arkadaşım aradı. Evli ama kocasını sürekli aldatıyor. O da tuhaf bir kadın. Ama görüyorsun, ben bekâr bir kadın olmama rağmen... Hayır, sen benim kocamsın. Sana asla ihanet etmem. Ama biri var ki, gerçekten canımı sıkıyor. Her gün beni arayıp duruyor. Bana delicesine âşık olduğunu, bensiz bir hayat düşünemediğini söylüyor. Hayır, onu tanımıyorum. Sanırım bir yerlerde beni görmüş ve o zamandan beri aklını kaçırmış. Allah bilir numaramı nereden buldu. Her gün aynı saatte arıyor. Belki sadece eğlenmek istiyordur. Ama sesi çok hoş. Hipnotize eden bir tınısı var. Kim bilir, belki de işe yaramaz biridir. Ama bu arsızın sesi beni büyülüyor... Kadınlar hep duygularıyla hareket eder. Kadınların kulaklarıyla, erkeklerinse gözleriyle sevdiğini duymadın mı hiç? Sen sağır ve dilsizsin. Peki ya gözlerin nasıl? İyi görebiliyor musun? Gel seni öpeyim.
    (Mankeni öper.)
    Peki sen beni öpmek istemiyor musun? Sorun değil, zamanla öğrenirsin... Daha önce sessiz ve çekingen erkeklerin bir süre sonra nasıl açıldığını gördüm. Sen kıskanç biri misin yoksa? Arkadaşım bana gerçekten inandı... Kocasını neredeyse her yıl değiştiriyor. Ama ben sadece bir kez evlendim. Tabii, yasal bir evlilikten bahsediyorum. Sana yemin ederim, asla yalan söylemem. Sana asla ihanet etmeyeceğim... Sana hep sadık kalacağım. Ve sana hep doğruyu söyleyeceğim. Ama sadece sana... Daha önce kimseye söylemediğim ve asla söylemeyeceğim doğruları...
    (Telefon görüşmesi. Kadın, sehpa üzerindeki telefonu alır).
    KADIN: Evet, sizi dinliyorum... Biliyor musunuz, ben meşgul bir insanım...
    SESLİ: - Bütün gün evde miydin?..
    KADIN: - Kimseye hesap vermek zorunda değilim
    SESLİ: - Lütfen benimle bu şekilde konuşmayın. Ben hassas bir insanım.
    KADIN (gülerek): - Sesinizden belli oluyor.
    SESLİ: - Benimle dalga geçmesen iyi olur... Sana söyleyeceğimi söyledim zaten... Hem adresini hem de telefonunu biliyorum... Şaka yapmayı sevmem... Buluşmamız lazım. Seni zaten gördüm. İlk görüşte âşık oldum. Bana kalırsa... Evli olsan bile, bu benim için önemli değil. Benim de şansım yaver gitmedi. Ama hayat devam ediyor... Ne yapabiliriz ki?
    KADIN: - Ama siz çok garip bir insansınız... En iyisi size uygun birini bulun. Ben artık ailemi kurdum.
    SESLİ: - Ama yalan söylüyorsun...
    KADIN: - Bu kadar emin olmanızın sebebi nedir?..
    SESLİ: - Sesinden, nefes alışından.
    (Kapı zili çalar.)
    KADIN: - Kapı çalıyor, bir bakayım. Bekleyin lütfen.
    SESLİ: - Tabii, beklerim...
    (Kadın kapıya yönelir.)
    DIŞ SES: - Vatandaş, uzun zamandır elektrik faturanız ödenmiyor...
    KADIN (öfkeyle): - Bu benim sorunum! Devamında ne diyeceksiniz?..
    DIŞ SES: - Lütfen bağırmayın. En iyisi her şeyi konuşalım ve önce bir sayaca bakalım... Bir göz atın...
    KADIN: - İsterseniz sayacınıza istediğiniz kadar bakın...

    (Kapıyı çarpar, tekrar telefona döner.)
    KADIN: Evet, nerede kalmıştık?..
    SESLİ: - Kimdi o?
    KADIN: - Komşu uğramıştı...
    SESLİ: - Ne istiyordu?
    KADIN: - Diğerleri ne istiyorsa, onu...
    SESLİ: - Diğerleri mi? Herkesi aynı kefeye koymamak lazım. Herkes kendi arzularını gerçekleştirmeyi düşünür. Örneğin, ben senin hayalini kuruyorum...
    KADIN: - O da aynı şeyi istiyordu, senin hayal ettiğini...
    SESLİ: - Kovdun mu?
    KADIN: - Kovdum... Her geçeni evime davet etmek zorunda mıyım?
    SESLİ: - Peki ben sana misafir olarak gelsem, beni de kovar mısın?
    KADIN: - Bakın, benimle kedi-fare oyunu oynamayı bırakır mısınız...
    SESLİ: - Peki... Ama tek bir şartla... Buluşuruz, konuşuruz, sonrası ne olur bakarız... Çünkü beni hiç görmedin...
    KADIN: - Size daha önce de söyledim, şimdi tekrar ediyorum: Birincisi, ben sokak kadını değilim. İkincisi, sevdiğim biri var ve bilmek isterseniz onunla evlenmeye hazırlanıyorum.
    SESLİ: - Bu kötü sonuçlanabilir...
    KADIN: - Bana tehdit mi ediyorsunuz?
    SESLİ: - Ben söyleyeceğimi söyledim...
    KADIN (afallayarak): - Peki şirketinizin başkanıyla ilgili olay nasıl sonuçlandı?..
    SESLİ: - Başkanımızın katili hâlâ bulunamadı. Soruşturma devam ediyor...
    KADIN: - Kimden şüpheleniliyor?
    SESLİ: - Şirketin tüm çalışanlarından.
    KADIN: - Şüphe size de mi yöneliyor?
    SESLİ: - Bunu nereden biliyorsunuz?
    KADIN: - Ama geçen sefer siz kendiniz söylemiştiniz, herkesten şüpheleniliyor diye...
    SESLİ: - Evet, haklısınız... Ne yapalım... Şüphelensinler... Beni tanıyanlar nasıl biri olduğumu bilir...
    KADIN: - Ama bana tehditler savuruyorsunuz...
    SESLİ: - Evet, tehdit ediyorum... Benim olmalısın..
    KADIN: - Ya bu gerçekleşmezse ne olur?
    SESLİ: - Bu hikâye ölümle sonuçlanabilir...
    KADIN: - Bana tehdit etmeyi bırakın! Duydunuz mu?..
    SESLİ: - Ancak kendime zarar verebilirim, size asla zarar vermem. İntihar edebilirim. Ne demek istediğimi anladınız mı?
    KADIN: - Siz tam bir psikopatsınız... Artık bu hayatta her şey beklenir. Zaten her geçen gün delilerin sayısı artıyor...
    (Kapı zili tekrar çalar.)
    Tamam, galiba biri geldi…
    SES: - Hoşça kal. Ama her şeyi iyice düşün!
    KADIN: - Peki, anlaştık…
    (Telefonu yerine koyup kapıya doğru gider.)
    Kim var yine? Ne istiyorsunuz?..
    SES (Dışarıdan): - Biz dilenci değiliz... Eğer Tanrı huzurunda ihtiyaç sahiplerine ve yoksullara yardım edeceğinize dair bir yemin verdiyseniz...
    KADIN: - Hiçbir şeyim yok! Anladınız mı?!

    (Kapıyı sertçe kapatır.)

    Birinin izi daha soğumadan, diğeri çıkıp geliyor.

    (Kadın duvarda asılı bir portreye yaklaşır, fotoğraftaki adama dikkatlice bakar, sonra ona tükürür.)

    Tüh, kahrolasıca!..
    (Mankene yaklaşır.)
    Korkma... Bu benim eski kocam. Eğer yanımda olsaydı, muhtemelen sen de eski mesleğinle uğraşıyor olurdun. Belki de hayatının sonuna kadar bekâr ya da dul kaldın. Eskiden evli miydin? Hayır mı? Çalıştığın yerde kızlar tüm gün etrafında pervane olurdu, çiçek etrafındaki arılar gibi. Sabah akşam üzerindeki tozları siler, saçlarını tararlardı... Anlaşılan seni şımartmışlar, değil mi? Ama hayır, burada benimle bu numaralar işlemez.
    (Bir cep telefonu çalar. Kadın telefonu alır.)
    Selam, Merheba... Nasılsın, efendim? İyi misin? Yarın mutlaka görüşelim. Evet, evet. Yarın, yarın. Anladın mı, efendim? İyi günler... Mutluluklar dilerim, efendim.Yapalım…
    (Tekrar telefonu rafa koyar, sonra mankene yaklaşır.)
    Sen kıskanıyorsun, değil mi? Bu benim Türk bir tanıdığım. Beni dönerle ağırlamak istiyor.
    (Kollarını iki yana açarak hoşnutsuzluğunu ifade eder.)
    Geber, sen de! Sanki hayatım boyunca onun sandviçini yemek istiyordum. Şu dönerin kokusunu duyar duymaz iştahım bir hafta boyunca kaçıyor. Aptal, herhalde aklını başkalarıyla paylaşmış ki kendine beyin kalmamış. Gerçekten bu kadar mı düştüm?! Adıma davet verilmesi gerekirken, bir sandviçle ağırlanıyorum...
    (Taklit edercesine.)
    “Yarın gelirsin... Neden gelmedin? Mutlaka geleceğim.. Yapalım…”. Nese yapmak istiyor… Benimle buluşmayı hayal bile edemezsin! Herhalde kendine saf biri bulduğunu düşünüyor. Aç kalsam bile, sandviç değil, yalnızca lezzetli yemekler yerim. Aptal, beyinsiz...
    (Mankene bakarak konuşur.)
    Görüyorsun işte neler oluyor... Herkes beni mutlu zannediyor. Ama bu sadece dışarıdan görünen, kimse kalbimde ne olduğunu bilmiyor. Aslında mutlu olan sensin, çünkü bir kalbin yok. Senin gibilerden sürüyle var, say say bitmez... En önemlisi görünüş. Kim ruhunu kurcalamak ister ki? Kimsenin umurunda değil, kalbinde ne var, ruhunda ne olup bitiyor, ne hayal ediyorsun? Haklı değil miyim? Ancak dış görünüşüne dikkat ederler, birine çekici gelirsen. Ama ruhuna yalnızca tükürürler. Kalp artık kimse için önemli değil. Şimdi nasıl diyorlar? Önemli olan sadece şekil, içeriği kimse önemsemiyor. Ama senin şeklin, şükürler olsun, oldukça iyi. Nazar değmesin, senin ne kadar düzgün bir görünüşün var. Öyle değil mi?
    (Bir telefon daha çalar. Kadın sehpanın üzerindeki telefonu alır. Rahatça bir koltuğa oturur, bacak bacak üstüne atar.)
    Evet, dinliyorum... Kocacığın çıktı mı? Nereye? Toplantıya mı? Şimdi hâlâ toplantı yapan mı var? (Duraklama.) Peki, şimdi hangi sorunu çözmeye çalışıyorlar? Kabul et ki sana da melek olmayanlar denk geliyor. Haklısın, hepsi aynı kumaştan... Ya benimki? O tam bir sağır ve dilsiz... Ha-ha-ha...
    (Güler.)
    Ya da, gerçekten benim evlendiğime mi inandın?! Hayır, seni temin ederim, öyle bir şey yok! Neden evleneyim ki? Kendime bir manken aldım! İnanmıyor musun? Vallahi doğru! (Duraklama). Evet, gerçek bir kukla, cansız bir manken. Hani mağaza vitrinlerinde gördüklerinden... Evet, manken, manken... Erkek benzeri bir kukla. Harika bir manken, aklıma nereden geldi bilmiyorum... Onu bir mağaza vitrininde gördüm... Hoşuma gitti... Mağazaya girdim, sanırım uzun süre ona bakıp durdum, çünkü yanıma bir adam yaklaştı. Saf biriydi, mankenin üzerindeki kıyafeti beğendiğimi düşündü. Biliyorsun, az biraz İngilizce konuşuyorum. Bana dedi ki: "Please, missis. Do you like the coat? Please take it. Do you want?" Ben de cevap verdim, beğendiğimi ama sadece kıyafeti değil, kıyafeti giyen mankeni beğendiğimi söyledim. Biraz sohbet ettik, oradan buradan konuştuk. Gayet nazikti, bana yakında o mankenin yenisiyle değiştirileceğini ve o zaman onu bana hediye edeceğini söyledi. (Duraklama). Bir süre sonra gerçekten onu bana hediye etti. Şimdi de mankenle evlenmeyi düşünüyorum. Artık o benim evimde. Bu arada, o İngiliz adam onu bana kıyafetiyle birlikte hediye etti. Hayır, para falan almadı. Sanırım bana karşı ilgisi vardı. Sık sık arıyor beni. Mankeni soyundurdum, çünkü günler çok sıcak biliyorsun. Ama tamamen değil, şortları hala üzerinde. Ayrıca güneş gözlüğü takıyor. Gayet çekici görünüyor. Ha-ha-ha!
    (Duraklama).
    Ne demek neden lazım? Eski kocam da mankenden farksızdı. Onunla geçirdiğim günlerden iyi bir şey hatırlayamıyorum! Yakışıklı olması neye yaradı... Neden boşandığımı sen benden iyi biliyorsun. Çünkü kadın gibiydi... Üstelik korkunç bir yalaka... Patronuma ise oldukça çekici geliyordum. Ve düşündüm ki, böyle bir kocaya sahip olmaktansa, böyle bir "yasadışı" sevgiliye sahip olmak daha iyi (mankene doğru dönerek). Biliyorsun, beni en çok erkeklerde erkeksi tarafları etkiler. Kendini benimle kıyaslama, ben biraz duygusalım. O yüzden: göz görmez, gönül katlanır!
    (Duraklama).
    Ne? Köpek mi besleyeyim? Eh... Benim sadece köpeklere değil, sahiplerine de tiksintim var. Keşke bir görseydin onu... Uzun boylu, çekici, kısacası yakışıklı.
    (Elini mankenin başına koyar).
    Böyle bir kocaya sahip olmak, eski kocama sahip olmaktan çok daha avantajlı. İnsanlar ne der? Umurumda değil! (Duraklama). Varsayalım ki ben bencilim? Ne isterlerse söylesinler! Ne diyorsun? Neyse, yeter artık!.. (Duraklama). Her şey yolunda. Aklım da yerinde... Ha-ha-ha!
    (Güler).
    Bu konuda bir şeyler düşünürüz - sorun değil. Gerçek bir erkeği belirleyen sadece bu mu sanki?! Ne saçmalık... Tamamen yanlış bir inanış... Bu herkeste var. (Duraklama). "İnsanlar" derken kimi kastediyorsun? İnsanlar hakkında ne biliyorsun? Ben benzersizim, insanlarla, kalabalıkla hiçbir alakam yok... Hangi genç? Ha, hatırladım... O genç her gün aramaya devam ediyor. Ya bana tehditler savuruyor ya da intihar edeceğini söylüyor... Doğruyu söylemek gerekirse, sesini çok beğeniyorum. Konuşma tarzından erkek gibi biri olduğu anlaşılıyor. Ama tabii ki sadece sesiyle... Her şeyden çok yoruldum... Televizyonda mı? Hayır. Ne gösteriyorlar? Sanırım o şarkı söylüyor... Evet, işte orada, kendisi.
    (Televizyona bakar. Televizyonda bir şarkıcı şarkı söylüyor).
    Evet, biraz yaşlanmış, formdan düşmüş... O da bir işe yaramazdı... Peki ya ne olmuş... Günlerce bensiz yapamayacağını söylüyordu. Peki sonunda ne oldu? Bir maceracıyla birlikte oldu... Duyduğuma göre onun kontrolü altında yaşıyormuş... Oh, tam da hak ettiğini bulmuş... Tabii ki benimki ondan daha yakışıklı. Gerçek bir erkek...
    (Mankenin omzuna elini koyar).
    Eski yaralarımı deşme, bırak onun nasıl şarkı söylediğini dinleyeyim! Direkt insanın içine işliyor… Evet, bir zamanlar bu şarkıyı birlikte söylüyorduk… (Duraklama). Tamam, tamam… Gülüyor musun? Sen de tuhaflıkları olan bir insansın!.. Hadi, bir bakalım televizyonda ne hakkında konuşuyor? Bana mı soruyorsun?.. E, dinlesin işte. Daha sonra görüşürüz. Sıkıca öpüyorum. Yoksa ağzına bir güldürü kaçar mı? Neyse, hoşça kal…
    (Televizyonda bir şarkıcı şarkı söylüyor. Kadın, bir mankene yaklaşıyor, ellerini omuzlarına koyuyor. Sonra kollarını bir kuş gibi açarak şarkıcıyla birlikte düet yapmaya başlıyor.)
    ERKEK SESİ (televizyonda şarkı söylüyor):
    Sesini duymuram,
    Belki sağır olmuşum .
    Yüzünü göremem,
    Belki de kör olmuşum.
    KADIN:
    Dayandım kedere, gama,
    El açmadım hiç kimseye,
    Ben sadığım aşkıma,
    Vefalı yar olmuşum.
    ERKEK SESİ (televizyondan) ve KADIN:
    Sen atlı, ben yaya,
    Yaşıyorum rüyada...
    Şimdi yokum dünyada,
    Bir zaman var olmuşum.
    KADIN: Ah, ölesin sen! Bak işte böyle yanarsın ha!
    (Şarkı biter. Kadın dans ederek korkuluğa yaklaşır. Onun saçını okşar).
    Senden hiçbir şeyi saklamak istemiyorum. Kendimi kutsal bakire Meryem olarak görmüyorum… Bir zamanlar onunla birbirimizi severdik. Evet, şarkı söyleyen kişiden bahsediyorum.
    (Televizyonda şarkıcı başka bir şarkı söylemeye başlar.)
    O zamanlar çok gençti. Ve galiba birbirimize âşıktık. Ne yapalım ki?.. Her şey geçip gidiyor. Hayat bu… Ama artık sadece seni seviyorum… Sadece seni. İstersen yemin ederim. Artık başka bir erkekle görüşmeyeceğim. Onlarda gördüğüm iki yüzlülük, ihanet beni bıktırdı. Tabii ki sen de bir erkeksin. Ama eminim ki beni asla aldatmayacak ve yalnız bırakmayacaksın. Yoksa yanılıyor muyum? Gerçi öyle zamanlar geldi ki ihaneti artık bir mankenden bile beklemek mümkün.
    (Kadın bir koltuğa oturur. Bar rafından bir sigara paketi alır. Bir sigara çıkarır ve yakar.)
    İzninle. Yoksa sigara içenleri sevmiyor musun? Bazen içiyorum. Hayatımın çoğunu erkeklerin olduğu partilerde geçirdim. Onlardan öğrendim sigara içmeyi. Sen sanki sigara içmeyen birisin, değil mi?
    (Mankene yaklaşır, “adama” bir sigara uzatır. Kadın paketten bir sigara çıkarır ve onun kulağına iliştirir.)
    Evet, işte böyle daha iyi. İstediğin zaman alıp yakarsın.
    (Kadın odada dolaşır. Çiçekleri sular. Sigara yakarak bara yaklaşır, içinden bir konyak şişesi ve çikolata çıkarır. Konyaktan bir kadehe doldurur, ardından mankene bakar. Gülümser.)
    İzin verirsen bunu içebilir miyim? Alkol içmeyi de erkeklerden öğrendim. Tüm kötü şeyleri senin hemcinslerinden öğrendim. Susuyorsun? Sessizlik, onay anlamına gelir. Demek ki içebilirim?
    (Kadın konyağı bir dikişte içer.)
    Sen muhtemelen içmiyorsun bile, değil mi? Ama erkek değil misin sen? Şimdi seni her şeyi dibine kadar içmeye zorlayacağım! Yoksa kendini mükemmel mi sanıyorsun? Evet mi? Olabilir. Sadece mankenler mükemmel olabilir.
    (Kapı çalınır.)
    Bir dakika, kapı çalınıyor, sanki zil yokmuş gibi. Kimseye aldırma, hepsi cehenneme kadar yol alabilir. Tanrı bilir, bu sefer ne satıyorlar - yumurta mı, klor mu?
    (Dışarıda gürültü ve kargaşa. Televizyonda şarkıcı şarkı söylüyor. Sokaktaki gürültü odaya kadar ulaşıyor. Sokakta canlı bir kalabalığın toplandığı hissediliyor. Çeşitli çağrılar duyuluyor: “Ekmek!”, “Özgürlük!” vs. Kadın pencereye bakar, ardından tekrar odaya döner. Odada dolaşmaya başlar. Kapı tekrar çalınır. Kadın kapıya yaklaşır ve açar. Komşunun sesi duyulur.)
    SES (dışarıdan): - Komşu, iyi günler… Bizimle gelir misin?
    KADIN: - Nereye?
    SES (dışarıdan): - Sokağa… Herkes meydanda toplandı. Çoğu kalabalık bizim balkonların tam altında. Çıkıp bir bakarız… Öylesine… Evde ne yapacaksın tek başına?
    KADIN (sert bir şekilde): - Hayır, maalesef yalnız değilim, misafirlerim var, şu an dışarı çıkamam.
    (Kapıyı kapatır.)

    Ne tuhaf! Toplanan kalabalığa hiç aldırmıyorum!
    (Mankene.)
    Peki sen mitinge katılmak ister miydin? Hayır! Belki biraz konyak içmek istersin?! Seni duymak bile mümkün değil. Sessiz kalmaya devam mı edeceksin? Demek ki, içmek istiyorsun! İç o zaman! Bu dünya hakkında her şeyi unutmaya yardımcı olur!

    (Kadın, mankene ağzına kadar dolu bir konyak kadehi uzatır. Manken hareket etmeyince, boğazından tutarak kadehi onun dudaklarına yaklaştırır. Sonra sinirlenip kadehi yüzüne boşaltır.

    Böylesi daha iyi olur! Yoksa kendini fazla mı asil buluyorsun?! Sokaktan gürültüler geliyor… Çeşitli çağrılar duyuluyor. Kadın pencereye yaklaşır. Bak hele, kalabalık tam balkonumuzun altında toplanmış!

    (Mankene hitaben.)

    Sen bu gürültüyü duymuyor musun? Ah, şu bağıran, sürünen, boğulan kuklalar! Ah, şu birbirinin boğazını sıkmaya hazır mankenler! Ne dersin, birlikte aşağı inelim mi? Ama bizim buna ihtiyacımız yok! Bu kalabalığı kim yönetiyor, onu hiç göremiyorum. Bu kalabalığı yönetmeyi ben elime alabilir miyim? Sen de onların seslerini duyuyor musun? Herkes bir şeyler talep ediyor... Ama onların istediği hiçbir şeye senin ihtiyacın yok, çünkü… Çünkü sende onların sahip olmadığı bir şey var.

    (Kadehi tekrar doldurur ve bir dikişte içer. Balkona yaklaşır, birine el sallar. Kalabalıktan “Aşağı in!” “Kimi bekliyorsunuz?!” gibi sesler duyulur. Kadın balkona çıkar ve kalabalığa el sallamaya başlar. Sonra mankene döner.)
    Aşağı inip bu kalabalığı sakinleştirmeye yardım etsem mi? Çünkü onların bir lideri yok. Pencereden onlara bakıyorum ve görüyorum ki hepsi sana benziyor, yani kuklalara, mankenlere. Hayır, sen onların yanında daha canlı görünüyorsun. Sen yaşıyorsun, ama onlar gerçek mankenler. Mankenler de canlanmalı, konuşmaya, nefes almaya başlamalı. Bu mankenleri kendime getireceğim! Dillerini çözeceğim! Bekleyin biraz! Bir dakika bile beklemeye gerek yok! Her şeyi doğru yola koyacağım!

    (Kadın sabahlığının kenarını ilikler, kendini toparlar, saçlarını tarar, kalan konyak kadehini bir dikişte bitirir, sigarasını küllükte söndürür. Aynada birkaç tur döndükten sonra balkona çıkar. Kalabalığa yüzünü dönerek önce sakin bir sesle konuşmaya başlar, sesi giderek yükselir.)
    Sakin olun, bağırmayın! Talepleriniz nedir? Ben kimim?! Ben de sizin gibi halkın bir temsilcisiyim… Sıradan, basit bir vatandaş… Ne istiyorsunuz? Amacınız nedir? Hayır, aşağı inmeyeceğim. Benim balkonum benim için en yüksek kürsü. Eğer sesimi duymuyorsanız, ya susun ya da bana bir ses yükseltici getirin. Herkes beni duysun! Herkes, herkes, herkes! Evet, şimdi nasıl, açıkça duyuluyor mu?!

    (Sesini yükseltir.)
    Özgürlük istiyorsunuz! Para istiyorsunuz! Öyle değil mi? Ama para ve özgürlük bir arada olamaz! Özgürlük! Dünyada zaten var olan bir özgürlük mü var ki, siz onu kazanmak istiyorsunuz? Bana bir tane özgür insan gösterin. Hadi, gösterin! Niye susuyorsunuz? Son damla terinize kadar çalışıp özgürlük hayali mi kuruyorsunuz? Para kazanmak istiyorsunuz, ama aynı zamanda özgür olmak mı istiyorsunuz… Ama bu imkânsız! Para bağımlısı olan birisi özgür olabilir mi? Özgürlük insanın içinden başlar. Önce iç dünyanızı kinden arındırın, sonra özgürlük talep edin!
    (Kalabalıktan uğultular duyulur.)
    Sessizlik istiyorum! Beni dinleyin! Dünyada özgür bir insan yok. Bu ağaç, bu kuş, bu otlar, şu köpek bile – hepsi cehennem azabı çekiyor. Hiçbiri özgür değil. Ağaç toprağın kölesi olmuş, kuş gökyüzünün. Tanrı bile özgür değil. Hepimizi – insanları – Tanrı yarattı ve yarattıklarına özgürlük bahşetmediyse, nasıl kendisi özgür olabilir ki? Tanrı, yarattığı bizlerin esiri. Onu özgür bırakabilmek için önce biz kendimiz özgür olmalıyız! Özgürlüğümüz nereden başlar? Kendi kusurlarımızdan, arzularımızdan – yani içimizden ya da dışımızdaki şeylerden… Önce kalbinizi özgürleştirin, sonra ruhunuzu. O zaman tüm bedeninizin özgür olduğunu hissedeceksiniz.
    (Kadın konuşmaya devam ederken daha da coşar.)
    Bağırmayın! Sakin olun! Siz mahkûmlara benziyorsunuz! Hepiniz esaret içindesiniz! Kendinizi ebedi hapse mahkûm ettiniz! Kendi özgürlüğünüzü elinizden aldınız! Şimdi özgür olmak mı istiyorsunuz? İşte ben birini zaten özgür bıraktım. O burada – yanımda. Önce ruhunuzdan kulluğu, bağımlılığı temizlemelisiniz. İçinizi temizledikten sonra dış özgürlüğünüzle ilgilenebilirsiniz. Ama gerekirse her şeyden – evden, servetten, birikimlerden, hatta kıyafetlerden – vazgeçmek zorunda kalabilirsiniz! İşte o zaman tamamen özgür olabilirsiniz!

    (Kalabalıktan çığlıklar, gürültüler, bağırışlar duyulur. Her yerde kaos. Müzik çalmaya başlar.)
    Ne zaman özgürleşirseniz, o zaman Tanrı da sizin esiriniz olmaktan çıkar – o da özgür olur! Çünkü ben de özgür olmak istiyorum. Ve bu özgürlüğe kendimden başlamak istiyorum! Konuşmayı kesmeden kadın, üzerindeki sabahlığı çıkardı, ardından ayakkabılarını, çoraplarını da çıkarıp hepsini pencereden dışarı attı.
    Ben özgürlüğümle birleşme yolundayım! Görüyor musunuz, pek çok şeyden vazgeçiyorum. Gerekirse, özgürlüğüm uğruna daha da fazlasından vazgeçerim! Her şeyden. Ama siz hem parayı hem de özgürlüğü aynı anda istiyorsunuz! Bu mümkün mü?
    (Kadın neredeyse histerik bir şekilde ev eşyalarını pencereden aşağı, kalabalığın üzerine atıyor. Sarhoş olduğu belli. Sesi çığlığa dönüşüyor.)
    İşte böyle, tam olarak böyle! Şimdi, köle olma yazgısından kurtulmanın yolunu görebiliyor musunuz? Eğer şimdi de göremiyorsanız – o zaman körsünüz. Eğer duymuyorsanız – o zaman sağırsınız!
    (Kadın dönüp bir mankene yaklaşıyor. Onu kucaklıyor ve yatak odasına doğru ilerliyor.)
    Gel benimle, bütün gün ayakta durmaktan yorulmuşsundur. Artık uyuma vakti. Seni yatağın bekliyor. Yarın seni yürüyüşe götüreceğim. Haydi gel… Ama istemezsen gelmeyebilirsin, çünkü sana özgürlüğünü verdim. Artık tamamen özgürsün. Ve ben de özgürüm. Artık çok mutlu olduk, değil mi?
    (Televizyondan bir melodi yükseliyor. Kadın, mankeni kucaklayarak müziğin ritmiyle dans ediyor ve yatak odasına geçiyor. Işıklar sönüyor.)
    PERDE


    İKİNCİ PERDE
    (Kadının yatak odası. Kadın, ciddi bir tarzda dikilmiş bir kostüm giymiştir. Pencerenin önünde bir manken durmaktadır. Manken de kostüm giymiş, beyaz bir gömlek ve düzgün bağlanmış bir kravat takmıştır. Gözlük takılıdır. Kadın zarif bir şekilde giyinmiş, modern bir saç modeli yapmıştır. Kendine güvenen birinin yürüyüşüyle dolaşmaktadır. Odada adımladıkça topuklarının sesi duyulur. Telefon ve televizyon da odadadır. Televizyonda kısa filmler gösterilmektedir. Zaman zaman müzik parçaları duyulur.)
    KADIN (Mankene):
    Ee, güzel uyudun mu? Yüzünden belli ki geceyi iyi geçirmişsin. Neden olmasın? Kim benim gibi bir kadının kollarında gece geçirmek istemez ki? Ama o eski sahibin beni bıktırdı. Nahoş bir İngilizden bahsediyorum. (Birini taklit edercesine.) "Misis, yu ar veri byutiful… Ay vant tu mit viz yu tumorrow. Pliz, pliz…" (Alaycı bir şekilde.) Kadın, buluşalım diyor! Ne büyük marifet! Her şey senin istediğin gibi olsun, öyle mi? Hiç sanmam! Yolumda karşılaştığım pek çok insan böyleydi. Gelenler de onlardan farklı değil.
    O gün İranlı bir tanıdığım aradı. Birkaç kez görüştüm onunla, sonra düşündü ki dünyada onlardan daha iyisi yok. Dedim ki, "Halet çetore?" "Bed est," dedi. Biraz onların dilinde konuşabiliyorum. O da bizimkinden anlıyor. Dedim ki, "Kar çetore?" "Bed est," dedi. Dedim ki, "Ay bed est, o zaman buraya neden geldin?" Dedi ki, "Ez semimi galb teşekkür mikonem." "Befarma," dedim, peki o zaman, vedalaşma vakti geldi. Sonra dediler ki, altın dükkanı sahibiymiş. (Mankene dönerek.) İnsanların gerçek yüzünü gördün. Hepsi böyle, özellikle de erkekler.
    (Telefon çalar. Kadın ahizeyi kaldırır. Oda içinde dolaşarak konuşur.)
    Evet, merhaba canım, ne oldu? (Duraklama). Hiçbir şey… Güneşim, bana yalan söylemiyorsun, değil mi? Doğru söylediğine yemin et! Her şeyi tamamen unuttum! Sabah uyandığımda, her şeyin bir rüya olduğunu düşündüm! Aman Tanrım, ne kadar utanç verici! Tamamen rezil oldum! Yoksa televizyonda bile mi gösterdiler? Yok artık! Gerçekten tamamen çıplak mıydım? Hayır! Şimdi hatırlamaya çalışacağım. Komşu geldi, aşağıda kalabalık toplandığını söyledi. İnsanların neden sokakta toplandığını bile bilmiyordum. “Özgürlük!”, “Özgürlük!” diye bağırıyorlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse, biraz sarhoştum. Ayrıca biraz da sinirlerim bozulmuştu. Pek önemli bir şey değil… Balkona çıktım ve bir şeyler söyledim. Ama ne söylediğimi şimdi hatırlamıyorum. O sırada yanımda kim vardı? (Duraklama). Kimle? Kimseyle. Kocamlaydım. Peki, onun sağır ve dilsiz olmasının ne önemi var? Sakin bir şekilde durup bakıyordu. Hadi ama, kes şunu. Beni dinle, kızgındım ve öncesinde de oldukça sinirlenmiştim. Sinirimi insanlardan çıkardım! Ertesi sabah her şeyin rüya olduğunu düşündüm. Yani diyorsun ki tamamen çıplaktım, öyle mi? İnsanlar beni akıl hastanesinden kaçmış sanmıştır, değil mi?! Hayır mı?! Televizyon muhabiri kim olduğumu mu sordu? Darbeci mi?! Devrimci mi? Halkın sesi mi? Kocanla birlikte televizyondan mı izlediniz? Peki o, bu konuda ne dedi? (Duraklama). Arkadaşının tamamen delirdiğini mi söyledi? Söylesin. O sırada ben kocamla sarılarak uyuyordum. Kocamın bir manken olması ne fark eder ki?! Seninki manken değil mi yani? O benim eski kurnaz kocamdan daha canlıdır. Tuhaf adam, işten gelir gelmez her gün kanepeye uzanır, bacak bacak üstüne atar ve gazete okurdu… sonra ona hizmet etmeye başlardım – çayını getir, yemeğini ver, sırtını ovuştur. Üstelik kadınlar gibi süslenmeyi severdi… Baştan ayağa parfüm kullanan erkeklere dayanamıyorum… Erkek dediğin tütün ve ter kokmalı… Ne diyeyim ki… İşte bu, sessizce duruyor… Ayakta, her emre hazır. Gerçek bir sağır ve dilsiz. Ne yemek ister ne de içmek. Canım isteyince döverim ya da azarlayabilirim! (Duraklama). Evet, bazen böyle şeyler de olur.
    (Güler).
    Eski kocamın fotoğrafı duvarda asılı, hatırlıyorum, bana geldiğinde görmüştün. Evet, her gün onun kadınsı yüzüne tükürüyorum. Neden mi? Yetmez bile ona. Gevezelik eden erkeklerden nefret ediyorum. Erkek cesur, yiğit, cömert olmalı ve onurunu savunmayı bilmeli. Benim eski kocam öyle biri değildi. Patronla olan samimiyetimizi biliyordu. Tabii ki, her şeyi anlıyordu. Yine de onun önünde eğilirdi.
    (Taklit eder).
    “Eşim sürekli sizden bahseder, sizi över. Eşim kolay kolay kimseyi sevmez ama size büyük saygı duyuyor!” Alçak! Tabii ki, her şeyi kendisi uyduruyordu. Evde patronum hakkında asla konuşmazdım. Bunların hepsini kendisi uyduruyordu. Neden? Bilmiyorum, belki de o da bir tür manyaktı. Patronun hırsını kullanarak kariyerinde yükselmek istiyordu. (Duraksar). Ama sen böyle şeylere pek aldırış etmezsin. Ben tam tersiyim, bu konuda çok titizim. Hassas bir insanım. Ne bileyim, doğam böyle. Herkesin bir tuhaflığı vardır. Şimdi bile olanlardan pişman değilim çünkü doğru olanı yaptığımı düşünüyorum. Onu kapıdan itip kovduğum iyi oldu. Böyle parazitleri yok etmek lazım. Dün öfkem, yani konuşmam da bununla ilgiliydi sanırım. Televizyonda mı? Hayır, televizyon izlemiyorum. (Duraksar). Yine beni mi gösteriyorlar? Kimi?
    (Kanalı değiştirir).
    Evet, ortada duran mı? Çelimsiz bir adam mı? O bir sahtekar. Tabii ki onu tanıyorum. Patronuma sık sık gelirdi. Paraya çok düşkündü. Para için kim olursa olsun istediği işe yerleştirirdi. Beni bekleme salonunda görür görmez ellerimi öpmeye başlardı. Patronun önünde onu övmemi isterdi. Ama ben tam tersi, onu yermek yerine göklere çıkarmıyordum. Sonunda kendi dolandırıcılığı yüzünden yakalandı, hapse atıldı. Bu nerede oluyor - mahkemede mi? Hayır! Ne? Şimdi milletvekili mi olmuş? Hayır mı? O zaman burası neresi? Ah, anladım… Yok artık! O zaman ben baş… baş… (Duraklama). Kimin yanında durduğunu söylüyorsun? Uzun boylu, koca bir adam mı? Evet, genç biri. Kocamın dalkavuk ortağıydı. Sadece o çok kurnazdı, yanındaki ise nispeten daha asil biri. Tabii ki o da bizi ziyaret etti. (Duraklama). Hahaha. Böyle detayları anlatmazlar… Bak, burada birçok tanıdık yüz görüyorum. Sana ne anlatmaya çalışıyorum ki. Pek çok kişi bizim ofisten geçti, öyle bir kurumdu. Patronum, bilirsin, iyiliksever biriydi. Herkese saygılı davranmaya çalışırdı. Şu kadına bak, bizim sık sık misafirimiz olurdu. Yuvarlak yüzlü olanı söylüyorum. Bana kalırsa, onunla patronum arasında bir şeyler vardı. Kıskandığım halde belli etmedim. Çünkü patronumuz kuralları sıkı biri insandı… Dinle, bu sanki dolandırıcılar toplantısı. (Duraklama). Olamaz! Bu ajan da mı orada! Evet, ben de ondan bahsediyorum. Evet, tam o. Herkes onu dedikoducu olarak bilirdi, lakabı “ispiyoncu” idi. İşverenlerden biriydi… Patronum bir gün onun hakkında dedikodu yaptığı için ofiste onu dövdü… Üstelik korkaktı. Herkes ondan nefret ederdi. Yemin ederim, gördüklerimden sonra bir gün duyacaksın ki ben de o toplantıya katılmışım! Dün yaptığım konuşmayı tekrar edeceğim. İyice içip gideceğim! İçince dilim çözülüyor. Bu sefer iş konuşmayla bitmeyecek. Yüzlerine tüküreceğim, eski kocama her gün yaptığım gibi. Ama bu sefer fotoğrafa ya da televizyona değil, toplantıdaki insanların yüzüne. (Duraklama). Kimseyi ve hiçbir şeyi umursamıyorum.
    (Kapı çalınır.)
    – Bekle, kapıya vuruyorlar. Kim geldi, bir bakayım?
    (Kapıya yaklaşır. Kapı deliğinden bakar. Kapıyı açar.)
    – Kimi aramıştınız?
    DIŞARIDAN BİR SES: – Merhaba, vatandaş!
    KADIN: – Ne istiyorsunuz?
    DIŞARIDAN BİR SES: – Seni istiyoruz, bacım!
    KADIN (sinirli): – Siz kimsiniz? Ne istiyorsunuz?
    DIŞARIDAN BİR SES: – Ben itfaiyedenim.
    KADIN: – Ne?
    DIŞARIDAN BİR SES: – İtfaiyeci, bacım. Yangın çıkmasın diye kontrol yapıyorum. Banyoda şofben var mı?
    KADIN: – Ne yangını, ne banyosu, ne şofbeni? Hava bu sıcakken soğuk duş alıyorum. Malum hava sıcak.
    DIŞARIDAN BİR SES: – Eee, ne olmuş? Kış gelir, hava soğur… Yüz hatlarınız bana çok tanıdık geliyor! Sanki yüz yıldır sizi tanıyorum. Hatırladım, dün televizyonda sizi gördüm. Sanırım siz bir milletvekilisiniz, değil mi? Seçmen olarak size bir işim düşmüştü, sayın hanımefendi…
    KADIN: – Görüşmek istiyorsanız randevu alın. Benim belirli kabul günlerim var.
    DIŞARIDAN BİR SES: – Belki şimdi beni kabul edersiniz, bacım? Hem banyodaki şofbeni kontrol ederim, hem de kendi sorunlarımı anlatırım. Uzun bir hikâyem var, değerli hanımefendi…
    KADIN: – Dedim ya, randevu alıp gelirsiniz… Yolunuz açık olsun. Resmen zorla içeri girmeye çalışıyor.
    (Kapıyı kapatır.)
    – Arsız! Bir de göz süzüyor bana… Sanıyor ki ben öyle milletvekillerindenim. Ahmak, sanki milletvekilleri arasında düzgün insanlar yokmuş gibi. Yangın söndürecekmiş, bak hele ona!
    (Kadın telefonu eline alır.)
    – Evet, televizyondan arıyorlar. Röportaj yapmak istiyorlarmış. Hayır, kabul etmedim, düpedüz kovdum. Halk beni milletvekili olarak görmek istiyor. Konuşmam herkesin hoşuna gitti. (Cep telefonu çalar.) Bekle bir dakika (telefondaki kişiye), cep telefonum çalıyor. (Cep telefonunu alır.)
    – Evet, buyurun hanımefendi, dinliyorum. Ben mi? Evet, tabii ki. Şu anda siyasi bir faaliyette bulunmuyorum. Ben halkın çocuklarından biriyim. (Duraklama.) Hayır, röportaj vermem. Sebebi çok. (Duraklama.) Hoşça kalın. İyi günler.
    (Cep telefonunu kapatır, tekrar telefonu eline alır.)
    – Evet, eski tanıdıklardan biriymiş. Görüşmek istiyormuş… Hayır! (Duraklama.) Sana söylemiştim, erkeklerle tüm bağlarımı kopardım. Gözüm görmesin, kalbimden de çıksınlar. Artık benim bir erkeğim var. (Başını okşar.) Sen de televizyon izliyor musun? İşte o, bahsettiğim kişi. O çok dürüst biri. Bu insan yiyicilerin toplantısında nasıl bulunabildi, aklım almıyor. Nereden mi biliyorum dürüst olduğunu? Bana ders vermişti, benim öğretmenimdi. Bir keresinde arkadaşlarımızdan biri ona, rüşvet hakkında ne düşündüğünü sormuştu. Kendisi hiç rüşvet almadı, ama bir zaafı vardı – güzel kızları çok severdi. Neyse, sordu arkadaşımız, öğretmenlerin rüşvet almasına ne diyorsunuz diye. Cevabı şu oldu: "Vicdanı parayla satmak kadar ayıp bir şey yok." Teneffüste yanına gidip sordum: "Öğretmenim, peki bedenini satanlara ne diyorsunuz?" Önce soruma şaşırdı. Sonra güldü ve bana sordu: "Sence hangisi daha değerli – beden mi vicdan mı?" Tabii ki vicdan dedim. Haklı olduğumu söyledi. Vicdanlarını satanlar, bedenlerini satanlardan daha kötü dedi. Onların da ikisi de bir meslek ama, vicdanını satan daha aşağılık dedi. Onu şimdi televizyonda gördüm, bu hikâye aklıma geldi. (Duraklama.) Hahaha! Tabii ki sen daha ahlaklısın! Sen hiç vicdanını satmadın. (Duraklama.) Ne? Benim adamımı mı soruyorsun? Hiçbir şey, dinliyor, sessizce. Konuşmayı, insanlarla iletişim kurmayı öğreteceğim ona… Hayır, sessiz kalması daha iyi. Tam istediğim gibi biri… (Duraklama.) Tamam, fazla konuşuyoruz. Birazdan banyoya gireceğim. Aslında markete gidip yiyecek bir şeyler almak istiyordum ama üşeniyorum. Sigaram da bitmek üzere. Evet, yine sigaraya başladım. İçmeye de devam edeceğim, sigara içmeye de… Ölesiye yoruldum. (Duraklama.) Bilmiyorum… Neyse, artık kapatalım. Kocan nasıl? Evet, senin o konuşan mankenini soruyorum. (Duraklama.) Kalbi de insanlığı da yok. Sana bir şey diyeyim mi, bütün kocaların hep saf biri çıktı. Ama ben zorla aşık olmak istemiyorum. Benim aşkım manken! O gerçek bir insanın ölçüsü. Her kadının böyle bir ideal kocası olmalı. Bazen bir manken, bir insandan daha duygusal olabiliyor. (Duraklama.) Neyse… Git de yemek yap artık…
    (Kadın telefonu kapatır. Sigara yakar ve iştahla içine çeker. Televizyon ekranında birinin fotoğrafı gösterilir: Uzun boylu, geniş omuzlu, omuzlarına dökülen uzun saçları olan, gözlüklü bir adam. Onun hakkında bir bilgi aktarılır. Fotoğraf yerini bir yazıya bırakır: “Aranıyor”. Bu “aranan” kişi bir mankene biraz benzemektedir. Kadın mankene yaklaşır ve ona doğru tütün dumanı halkaları üfler.)
    KADIN:- Evet, sanırım seni arıyorlar. Şu aptal İngiliz, beni mahkemeye bile verebilir.
    (Mobil telefon çalar. Kadın telefonu alır.)
    KADIN:- Merhaba efendi, nasılsınız? İyi misiniz? (Duraklama). Yarın, yarın... Muhteşem. Ben güvenilir bir kadınım. Evet, evet. Olur, olur. Yapalım. Evet... Yapalım... (Telefonu kapatır). Bir de utanmadan! Sana yuh olsun! Zannediyorlar ki en zor şeyi yapmak çok kolay. Her şeyi bedava almaya alışmışlar.
    (Televizyonda bir şarkıcı performans sergiler. Melodinin ritmine uyumlu, oldukça zarif hareket eder. Telefon tekrar çalar. Televizyondaki görüntü değişir. Kadın telefonu alır.)
    Ses:- Merhaba.
    KADIN:- Sizi dinliyorum.
    Ses:- Son kararını verdin mi?
    KADIN:- Hangi karar? Konu ne? Bana çok buyurgan bir tonda konuşuyorsunuz. Benimle eşim bile böyle konuşmaya cesaret edemez...
    Ses:- Ne eşi? Hangi eşten bahsediyorsun? Şaka mı yapıyorsun? Bu arada, dün bir kanalda seni gördüm. Bu neydi? Sanırım bir rol oynuyordun?
    KADIN:- Beni biriyle karıştırıyorsunuz. Ben ev hanımıyım. Sokağa bile çıkmam.
    Ses:- Seninle tıpatıp aynıydı. Bu arada, bugün beni de televizyonda gösterdiler.
    KADIN:- Bundan bana ne? (Duraklama). Şarkı mı söylediniz? Yeni bir göreve mi atandınız? Yoksa milletvekili mi seçildiniz? Hahaha!
    Ses:- Neden gülüyorsun? Beni arıyorlar. Bu suçla beni suçlamak istiyorlar... Daha önce de anlatmıştım, holding başkanını öldürdüler. Bunun ardından birçok kişiyi tutukladılar. Ben de sıranın bana geleceğini hissedip zaman kaybetmeden ortadan kayboldum. Şimdilik bir kaçak evde yaşıyorum.
    KADIN:- Ama suçsuzsanız neden saklanıyorsunuz? Derler ki, ateş olmayan yerden duman çıkmaz.
    Ses:- Ah, garip insansın. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz ne demek? Bazen öyle bir ateş bulurlar ki, aslında hiç var olmamış, öyle bir hayali alevi söndürmek mümkün değildir.
    Kadın:- Bizim de bazen bir itfaiyeci gelir…
    Ses:- Ne için? Tanıdık mı?
    KADIN:- Öyle işte… Hayali alevleri söndürmek için… Demek ki aranıyorsunuz? Anladım. Benim tavsiyeme kulak verin: yurtdışına kaçın.
    Ses:- Yurtdışına mı gitmek? Hayır. Tüm bu işlerin nasıl sonuçlanacağını öğrenmek istiyorum. Cinayeti sipariş edenleri çok iyi biliyorum.
    KADIN:- Madem onları tanıyorsunuz, belki de gereken yerlere her şeyi anlatmanız daha iyi olur. Önlem alsınlar.
    Ses:- Onları tanıyorum ama ne fayda? Elimde delil yok. Hem de işi organize edenler çok güçlü ve etkili insanlar. Ellerinde hem imkan hem de mevki var. En ufak bir şüphede beni yok ederler. Ama inanıyorum ki, gerçek ortaya çıkacak. Bu yüzden sabırla beklemeliyim. Şimdi bizimle ilgili konuşalım… Kararını verdin mi? Görüşebilecek miyiz?
    KADIN (güler):- Sizinle sıkılmaz insan! Bir yandan aranıyorsunuz, diğer yandan aşktan başınızı kaybetmişsiniz… Allah aşkına, ciddi şeylerle ilgilenin… Ben evlenmeye hazırlanıyorum, bir aile kurmak için çalışıyorum. Öğrenirlerse dedikodular çıkar. Hissediyorum, genç, zeki ve samimi bir insansınız. Ama şunu bilmelisiniz ki ben daha önce evlenmiştim. Şimdi yeniden aile kurma şansım oldu… Anlıyor musunuz?
    Ses:- Neden beni kandırıyorsun? Bana, şu an kimseyle görüşmediğini, yalnız yaşadığını söylediler. Seni tanıyorum... Güzelsin, çekicisin… Bazen seni sadece yürüyüşünü izlemek için takip ederdim. Adımların hala kalbimde yankılanıyor. İnan bana…
    KADIN (güler):- Hangi çağdan geldiniz siz? Ne yürüyüşü, ne adımları? Ben sıradan bir kadınım. Dünyada benim gibilerden milyonlarca var… Ama bilmek istiyorsanız – erkeklere olan nefretim çok büyük.
    Ses:-Ama evlenmeye hazırlanıyorsunuz, değil mi?.
    KADIN:- Evet, haklısınız… Ama o sağır ve dilsiz. Onunla kendimi hep özgür hissedeceğim. Beni aldatmayacak, hakaret etmeyecek, bana yalan söylemeyecek, akıl öğretmeyecek. Ama en önemlisi, benden hiçbir şey, hiçbir şey istemeyecek! Anladınız mı? Onunla tamamen mutlu olacağım!
    Ses:-Sözlerinize bakılırsa, o bir erkek değil, bir kukla, manken, öyle mi?
    KADIN (utandı):-Öyle olsun! Onu bu haliyle kabul ediyorum. Ve sizden rica ediyorum, işlerime karışmayın. Anladınız mı?
    Ses:- O zaman izin verin ben de size bir şey sorayım: siz hangi çağdan geldiniz? Belki gökten indiniz, aydan düştünüz ya da uzak bir yıldızdan uçup geldiniz? Duygularımla dalga mı geçiyorsunuz? Yoksa bu sadece bir şaka mı?..
    KADIN:- Yeter artık, nasihatlerinizi dinlemeye devam etmeye niyetim yok…
    Ses:- Tamam, öyle olsun. Hoşça kal! Beni dinle ve unutma: bir daha asla sesimi duymayacaksın!
    (Telefondan bir silah sesi duyulur.)
    KADIN:-Aaa… Bu aptal sanırım ateş etti. Ya kendini öldürdü… Her şey olabilir… Yazık, telefon numarası da yok. Geri arayıp kontrol edebilirdim. Yoksa gerçekten kendini öldürdü mü? Yoksa sadece aptal bir şaka mıydı? Ama silah sesini net duydum… Üstelik sesi çekici, hoştu. Zavallı…
    (Mankene dönerek konuşur.)
    Alışmıştım onun sesine, tıpkı senin görüntüne alıştığım gibi. Boşuna onu kırdım. Belki de tanışmamız mümkün olabilirdi. Onun insan olarak nasıl biri olduğunu öğrenebilmek güzel olurdu. Aranıyormuş! Peki, ne olmuş? Hatta evlilik bile... Ama hayır, evlenmek yok... Kuyuya tükürdüm, artık o sudan içmek yok. Ve bir kocayı da bir çırpıda uzaklaştırdım... Kaç tane elçi gönderse de asla kabul etmedim, “hayır, hepsi bu!” dedim. Ne kocası! Fazladan dert, fazladan yük! Bana kalırsa şu ruhsuz manken, yaşayan kuklalardan daha elverişli. Hem o özgür, hem ben...
    (Mankene).
    Öyle değil mi, adam? İyi dayanıyorsun. Biz ikimiz mutluyuz, üçüncüsüne hiç ihtiyacımız yok. Erkekler benim için tavşanlar gibiler, üstlerinde daha ne kadar deney yapabilirim? Birçoğuyla konuşmak zorunda kaldım – aralarında akıllısı da vardı, aptalı da, kurnazı da, safı da… Hatta birinin cesareti on kişiye bedeldi. Ama hepsi aynı hamurdan yoğrulmuş.
    (Mankene).
    Ama bu seni ilgilendirmez. Sen onlara benzemezsin… Sen tamamen farklısın. Bazen düşünüyorum, bir gün sen de kafayı yiyeceksin… Hımm... Akıllanıp bu yaşam çarkına katılacaksın, onların kurallarına, yaşayan kuklaların kurallarına göre yaşayacaksın… Olmaz diye bir şey yok...
    (Salonda dolanır, bara yaklaşır. Bir şişe konyak çıkarır, bir bardağa doldurur… Konyağı çikolatayla içer. Sönmüş sigarasını yakar.)
    Bak şu şişeye! Ne kadar da hayatımıza benziyor – aynı şekilde zaman hayatımızı yudumluyor, sonunda tükenip boş bir şişeye dönüşüyoruz… Şu sigarayı görüyor musun? Hayat bu sigara gibi – zaman bizi içine çekiyor, biz dumana ve küle dönüşüyoruz, sonra uçup gidiyoruz… geriye zehirli bir izmarit kalıyor, onu da toprağa gömüyorlar. Üstümüzü betonla kaplıyorlar. Bazen bir mezar taşı dikiyorlar. İşte böyle, sonsuza dek sadece bu mezar taşı kalıyor. Ah, tamamen unuttum, sen de sonsuzsun. Senin yerinde olmayı isterdim. Bir manken olmayı hayal ediyorum. Keşke bir manken olsaydım...
    (Kapı çalınır. Kadın gider ve kapıyı açar.)

    SES (dışarıdan): - Komşu, çocuğumuzu gördün mü?
    KADIN: - Hayır. Neden? Bir şey mi oldu?
    SES (dışarıdan): - Sabah yoktu. Son zamanlarda biraz hasta gibiydi. Evden çıktı, bir daha dönmedi…
    KADIN: - Ben bugün evden çıkmadım. Çıkarsam, belki ben de bir daha geri dönmem.
    SES (dışarıdan): - Ne? Anladım… Anlıyorum komşu, her şeyi anlıyorum. Hoşça kal!
    KADIN (kapıyı kapatır): - Anladı. Sonunda anladı. Şimdi birçok insan eve geri dönmüyor. Neden? Çünkü özgür olmak istiyorlar... Zaman gelecek ve kimse eve dönmek istemeyecek.
    (Mankene).
    O zaman herkes senin gibi, benim gibi özgür olacak.
    (Televizyonda yine “eski tanıdık” şarkıcı bir şarkı söylüyor.)
    Şu aptalı televizyonda sık sık gösteriyorlar. Görünüşe göre zengin olmuş. Bir zamanlar beni severdi. Söylediği tüm şarkıların sadece bana olduğunu söylerdi… Bilmiyorum, belki de yalan söylemiyordu. O zamanlar genç, atik bir çocuktu. Ben de güzeldim… Bu hikaye ilk kocamın ortaya çıkışından önceydi…
    (Mankene).
    Resmi olarak sadece bir kez evlendim, ah manken, mankenin oğlu! Böyle şeyleri anlaman zor. Alınma, canım… Of, ne sıcak… Herif ne güzel söylüyor, insanın içine işliyor. O zamanlar bazen onunla düet yapardık. Sonra şarkı söylemeyi bıraktım. Ve iyi ki bırakmışım… Herkes kendi için söylemeli. Herkes kendi şarkısını söylemeli… ruhunun çağrısına göre…
    ERKEK SESİ (televizyonda şarkı söylüyor).
    Kadın, televizyonda şarkı söyleyen sanatçıya eşlik eder, birlikte düet yaparlar.
    ERKEK (televizyondan şarkı söylüyor).
    Vusala erişmek için
    Hasreti kovala, gel.
    Çift güvercin olup
    Bir dala konalım, gel.
    KADIN.
    Dünyamız kendi işinde,
    Zaman kendi dönüşünde.
    Bir aşkın ateşinde
    Tutuşalım gel, yanalım gel.
    ERKEK (televizyonda) ve KADIN.
    Bensiz gülemiyorsun,
    Derdi mi bilemiyorsun.
    Yanıma gelemiyorsun,
    Derde misafir ol, gel...

    KADIN: - İşte böyle inlersin! Sana geleceğim, ama uzun süre beklemen gerekecek!
    (Şarkının sonunda kadın mankene doğru yaklaşır.)
    Sana ne! Bakıyorsun ve keyif alıyorsun… Sesim nasıl, beğendin mi? Susuyorsan, demek ki benim sesimin büyüleyici olduğunu kabul ediyorsun. Hava ne kadar sıcak, farkında mısın? Belki birlikte soğuk bir duş alırız? Ama sen bayağı şık giyinmişsin! Bugün plaja gitmeyi düşünmüştüm ama vazgeçtim. Sensiz plajda ne yaparım ki? Öyle değil mi? Belki şöyle yaparız: önce ben yıkanırım, sonra sen. Kendin yıkanamaz mısın? Hiç sorun değil… Seni küvete yatırırım. Suyun içine… Serinlersin en azından… Tatlım, terledin mi yoksa? Kravatını sıkı mı bağladın? Hayır mı? İyi o zaman… A-a. Neden bana öyle bakıyorsun? Yok, senin önünde soyunmam. Sana karşı utangaçlık hissediyorum. Ne garip, oysa daha önce hiçbir erkeğe karşı utangaçlık duymamıştım… Ama sana… Dur bir, seni duvara doğru çevireyim yüzünle… Böyle daha iyi olur…
    (Kadın mankeni duvara çevirir ve soyunmaya başlar.)
    Yok, ya dönüp bakmaya kalkarsan ve ben rezil olursam? Bakışların çok dikkatli… Böyle devam ederse… seni de kovarım. Şaka tabii – seni nereye kovalayabilirim ki?
    (Kadının sarhoş olduğu hissedilir.)
    Belki şöyle yaparız: sen perdenin arkasına geçersin ve ben rahatça soyunurum. Olur mu? Kızmazsın değil mi? Yok, tabii ki kızmazsın. Kızanlara kimse bir şey kazandırmaz. Ben evcimen bir kadınım. Öyle sokak kadını falan değilim… Sen de beni katı ahlaklı bir kadın olarak görüyorsundur, değil mi? Hadi bakalım, geç oraya…
    (Kadın “adam” mankenin elinden tutup tül perde arkasına götürür; perdeyi çeker. Manken perde arkasında kalır. Kadın soyunur. Sonra şarkı mırıldanarak banyoya gider. Su sesi duyulur. Televizyondan keman sesi gelir: hüzünlü, iç bayıcı, uzun melodiler çalar… Bir süre sonra su sesi kesilir. Televizyondaki müzik devam eder. Kadın banyodan döner, omzunda havlu, ayağında terlik. Kendi kendine mırıldanarak saçlarını kurulamaya başlar. Keman sanki ona eşlik eder. Kadın pencereye yaklaşır.)
    E, sıkılmadın mı? Biraz bekle, saçlarım kurusun, sonra seni de banyoya yatıracağım… Soğuk suya. Kendin soyunamaz mısın? Sorun değil… Seni soyundururum. Bana bakma, seni soyundururken utanmam… Benim tabiatım böyle. Zamanla sen de kendi kendine soyunup giyinmeyi öğrenirsin… İkimiz de bağımsız, özgür insanlarız sonuçta.
    (Perdeyi biraz aralar, bakar. Sanki “adam” manken değil de canlı bir insandır. Kadın ürker, hemen perdeyi çeker.)
    Bu ne? Yoksa bir rüya mı? Belki de fazla içtim? (Sık sık gözlerini kırpar, etrafa bakar.) Sanırım hayır… Aha! O sanki nefes alıyordu, belki de canlandı, belki ruh ona geldi?.. Başıma gelmeyen kalmadı! Hey, sen gerçekten canlandın mı… Yok, zaten hiç ölü değildin ki… Hey, neden susuyorsun?
    (Kadın perdeyi tekrar aralar. “Adam” manken bir adım ileri gelir: uzun boylu, gözlüklü, uzun saçlı bir adamdır. Kıyafetleri hâlâ bir mankeninkine benzer – modaya uygun bir takım elbise giyer.)
    Aman Tanrım, bu bir rüya mı yoksa gerçek mi? Allah’ım, bana yardım et! Yoksa aklımı mı kaybediyorum? Öyle mi? Bir şey söyle! Akıl sağlığım yerinde mi? Neden susuyorsun? Hayır mı? Söylesene! Sanırım rüya görüyorum, değil mi? Sen insan mısın yoksa manken mi?
    (“Adam” manken kadına yaklaşır, başını sallar, “Hayır, aklını kaybetmedin” der gibi. Adam gülümseyerek kadına doğru gelir. Ellerini uzatır ve kadını kucaklar. Bu anda kadın, canlı bir insandan çok bir mankene benzer. Sanki adamın kollarındaki kadın değil de bir kadın manken. Rolleri değişmiş gibidirler – adam “canlanır” ve kadın “manken” olur. Adam kadını kollarına alır, odayı döne döne geçer. Müzik çalar).
    Perde
    Son.







    İFRİTE
    (CADI)

    (tek perdelik monodram)

    Karakter:
    REVANE
    (O, ayni zamanda Ravan'dır, daha doğrusu Ravan rolünü oynamaktadır)

    Neşeli çingene müziği.
    Bir grup çingene salonda el ele tutuşup dans eder. Dans ettikçe üzerlerindeki metal aksesuarlar şıngırdar. REVANE de dans edenlerin arasındadır. Erkek kıyafeti giymiştir. Saçları kısacık kesilmiştir.
    Müzik yavaş yavaş azalır, dans edenler gidip salondaki yerlerine otururlar.
    Revane dans ederek sahnenin önüne gelir. Sonra ciddileşir, elini göğsüne koyar, eğilip doğrulur; sanki biri karşısında saygıyla eğiliyordur.
    Sahnenin kenarında omzuna manto atılmış hareketsiz bir figür görünür. Yalnız perçemi, omzu, kısacası arkası görülen bu figür sanki bir koltukta oturmuştur; bu kişi muhtemelen davayı yöneten, yani hâkimdir. Hâkim sonuna kadar kıpırdamaz, susar. Sadece arada bir sessizliği sağlamak için zil sesi duyulur.
    Revane konuşurken bazen volta atar, bazen yüzünü hâkime, bazen de salona çevirir.
    Salon, bu davanın dinleyicisi – bir bakıma katılımcısıdır.
    Önce bir müzik duyulur, ardından uğultu ve ıslık sesleri yükselir. Revane elini yukarı kaldırır.

    REVANE:
    – Sessiz olun! Lütfen sessiz olun! Sayın hâkim, neden arka sıralardaki gürültüyü durdurmuyorsunuz?.. Sayın dinleyiciler, neden beni dinlemek istemiyorsunuz?.. Oysa sözümün başında size söz verdim, hatta yemin ettim ki, gerçeği olduğu gibi anlatacağım. Yalnız gerçeği!.. (Uğultu, ıslık sesleri.)
    Burada beni suçlu gibi yargılamak istiyorlar, sizse ayaklarınızı yere vurup ıslık çalıyor, gürültü çıkarıyor, kısacası kendinizi terbiyesizce davranıyorsunuz.
    Bilmiyorum, siz buraya neden toplandınız?.. Belki ilginç bir oyun izlemek istiyorsunuz?..
    Belki gülmek, eğlenmek istiyorsunuz?..
    Belki de başkasının trajedisi size bir komedi gibi mi geliyor?.. (Sessizlik olur.)
    Yoksa siz sanıyor musunuz ki dünyadaki bütün çingenelerin işi gücü eğlenmek, şarkı söyleyip oynamaktır? Hayır, yanılıyorsunuz.
    Şimdi dinleyin. Size her şeyi olduğu gibi anlatmak istiyorum. Hem de en başından.
    Bazen insanın başına öyle şeyler gelir ki, bunu hayal etmek bile mümkün değildir.
    Hayat, bizim beklediğimizden çok daha karmaşık ve… ve… (Duraklar) basitmiş. Bunu şimdi anlıyorum. Her şey kendi akışında ilerlemeliymiş; yani ne basiti karmaşıklaştırmaya, ne de karmaşığı basitleştirmeye gerek yokmuş…
    Sanırım konudan biraz uzaklaştım. Öyleyse affedin.
    Bugün beni cinayete teşebbüsle suçluyorlar. Bu tamamen saçma bir suçlamadır…
    Yani olay şöyle olmuştu.

    Müzik başlar. Revane müziğin ritmine göre sahnede dolaşır, sonra durur, düşüncelere dalar, elini alnına dayar, uzaklara bakar. Müzik sesi azalır, giderek uzaklaşır ve duyulmaz olur.

    Ben sıradan, hem de çok sıradan bir çingene ailesinde dünyaya geldim. Babamı küçük yaşta kaybettim… Annem beni zorluklarla büyüttü.
    Küçüklüğümden beri çok yaramazdım…
    Elbette şimdi kimse benden hayat hikâyemi bütün çıplaklığıyla anlatmamı istemiyor.
    Ama anlatmalıyım. Çünkü herkesin çocukluğu, sonraki yaşamının temelidir.
    Her normal ailede yeni bir bebek dünyaya geldiğinde bu bir bayram havasında kutlanır.
    Benim gelişim de bizim evde aynı sevinçle karşılanmış.
    Babam bütün dostlarını toplayıp bir ziyafet vermiş.
    İlginç bir ayrıntı da şu: Benim doğduğum gün, bizim komşu evde yaşayan bir ailede de yeni bir bebek dünyaya gelmiş.
    O ailenin erkeği babamın dostu, kadını da annemin yakın arkadaşıymış.
    Ama komşuların çocuğu erkekmiş…
    Peki ya ben?.. (Uğultu.)
    Hayır, ben kız olarak doğmuşum.
    Kıyafetime aldırmayın. Bu benim “erkek” kıyafetim. Kadın kıyafetim de var… (Güler.) Onu da göreceksiniz.

    Hâkimin zil sesi duyulur.

    Dinleyin! (Sessizlik.)
    Size her şeyi anlatacağım. Evet, ben bir çingene ailesinde doğdum.
    Komşu evde dünyaya gelen çocuğun adı Revan, benim adım ise Revane olmuş.
    Ailelerimiz dost olsalar da biz farkında olmadan, ayrı evlerde büyümeye başladık.
    Ve biz büyüdükçe, annemle komşu aile arasında tuhaf bir anlaşmazlık doğmaya başladı.
    Çünkü zamanla Revan ile Revane arasında bir benzerlik ortaya çıktı;
    yani ben komşunun oğluna benzemeye başlamıştım; tabii o da bana benziyordu.
    Hatta komşular arasında şöyle bir söylenti dolaşırmış:
    Sözde biz – yani ben ve Revan – aslında ikizmişiz;
    doğumhanede yan yana yatan iki kadından birinin bebeği ölü doğmuş,
    ve doğumda elinden geleni esirgemeyen doktor, büyük bir insanlık örneği göstererek ikizleri ayırmış; yani her iki kadın da hastaneden birer bebekle çıkmış.
    Peki ama eğer komşular doğru söylüyorsa, bu ikizlerin gerçek annesi hangisiydi?.. – Benim annem mi, yoksa Revan’ın annesi mi?.. En çok utanan, en çok sıkılan benim annemdi. O, yeminler ediyordu ki, sadece bir çocuğu olmuş. Hatta doğum zamanı hangi doktorun kontrolünden geçtiğini, benim doğumumdan birkaç ay önce kız çocuğu olacağını belgeleriyle kanıtlamaya çalışsa da şu lanet olası “benzerlik” meselesi annemin söylediklerinin doğru olduğunu doğrulamıyordu.
    Aslında Revan’ın annesi de aynı şekilde yemin ediyor, çocuğun kendi çocuğu olduğunu ispatlamaya çalışıyordu. Zavallı kadın düşüncesinin doğruluğunu göstermek için “Ne varmış ki çocukların birbirine benzemesinde? Aynı mahallede büyüyen çocuklar birbirine benzemezse kime benzeyecekler?” diyordu.
    Bizse ilk zamanlar bu söylentilerden tamamen habersiz büyüyorduk.
    Benden sonra evimizde iki kişi daha — kız kardeşimle erkek kardeşim — dünyaya geldi.
    Revan ise kendi evlerinde tek başına büyüyordu; ne bir kardeşi vardı, ne de ablası.
    Günün birinde duyduk ki Revan’ın babası, karısıyla kavga edip evi terk etmiş... bir yerlere gitmiş.
    Meğer zavallı adam, komşuların dedikodusuna son vermek için hastaneye başvurmuş; doktor uzun tetkiklerden sonra ona, “Senin çocuğun olmayacak” demiş.
    Revan’ın babası da sormuş: “Peki o zaman benim çocuğum nasıl doğdu?”
    Doktor şaşırmış: “Yani senin çocuğun mu var?”
    Adam düşünmüş, sonra da “Hayır, çocuğum falan yok” demiş.
    Doktor: “Ama az önce çocuğun var diyordun; şaka mı yapıyordun?”
    Adam gülmüş, “Evet, şakaydı” demiş…
    Meğer Revan’ın babası öyle saf biri değilmiş; oradan doğruca başka bir doktora gitmiş.
    O doktor da detaylı muayeneden sonra, “Kardeşim, senin hiç çocuğun olmamış, yok ve olmayacak da,” demiş.
    Adam hemen eve koşmuş, karısını fena dövmüş ve sonra da uzak, yabancı bir diyara gitmiş.
    Duyduğuma göre evden çıkarken karısına demiş ki: “İlk günden içime doğmuştu, o çocuk benim değil.”
    Karısı da sormuş: “Nereden biliyordun bunu, ahmak adam?”
    Adam cevap vermiş: “Bizim soyumuzdaki erkeklerin hepsi kısırdır, içime doğmuştu ki ben de kısırım.”
    Kadın şaşkınlıkla sormuş: “Peki sen kısır bir babadan nasıl doğdun?”
    Revan’ın babası — artık ona baba denir mi bilmem — “Ben öz babamın değil, üvey babamın oğluyum,” demiş.
    Kadın bu sözlerden hiçbir şey anlamamış, sadece ağlayarak onu kapıya kadar uğurlayıp, “Git, Allah sana akıl fikir versin,” demiş.
    Sonraları, söylenene göre, komşular bazen babamı Revanların evine giderken görürlermiş.
    Demek ki babam, Revan’ın bana benzerliğinden dolayı onun annesine de acıyormuş.
    Bu olay ortaya çıkınca, zaten öteden beri için için kaynayan annemle babamın arasındaki kazan taşmış oldu.
    Evimizde her gün kavga, gürültü eksik olmazdı.
    Babam bazen haftalarca eve uğramazdı.
    Anlaşılan Revan’ın annesi, babama, yani benim babama, annemden daha fazla saygı gösteriyordu.
    Annemiyse en çok kızdıran, en çok şaşırtan şey benimle Revan’ın aynı gün — aynı anda — doğmamızdı.
    Sanki sadece bu yüzden babamı ömrü boyunca affetmek istemiyordu.
    Çok geçmeden babam vefat etti.
    Biz — üç çocuk — annemle tek çatı altında kaldık.
    Annem bizi büyük zorluklarla büyüttü.
    O, diğer çingenelerden farklı olarak bize bir meslek öğretmek istiyordu…
    Ne gariptir ki, Revan’ın annesi beni kendi annemden daha çok severdi.
    Büyüdükçe, yaş aldıkça bunu daha çok hissediyordum.
    Kadın her gördüğünde beni kucaklar, bağrına basar, yüzümü gözümü öperdi.
    Nedense o anlarda bana öyle gelirdi ki, benden birinin kokusunu alıyor.
    Ama benim annem... (Duraklar.)
    Benim annem Revan’ı avluda gördüğünde yerinde duramaz, sanki kutuda yılan görmüş gibi olurdu.
    Biz büyüdükçe birbirimize daha çok benziyorduk — evet, Revan’la beni kastediyorum.
    İlginç olan şu ki, ikimiz de babama benziyorduk.

    Salondan gülüşmeler yükselir.
    Hâkimin zil sesi duyulur.

    Ben çocukken çok yaramazdım. Belki de bu yüzden kızların çoğu benden kaçardı.
    Arkadaşlarımın çoğu erkekti.
    Bir de şunu söyleyeyim ki, erkek kıyafetleri giymeyi çok severdim.
    Her yere erkek gibi giyinip giderdim.
    Beni kaç kez Revan’la karıştırmışlardı!
    Eskiden böyle olduğunda sinirlenir, öfkelenirdim ama sonra, denildiği gibi, gerçekle barışmak zorunda kaldım.
    Meğer Revan’ı da benimle karıştırırlarmış; bunu bana onun annesi söylemişti. (Birini taklit eder.) “Kızım, sanki Revan’la bir elmanın iki yarısısınız. Vallahi bazen ben bile şaşırıyorum. Bu kadar da benzerlik olur mu? Herhalde soyda bir akrabalık var. Hem evlat, aynı bahçenin insanlarıyız, herhalde sudan, havadandır…”
    Bunları Revan’ın annesi söylüyordu.
    Benim annemse… (Taklit eder.) “O Revan dedikleri, insana da benzemiyor. Allah onun yolunu açık etmesin! O it buralara uğramasın; onu gördükçe içim daralıyor, az kalsın beynime kan sıçrayacak!”
    Annemin sözlerinden anlaşılıyordu ki Revan “insana benzemez”in tekiydi.
    Demek ki ben de Revan’a benzediğim için “insana benzemez”dim.
    Oysa Revan’ın annesine göre, ben dünyanın en güzel kızı, onun oğluysa dünyanın en yakışıklı delikanlısıydı.
    İster istemez anneme kırılır, gücenirdim.
    Sayın hâkim!.. Görünüşe göre beni dinlemek istemiyorsunuz. Sanki uykuya dalmış gibisiniz. (Gürültü). Lütfen salonda sessizliği sağlayın! Sanırım anlattıklarım sizi hiç ilgilendirmiyor. Sizi ilgilendiren olay — yani sizin deyiminizle “suç”, öyle değil mi? Ama unutuyorsunuz ki, her olayın meydana gəlməsində ya nesnel ya da öznel nedenlər vardır. Ben de işte bu nedenleri sizinle birlikte araştırmak istiyorum. (Duraklama).
    Evet, her yerde bizi — Rəvan’la beni — öz kardeş sanırlardı. Hatta bizi ikiz kardeş zannedenler bile vardı; çünkü, dediğim gibi, ben çoğu zaman erkek kılığında olurdum, arkadaşlarımın çoğu da erkekti. Çingene kanı hep beni hareketlendirirdi...
    Böylece büyüdük… Rəvan bir yerlere, bir akrabasının yanına gitti. Ama ben ara sıra annesini ziyaret etmeyi unutmazdım. Çünkü o kadın beni çok severdi. Hatırlıyorum, Rəvan annesine mektup yazar, para gönderirdi. Rəvan’ın annesi bir yerden öğrenmişti ki, kocası başka bir şehirde yeniden evlenmiş, yuva kurmuş ve en şaşırtıcısı da şuymuş: ikiz çocukları olmuş! “Yuh senin erkekliğine!” Bu sözleri kadın kocasına söyler, ardından söylenirdi. (Sesini değiştirir). “Eskiden diyordu ki, biz soyca kısırız, şimdi birden bire iki çocuğu olmuş. Öyleyse beni niye halkın içinde rezil ediyordun, be kısır oğlu kısır!” Rəvan’ın annesi içten bir kadın olduğu için herkesin saygısını kazanmıştı. Artık eski çocukluk hikâyesi de unutulmuştu. Birbirimizi görmediğimizde çok özlüyorduk. Saklamıyorum, bu kadın bana artık annemden bile yakın olmuştu.

    Gürültü.
    Hâkimin zili duyulur.

    İşte her şey — sizin öğrenmek istediğiniz “suç olayı” da — o zaman oldu; tabii buna “suç” denilebilirse.

    Müzik. Rəvan sahnenin arkasına geçip hemen döner. Üzerinde ceket vardır. Pantolonunun paçasını çizmelerinin içine sokmuştur. Yakası kalkıktır. Başında sıcak bir kış şapkası vardır. Artık haliyle, kıyafetiyle, tavır ve yürüyüşüyle bir kadından çok erkeğe benzemektedir. Hissedilir ki, dışarıda kar yağıyor, hava soğuktur.

    Karlı, soğuk bir gündü. Ben yine Rəvan’lara gitmiştim. Rəvan’ın annesi beni yine aynı içtenlikle karşıladı. Uzun uzun sohbet ettik. Akşamüstü hava birden karardı. Dışarıda öyle bir tipi vardı ki, görülmeye değerdi. Rəvan’ın annesi ısrarla “Kal, yat, bu havada nereye gidiyorsun?” dedi. Kabul etmedim. Kadın “O zaman kalın giyin, üşütebilirsin, görmüyor musun hava buz gibi?” dedi. Gerçekten de ince giyinmiştim. Rəvan’ın annesi beni ikna edip oğlunun kürklü ceketini omzuma attı. Ceketi giyip kapıdan çıkmak üzereyken, kadın sıcak kış şapkasını da başıma geçirdi. Güldüm ve istemsizce aynaya baktım; aynada Rəvanə değil, sanki Rəvan bana bakıyordu. Rəvan’ın annesi de şaşkınlığını gizleyemedi. Kadın kendini tutamayıp kolunu boynuma doladı, beni bağrına bastı: “Benim yavrum... Benim Rəvanem...” Rəvan’ın annesi nedense — sevinçten mi, kederden mi — hıçkırarak ağladı. Kadınla vedalaşıp sokağa çıktım. Ceket gerçekten çok sıcaktı. Şapkayı gözümün üstüne indirip, havalı delikanlılar gibi ıslık çala çala evimize doğru yürüdüm. Bir süre sonra birinin beni arkamdan izlediğini fark ettim. Birkaç kez adımlarımı yavaşlatıp geriye döndüm. Karda gri bir siluet gibi arkamdan gelen kişi adımlarını bana uydurmaya çalışıyordu; o da durup etrafa bakındı. Dar, karanlık sokaktan çıkıp geniş caddeye döndüm. Buralar daha aydınlıktı. Yeniden durdum. Bu kez o siluet bana yaklaştı. Demek ki, beni baştan beri izleyen, içimde korku uyandıran bu kişinin bana söyleyeceği bir şey vardı. Tam karşımda durdu. Ancak şimdi fark ettim ki, bu sarışın, zarif bir kızdı. Kız gülümseyerek, neşeli ama biraz da utangaç bir tavırla dedi: “Rəvan, sana ne oldu, neden yüzüme öyle bakıyorsun?”
    Olayın ne olduğunu ancak o anda anladım. Meğer kız beni Rəvan sanmış! Önce “Ben Rəvan değilim, Rəvanəyim” deyip onu düzeltmek istedim. Ama sonra vazgeçtim. Neden kalbini kırayım ki?.. Bırakayım öyle sansın. Zaten Rəvan’ın annesi de beni oğlu gibi seviyordu… Bırakayım bu da beni Rəvan sansın. Rəvan’ın annesi oğlunun kokusunu benden alıyordu… Bırakayım bu da alsın... Birden içimi bir korku sardı: hayır, bu Rəvan’ın annesi değil ki... Kısacası, bizim yeni bir tanışlığımız başladı; “yeni” diyorum çünkü bu kızla Rəvan’ın tanışıklığı aslında biraz daha eskiye dayanıyormuş. Sohbetimizden anlaşıldı ki, bu genç kızla Rəvan yalnızca birkaç kez görüşüp konuşmuşlar. Sonra Rəvan ortadan kaybolmuş…
    Dünyanın işine bak sen! Meğer bu kız beni — yani Rəvan’ı — uzun zamandır arıyormuş. O, benim yani Rəvan’ın güvenilmezliğinden epey şikâyet etti. Hatta arada, sesimin değiştiğini, inceldiğini ve bunun soğuk algınlığı belirtisi olabileceğini bile söyledi. Sonra benim yani Rəvan’ın annesinin halini sordu. Benim yani Rəvan’ın şimdi nerede çalıştığımı merak etti. Kız beni — yani Rəvan’ı — güvenilmez olmakla suçladı. Kız benim yani Rəvan’ın telefon numarasını aldı, kendi numarasını da verdi. Ben yani Rəvan, kızla vedalaşırken, o anlamlı bir gülümsemeyle bana baktı. Ben yani Rəvan da aynı tebessümle karşılık vermek zorunda kaldım.
    Görünüşe göre Rəvan rolünü fena oynamıyordum... (Güler).
    Sayın hâkim, şimdi siz söyleyin, ben ne yapmalıydım? Genç bir kız genç bir delikanlıyı seviyor, onunla ilişki kurmak istiyor — bence bunda şaşırtıcı bir şey yok. O anlarda o kızın gönlünü kesinlikle kıramazdım. Böylece, ilk karşılaşmadan sonra bizim çok ilginç buluşmalarımız başladı. Aslında bu buluşmalar tuhaf serüvenler ve maceralarla doluydu.
    Genellikle Rəvan’ı seven kızla akşamları, kar karışınca buluşuyordum. İkimiz de utangaç, çekingen gençlerdik. Garip olan şuydu ki, ben gittikçe bu kıza içten bağlanıyor, onu görmeyince hasret çekiyordum. Hayır, aklınıza başka şey gelmesin — onu kardeşim gibi seviyordum; ama buna rağmen rolümü oynamaya da devam ediyordum. Kız utangaç olduğu için başını kaldıramayıp yüzüme düzgün düzgün bakamıyordu…
    Biz onunla uzun uzun konuşurduk. En çok konuşan o olurdu. Benim sesim kısık olduğu için az konuşmayı, susmayı tercih ediyordum. Üstelik boyun-boğazım çoğunlukla şalla kapalıydı. Bir keresinde kız beni şehrin yeraltı barlarından birine davet etti. Karşı çıkacak bahanem yoktu. İyi ki bar loştu. Bir-iki fincan kahve içtikten sonra kız beni dansa davet etti. Ben yine ceketimle, şapkamla, boynuma dolanmış şalla onunla dans etmeye başladım. Bardaklardaki çoğu kişi bize, özellikle bana — yani sıcak ceket giymiş, kılık değiştirmiş adama — alaycı bir bakış atıyordu.

    Müzik. Hafif dans melodisi çalar. Revane sanki biriyle el ele tutuşup dans eder; oyun bitince başını eğer, saygı gösterir.

    Dans bittikten sonra ben kıza saygı gösterdim; hatta elimi kaldırıp şapkamı çıkarmak istedim; birden hatırladım ki, şu durumda ben erkek değil, kızım, hemen fikrimden döndüm; öylece ellerimi havada sallayarak kızın koluna girdim. Onunla oradan kol kola çıktık.
    Artık kız bana, ben de kıza alışmıştım. Ama kış bitmek üzereydi, kar eriyordu. Kış kıyafetimi değiştirip yazlık giyime geçmem kimliğimi ele verecekti. (Eliyle üstünü, göğsünü gösterir.) Kız bilseydi ki aslında onun eşiyim, Rəvan değil, Revane’yim, belki çıldırırdı. Ben bir eğlence uğruna başladığım bu oyuna son vermeye karar verdim. Artık kızın telefon çağrılarına ya cevap vermiyor, ya da kısa olarak “uzaktayım, buluşamam” diyordum. Genç kadın muhtemelen benim iletişimimi kesmeye çalıştığımı hissedince telefonda öfkeyle konuşuyordu. Ben ne yapabilirdim?.. Hep bir bahane uyduruyordum.

    Müzik. Kadın “kış kıyafetini” çıkarıp “yaz elbisesi” giyer. Müziğe uyup ellerini oynatır, sahnede dolaşır, döner.

    Sonunda bahar geldi. Ilık, sıcak havalar kızın da gönlünü eritmiş olacak ki, neredeyse her gün beni arıyordu. Artık yüzde yüz emindi ki, ben onu baştan çıkarmak istiyordum. Ama zavallı kız, Rəvan — yani Rəvan’ın simasında bana — o kadar tutulmuştu ki onsuz yaşamayı bile düşünemiyordu. Hatta bir gün Rəvan’ın annesinin evine giderken onu köşede gelip gidip dururken gördüm. İyi ki kıyafetimi değiştirmiştim; beni tanısaydı büyük bir felaket kopardı. Hemen geri döndüm ve ara sokağa girdim.
    Hayır, iş bununla bitmedi. O ters zamanda Rəvan da annesinin yanına gelmişti. Annesi telefon edip bana müjde verdi, eve davet etti. Ben gidip anneyle oğlunu gördüm, öptüm. Rəvan biraz değişmişti; en göze çarpanı kalın bir bıyık bırakmış olmasıydı. Ona bakıp nedense içten içe gülmeye başladım: işte bir süre “Rəvan” rolünü oynadığımı hatırlayıp kendimi zorla tutuyordum. Şimdi “rol”ün asıl icracısı, karakterin “orijinali” kendi ayaklarıyla olay yerine gelmişti. Rəvan bana da, annesine de hediyeler alıp getirmişti.
    İki-üç gün sonra Rəvan arayıp “Acil seni görmek istiyorum, gel, olayı halledelim” dedi.
    Ben Rəvan’ın yanına gittim. Annesi evde yoktu. Rəvan’ın huyu sertti. Beni dikkatle süzüp “Başım belada, ne yapacağımı bilmiyorum?” dedi. İçime bir şey düştü; kendimi toparlayıp çekinerek sordum “Ne işi?” (Sesinin tonunu, yüz mimiklerini değiştirir.) “Sana saklamak istemiyorum… Bilirsin, bir zamanlar bir kızla birkaç kere görüştüm. Aramızda ciddi bir şey falan olmadı… Neyse… Dün dışarı çıkarken arkamda bir gri gölge belirdi, karanlıkta beni takip etti. Sonra o gölge yanıma yaklaştı. Ağzına geleni bana döktü. Önce hiçbir şey anlamadım. Sonra dikkatle bakınca gördüm ki o, o genç kızmış... Saf kız gözünü kapatıp ağzını açtı, ne var ne yok döktü. ‘Baban da, annen de…’ diye başladı. Dedim ki, ‘Kardeşim, beni açıkla, ne olmuş da böyle? Seninle küçük bir gaf yapmışım diye beni öldürecek misin?’ Dedi ki ‘Sen beni kandırdın, rezil ettin, neredeyse namusuma dokundun.’ ‘Neredeyse’ ha!.. Sadece bunun iftirasına bak!.. Doğrusu, tanıştığımızda utangaç, edepli bir kızdı. Ama şimdi… Aman Allah’ım, kızda nasıl bir kini biriktirmiş. Ne kadar uğraştımsa peşimden ayrılmadı. Dedi ki seni rezil edeceğim, polise vereceğim. Sen sahtekarsın, vampırsın, katilsin, neyse neler... Üstelik bıyığımla da dalga geçti, ‘sen kıyafetini benim yüzümden değiştirmişsin’ dedi. Şimdi iki arada kaldım, belki bu deli kızı polise versem mi? Ya da o beni öne atar. Dedi ki beni tutturacak. Neden? Ruh hastanesine mi başvurayım? Neyse... Zorla elini üzerimden sıyırdım. Arada balkondan korkarak dışarı bakıyorum, o yine binanın çevresinde dolanıyor… Tam aklımı kaybedeceğim… Ne önerirsin, şimdi ne yapayım? Anneme söylemek istemiyorum, duysa haberi olsa kanı kararır...”
    Ben hiçbir şey demedim. Kalkıp balkona çıktım. Aptal kız tam binanın karşısında durmuş, sanki birinin gelişini sabırsızlıkla bekliyordu. Ravan’a dedim ki, “Boş ver, hazırlan, aşağı inelim.” Zavallı Ravan korkudan titriyordu, evden çıkmak istemiyordu. Tekrar ısrar ettim, sözümü yere düşürmedi. Birlikte doğruca avluya indik.
    Kız önce Ravan’ı görüp yıldırım gibi üstüne atıldı; ama onun yanındaki kişiyi — yani beni, Ravanéyi — görünce olduğu yerde dondu kaldı. Sanki yıldırım çarpmış gibiydi. Öfkeyle bir Ravan’a, bir bana baktı; sonra omzunu silkerek bir kahkaha patlattı. Anlayamadım, ağlıyor muydu, gülüyor muydu? Sanırım, beni tanımıştı… Hem de Ravan’ı da…
    Sonra kız bir adım öne çıktı, yüzüme, gözlerimin içine baktı. Birden sağ elini kaldırıp bütün gücüyle yüzüme tokat attı. Sendeledim ama Ravan kolumdan tutup düşmeme engel oldu. O kızın üstüne yürüyünce kolundan tuttum: “Onunla işin olmasın,” dedim. Kızın dudaklarından kopan birkaç kelimeyi zor işittim: “Peki, görürüz, cadı!” Sanırım, o “cadı” derken beni kastediyordu; çünkü bu hakaret genelde kadınlara söylenir. Kız öfkeyle bizden uzaklaşıp gözden kayboldu. Ravan tamamen şaşkına dönmüştü. Görünüşe göre böyle bir sonu asla beklemiyordu. Kız gittikten sonra zavallı Ravan sigarasını yakıp çekine çekine sordu: “Sen bu cadıyı nereden tanıyorsun?” Kısaca cevap verdim: “Hiç, öyle… eski bir tanıdık.” Kalkıp olup biteni anlatacak hâlim yoktu. O günün sabahı Ravan çıkıp gitti...
    Sayın hâkim, işte o olay böyle tuhaf — hem gülünç hem de acıklı — bir sonla bitti. (Gürültü.) Biliyorum, biliyorum, burada oturanların asıl merak ettiği şey o uydurma “suç” meselesi. Olayın nedenlerini geniş şekilde anlattım ki, burada oturanlara tablo tamamen netleşsin. Elbette, olayın skandal sonunu birçok kişi biliyor ama özünü benden iyi kimse açıklayamaz. Rica ederim, eğer dinlemek istiyorsanız sabredip dikkatle beni dinleyin. Ne sayın hâkimden ne de burada bulunan yurttaşlarımdan hiçbir şeyi gizlemeyeceğime yemin edebilirim. Zaten benim yaradılışımda yalan ya da ikiyüzlülük yoktur.

    Gürültü. Hâkimin zili duyulur.

    Anlattığım olayın da yalancılıkla hiçbir ilgisi yoktur! Ne yani, ben zavallı bir kızı mı kandırmışım? Hayır, bunu birini aldatmak ya da birine zarar veren bir yalan saymak olmaz. Ben sadece seven, tutuşan, acı çeken bir insanın kalp yarasına merhem olmak istedim. Belki de o günlerde Ravan’ı, yani beni, görmeseydi o kızın yüreği çatlar, mahvolurdu. Ben onu yaşattım, hayata döndürdüm. Bu olsa olsa kutsal bir yalan sayılabilir. Ama o... o bunu anlamıyor. Belki de hiç anlamak istemiyor. Bu, insan doğasından kaynaklanan bir durumdur. Özellikle benim mensubu olduğum cinsin — yani kadınların — çoğu zaman olayları akıllarıyla değil, kalplerinin gözüyle değerlendirdikleri bilinir. Bu açıdan o kızı suçlamıyorum. Ben de tüm çingene kökenli insanlar gibi iyilik yapmak istedim. Bu iyilik sadece bir “oyunun” içindəydi…
    Peki, o hâlde izin verin, sizi bu olayın sonraki gelişmeleriyle tanıştırayım. Anlaştık, değil mi?..

    Ravané çıkar.
    Yine coşkulu, neşeli bir çingene müziği çalar.
    Tıpkı oyunun başında olduğu gibi, bir grup çingene kadın el ele tutuşup dans eder. Oynadıkça üzerlerindeki metal takılar şıngırdar.
    Ravané gelir. Şimdi zarif bir kadın kıyafeti giymiştir: uzun etekli bir elbise, son moda ayakkabılar; saç modeli de değişmiştir. Gülümser. Kadınlarla el ele tutuşup dans eder.
    Müzik yavaşça azalır. Dans edenler el ele tutuşup salonda otururlar.

    Evet, işte böyle...
    Aradan epey zaman geçti. Kış bitti, bahar da, yaz da... Artık Ravan hayatını tamamen yabancı bir şehre bağlamıştı; görünüşe göre bir daha buralara dönmeyi düşünmüyordu. Sanırım, onu en çok o “cadı”yla yaşadığı gizemli olay korkutmuştu. Ama annesini yine de unutmamıştı. Sık sık arıyor, para gönderiyordu. Annemle Ravan’ın annesi hâlâ dargındı. Annem benim o kadına gittiğimi bilseydi, kıyamet kopardı. Bu yüzden Ravan’ın annesine genellikle hava karardıktan sonra, alaca karanlıkta giderdim…
    Şüphesiz, aylar, yıllar geçtikçe gençliğimin yavaş yavaş geride kaldığını hissediyor, yeni bir yaşama adım atmak istiyordum. Bu “yaşam” bekâr bir kız için ne olabilirdi?.. Tabii ki, evlilik. Ben de yaşıtlarım gibi sevmek, sevilmek, bir erkeğin ilgisini görmek istiyordum. Her kadının kendine özgü, gizli bir sevgisi olur — bunu yalnızca kadınlar bilir. Ama kadınlar duygularını asla açıkça belli etmezler; gururları, onurları, belki de bencillikleri buna izin vermez. Çünkü kadınlar çok gururlu ve dikbaşlı olurlar. Başlarına gelen dertlerin çoğu da bundandır. Elbette, benim de kalpten sevdiğim insanlar olmuştu. Ama gidip de istediğim adama “İşte geldim!” diyecek hâlim yoktu ya!..
    Son zamanlarda yolda, özellikle otobüste sık sık karşılaştığım güler yüzlü, geniş omuzlu, yakışıklı bir adam nedense dikkatimi çekiyordu. Genelde başını eğip ya kitap okur ya da uzaklara dalıp bir şeyler düşünürdü. Güzel, ince, sarışın bir sakalı vardı, ayrıca koyu renk gözlük takardı. Otobüsten indiğinde fark etmiştim — yürüyüşü hızlıydı. Onu bir zamanlar izlediğim bir filmin kahramanına benzetiyordum ama hangi film olduğunu bir türlü hatırlayamıyordum. Bazen otobüste aynı koltuğa otururduk. O genelde sessizce çantasından kitabını çıkarıp okumaya başlardı. Hatta bir seferinde aynı durakta indik. Elimde ağır bir paket vardı; adam hemen elini uzatıp düşmemesi için yardım etti ve garip, bariton, biraz boğuk bir sesle “İzin verin, size yardım edeyim” dedi. Kendimi gururlu bir kız olarak bilsem de bu kez taviz verdim. Adam beni evin kapısına kadar uğurladı. Yol boyunca ne o ne de ben tek kelime etmedik. Az konuşan erkekleri severim! Geveze adamlardan nefret ederim!.. Sanırım bu, tam da benim dediğim türden bir adamdı.
    Sonraları yine karşılaşıyor, artık eski tanıdıklar gibi selamlaşıyorduk. Onu haftada en az iki-üç kez görüyordum. Ve her defasında içimde tuhaf duygular uyanıyordu. Ama bu durumlarda kendimi sorguluyor, azarlıyordum: “Benim yabancı bir adamla ne işim var ki? Ya evliyse, karısı, çocuğu varsa? Ya benimle hiç ilgilenmiyorsa?” Ama sanırım yanılıyordum. Günlerden bir gün bana şakayla karışık laf attı: “Galiba ailenin tüm yükü senin omuzlarında.” “Ne ailesi?” Önce hiçbir şey anlamadım. Sonra fark ettim ki, benim evli olup olmadığımı öğrenmek istiyor. Ben de jestle anlattım ki, omuzlarımda bir ailenin değil, sadece kendi dertlerimin yükü var; yani hâlâ bekârım. O bıyığının altından gülümsedi. Tanrım, tebessüm ona ne de çok yakışıyordu! Genelde bıyıklı, sakallı erkeklerden pek hoşlanmam ama yeni tanışımda bıyık-sakal öyle bir zarafet katıyordu ki, fark etmemek mümkün değildi. Ayrıca o koyu renkli, iri çerçeveli gözlük yüzüne ayrı bir zarafet veriyordu. Dedi ki, “Ben de kendi dertlerimi tek başıma çekmeye mahkûmum.” En anlamaz biri bile anlar ki, bununla evli olmadığını ima ediyordu.
    Sayın hâkim, genç bir kızın genç bir erkeğe karşı ilgi duymasının nesi yanlış olabilir? Bence hiçbir sakıncası yok! Sanırım bu konuda siz de benimle hemfikirsiniz. Bizim küçük şakalaşmalarımız yavaş yavaş dostluğa dönüştü. Tanışım doğayı, kuşları, hayvanları çok severdi. Nezaketi, düzeni, kibarlığı beni büyülüyordu. Ben çocukluğumdan beri yaramaz, dikbaşlı, inatçı bir kız olmuşumdur. Arada ona sataşıp sinirlendirmek isterdim. Ama yeni dostum çok sabırlı, olgun biriydi; bütün şımarıklıklarıma tahammül eder, on laflarımdan birine karşılık verirdi. Tam da benim istediğim türden bir adamdı! Sanki şeker almışım, bal çıkmış!
    Artık dostluğumuzdan birçok kişi haberdardı. Hatta annemle Ravan’ın annesi bile…
    Ben yeni arkadaşımla sokakta kendimi çok rahat ve özgür hissediyordum. Hatta hatırlıyorum, bir defasında akşamüstü bize sataşan bir grup sarhoş gence öyle bir saldırdı ki, ben araya girip bağırmasaydım, muhtemelen ortalık kana bulanacaktı. O tam anlamıyla bir kurtarıcı, gerçek bir yiğitti. En çok hoşuma giden yanı ise, bazı erkekler gibi gevezelik yapmaması, elini kolunu sallayıp taşkın davranışlarda bulunmamasıydı. Ben az konuşan, ciddi erkekleri severim. O da işte tam bu tür erkeklerin tipik bir örneğiydi.
    Bir gün yine sözleşip buluştuk. Öyle güzel, öyle düzgün giyinmişti ki, görmeliydiniz. Tanışlığımızın ilk günlərində ilk kez koluma girmek için izin istedi. Ben sustum. Susmak da, bilirsiniz, neyin işaretidir: elbette, kabul! Etrafımızdan geçen kadınların çoğu bize imrenerek bakıyordu, özellikle de bana. Çünkü bir kadın olarak tecrübemden ve psikolojimden bilirəm ki, kadınların çoğu kendi cinslerinin mutluluğuna darılır, bundan üzüntü duyar. Hayır, bunu erkekler kolay kolay anlayamaz! O, beni yakındaki barlardan birine davet etmek istediğini söyledi. Biraz tereddüt etsem de, hiçbir şey demedim: ne “evet”, ne “hayır”. Bu da bir kabul işaretiydi. Biz kol kola, gülüşe gülüşe bara indik. Sanki başımdan aşağıya bir kova su döküldü. Meğer o bar, bir zamanlar o “cadıyı” davet ettiğim barın ta kendisiymiş. Ama belli etmedim. Bir iki fincan kahve içtikten sonra, o kibar bir şekilde elini uzatıp çekinerek beni dansa davet etti. Yine itiraz etmedim. Elini belime dolayıp çok ustaca dans etmeye başladı.

    Müzik. Dans havası çalınır.
    Rəvanə sanki biriyle dans ediyor; başını erkeğin omzuna koyup nazlanıyor, gülümsüyor, şımarık hareketler yapıyor. Sonra “erkek” onun elini tutup oturmaya davet ediyor. Kadın hafifçe eğilerek ona selam veriyor.

    Dans bittikten sonra yan masada oturan gençler alkışlamaya başladılar. O alkış sesleri hâlâ kulaklarımdan gitmez. (Alkış sesleri duyulur.) O an bana öyle geldi ki, zamanında bu bara davet ettiğim o “cadı” da bizi alkışlayanların arasındaydı. Neden bilmem, buna yüzde yüz emindim. Bu yüzden başımı kaldırıp etrafa bakmaya cesaret edemedim. Ancak çok sonralar, aradan uzun bir zaman geçtikten sonra sezgilerimin beni yanıltmadığını anlayacaktım. Gerçekten de sadece kadınlara özgü olan bu içgüdü, hiçbir erkekte olamaz! Ama beni aceleye getirmeyin. Şimdilik, sizin “suç” dediğiniz o olaya giden yolu olduğu gibi anlatmam için bana fırsat verin. Oldu mu, sayın hâkim?
    Biz, benim isteğimle, kısa süre sonra bardan ayrıldık... Ertesi gün, ondan sonraki gün de buluştuk. Artık birbirimize öyle bağlanmıştık ki, bizi hiçbir güç ayıramazdı. Bir defasında utanarak, çekinerek yakında ailesini bizim eve istemeye göndermeyi düşündüğünü söyledi. Ben biraz daha beklemesini, sabretmesini tavsiye ettim. O gülümseyip “daha ne kadar sabredeceğiz ki?” dedi. Gerçekten de ne kadar sabretmeliydik ki?.. Ama ben, sanki bir şeyi bekleyen biri gibi, söylediklerimi tekrarladım.
    O, dediğim gibi, sabırlı, ağırbaşlı bir insandı. “Ne olur, yine bekleriz” diyerek bana karşı çıkmadı. Gözümde daha da büyüdü!.. Sokaklarda dolaşıp yorulduktan sonra bana, “boş boş dolaşmakla ne çıkar, istersen sakin bir yerde oturalım” dedi. Sonra da gideceğimiz yeri belirledi:
    (Ses tonunu değiştirir) “Boşuna gezmenin anlamı yok. Bir şey söylesem darılmazsın değil mi?.. Düşündüm de, belki bize gelsek? Yine sustun. Demek kabul. Biliyorsun, yalnız yaşıyorum. Nedir, korkuyor musun? Çekinme, seni yemem. Niye duraksadın? Sonuçta, artık sana yakın olan birinin yaşam biçimini yakından tanısan, hiçbir şey kaybetmezsin bence. Sade, iki odalı bir dairem var. Belki evin biraz toparlanmasına da yardım edersin. Hadi, ne dersin, gidelim mi?”
    Ne diyebilirdim ki? Er ya da geç o evi görmem gerekiyordu, değil mi?
    Bir taksi durdurup adresi söyledi. Şehrin kenarında küçük bir bahçeli evin önünde indik. Artık hava kararmıştı, nedense kalbim heyecanla çarpıyordu. Ama kendimi toparlamaya çalıştım. Ne olabilirdi ki? O, sakin, ölçülü bir adamdı. Fazla bir harekete girişmezdi. Zaten biz evlenmeye, birlikte anlamlı bir hayat kurmaya hazırlanıyorduk.
    Kapıyı açıp içeri girdi, sonra beni de davet etti: “Buyur, hoş geldin.”
    İçeri girdim. Kapıyı kapatıp ışığı yaktı, pardösümü aldı, sonra ceketini çıkardı. Bana doğru eğilip gizemli bir tebessümle alnımdan öptü. Bu, onun ilk ve son öpücüğüydü. Gözlüğünü çıkarıp köşedeki dolabın üstüne koydu. Onun çok iri, öfkeli ve en tuhafı da tanıdık gözlerini gözlüksüz ilk kez görüyordum. Bu keskin bakışlar bana bir filmden mi tanıdıktı? Zaten önceden de onu bir aktöre benzetirdim.
    Birden gözlerim karardı, içim sıkıldı. Belki de hemen geri dönmeli, buradan çıkıp gitmeliydim… Hayır, bu hoş olmazdı. Ya darılırsa, ya aklına bin türlü şey gelirse? Şimdi bu kadar kibar, sakin, kültürlü bir adam bulmak kolay mı?
    Kendi dediği gibi “çalışma odasına” geçtik. Duvardaki fotoğrafları görünce dünya başıma yıkıldı. Aman Tanrım, her yerde o “cadının” fotoğrafları asılıydı. Evet, onun... O, Rəvanə’yi seven, beni tehdit eden, bana tokat atan cadının.
    Odanın ortasında donup kalmıştım. Kendimi toparlamaya çalıştım. Belki bunlar onun kız kardeşinin fotoğraflarıydı? Ya da belki bir zamanlar onu, o “cadıyı” sevmişti? Hayır… Hayır… Bu olamazdı. Birden bire o cadının bakışlarını olduğu gibi hatırladım! Onun gözleri tıpkı o kızın gözleriydi; şimdi de yüzüme dikilmişti. Kesin kardeştiler onlar. Belki de kız kardeşinin intikamını almak istiyordu. Hani o “cadı” bir defasında Rəvan’la tartışırken bana “peki, görürüz, cadı!” dememiş miydi? Demek ki, öyle... Şimdi benimle hesaplaşmak istiyor olmalı. Bağırıp kaçmak istedim. Ama kendimi tutup duvardaki fotoğraflardan bana bakan o güzeli seyretmeye devam ettim. Tüm fotoğraflarda gülümsüyordu. Sanki benimle alay edip beni delirtmek istiyordu…
    Asıl mucize ise bundan sonra oldu. “Arkadaşım” ceketini askıya asarken onun dar, düzgün omuzlarını gördüm ve korkuya kapıldım. Meğer ne kadar narin, zayıf ve inceymiş! Demek ki, şu hain çocuk ceketinin içine vatka koyuyordu ki, geniş omuzlu görünsün. Bana dönüp baktığında, gömleğinin altından parlayan bembeyaz, zarif boynunu ve göğsünü görünce tamamen kendimi kaybettim. Meğer asıl olay daha yeni başlıyormuş! Sonra elini yüzüne götürüp bıyığını, sakalını kopardı. Korkudan tüylerim diken diken oldu. Artık karşımda sıradan bir kız duruyordu; bu, o cadının ta kendisiydi.
    Artık o az önceki öfkeli, hiddetli bakışlarından eser kalmamıştı.
    Şimdi galip bir edayla, kendinden emin gülümsüyordu:
    “Evet, işte böyle, şimdi tanıdın mı beni? Ödeşmiş olduk, değil mi? Yoksa sana başka bir gösteri mi yapayım?”
    Şimdi “cadının” sesi de yüzü gibi değişmişti.

    Ağlamamak için dişlerimi sıktım, kendimi zor tuttum. Çingen kanım beynime sıçradı... Bir elimle yakasına yapıştım, öbür elimle yumruğumu sıkarak var gücümle “cadının” yüzüne vurdum. O çığlık atıp yere yığıldı... Ağız ve burnundan kan gelmeye başladı. Artık biraz olsun sakinleşmiştim.

    Memnuniyetsiz bir uğultu.
    Ardından coşkulu kahkahalar...
    Hakimin zil sesi duyulur.

    Sayın hâkim, siz bugün beni bir suç işlemiş biri olarak yargılıyorsunuz. Ama doğru bir karar vermeniz yerinde olur. İşte o “cadı” şimdi bu salonda. Ağzı burnu sargılı olsa da dili yerinde. Bırakın kendi söylesin: Benim en ufak bir suçum var mı? Belki vardır. Ama o da suçludur. Bir defa o beni vurmuştu, bir defa da ben onu yumrukladım. Hesap başa baş. Belki yanılıyorumdur? Rica ederim, adalet mahkemesi doğru kararı versin.
    Sayın hâkim, sesiniz gelmiyor, galiba uyudunuz, sayın hâkim. Yoksa siz o “cadıyı” haklı mı görüyorsunuz? Öyleyse bırakın o da konuşsun. Bazen cadılara da kulak vermek gerekir.
    Teşekkür ederim, sayın hâkim. Gösterdiğiniz sabır ve sükunet için size minnettarım. Size de teşekkür ederim, sevgili akrabalarım...

    Salondaki çingene kıyafetli kadınlar sahneye çıkar.
    Çingene müziği duyulur.
    Revanə kadınlarla el ele tutuşup dans eder.
    İşıklar yanıp söner.

    Perde
    SON










    Firuz Mustafa

    Azerbaycan Cumhuriyeti Onurlu Sanat Çalışanı
    - nesir yazarı, oyun yazarı, filozof

    18 Şubat 1952”de Gedebey/Azerbaycan’da entelektüel bir ailenin mensubu olarak dünyaya geldi. 1975’te Azerbaycan Pedagoji Üniversitesi Filoloji bölümünden mezun oldu ve bir süre öğretmenlik yaptı. 1977-1978 Yılları arasında görevde bulunduğu Sovyetler ordusundan subay rütbesiyle terhis edildi. 1980’e kadar Azerbaycan televizyon kanalında muhabirlik, sinemalaştırma departmanında sorumlu yönetmenlik ve Azerbaycan Gençleri gazetesinde yine özel muhabirlik faaliyetlerinde bulundu.
    1984 yılında Azerbaycan Felsefe ve Hukuk Enstitüsü'nde doktorasını tamamladı, 1992 yılında doktora tezini savunarak akademik kariyerine başladı.
    Firuz Mustafa, Bakü Avrasya Üniversitesi de dahil olmak üzere birçok üniversitede uzun yıllar profesör olarak dünya felsefesi ve edebiyatı üzerine dersler verdi.
    Maarifçi ve Medeniyet gazetelerinin genel yayın yönetmenliğini yürüttü.
    İlk kitapı 1985’te Gençlik yayınevinden çıktı.
    Firuz Mustafa aynı zamanda bir çevirmendir. Türk, Ukrayna, Özbek, Kırgız, Belarus ve Rus şairlerinin şiirleri de dahil olmak üzere dünya edebiyatından birçok bilimsel, felsefi ve edebi eseri Azerbaycan diline çevirdi.
    Azerbaycan Felsefe Cemiyetinin ve Gazeteciler Birliğinin üyesidir.
    Azerbaycan Yazarlar Birliği drama bölümünün başkanı, Tac gazetesi ve Teatr dergisinin kurucusudur.
    Firuz Mustafa 100'den fazla bilimsel, sanatsal ve edebi kitabın yazarıdır.
    Eserleri 10'dan fazla dile çevrildi. 30'dan fazla oyunu Azerbaycan, Türkiye, Rusya ve Ukrayna tiyatrolarında sahnelendi.
    Evli ve iki çocuk babasıdır.























    Firuz Mustafa
    Çatıdaki Bodrum

    Tiyatro Oyunları


    Tasarımcı ve derleyici Akşin Mustafa

    Koleksiyon için gönderildi: 02.03.2026
    Yayın için imzalandı: 20.104.2026


    "Füyuzat" yayın evi, 2026

    ISBN 978-9952-37-245-8
    El.ünvan: firuzmustafa52@gmeil.com
    Tel.:+994 50 413 3572
    ©Firuz Mustafa.2026 səh.506 sayfa


    Fi¬ruz MUS¬TA¬FA
    (Firuz Qədimalı oğlu Mustafayev)

    Bakı-2026

  • oktyabr 2026, Firuz M.

  • 10
Dramatik pauzalar. Məruzə

Firuz Mustafa

Dramatik Pauzalar: Əvvəl Və Sonra Azərbaycan Dramaturgiyası qurultaylararası dövrdə (məruzə) Proloq Dramaturgiyamızın son illərdəki durumu ilə bağlı söhbət açmazdan əvvəl, təəssüf hissi ilə qeyd etməliyəm......

Trio. Rusca

Firuz Mustafa

Фируз МУСТАФА ТриО 1. Райский Цветок (роман) 2. Морское Кочевье (повесть-притча) 3. День Лошади (рассказ-триптих) Баку-2021 фируз мустафа ТриО роман.повесть.рассказ В представленную читателям книгу Фируза......

Луч. Qarışıqjanr. Rusca

Firuz Mustafa

Фируз МУСТАФА ЛУЧ Смешанные жанры Философия.Поэзия.Афорзмы.Эссе Баку.2026 фируз мустафа луч смешанные жанры Философия.Поэзия.Афорзмы.Эссе Творчество Фируза Мустафы, как философа, прозаика и драматурга, знакомо широкому кругу читателей......

Rasskazı. Frazı. Rusca

Firuz Mustafa

Фируз Мустафа Любовные послания на мёртвом языке Рассказы и фразы Баку.2026. фируз мустафа Любовные послания на мёртвом языке Рассказы и фразы Творчество Фируза Мустафы, как......

Teatr Meydanı. Roman

Firuz Mustafa

Teatr Meydanı Detektiv roman Bakı-2020 Teatr Meydanı (roman) Detektiv Dеtеktiv jаnrdа qələmə аlınmış "Teatr meydanı" əsərində bir-birini əvəz еdən gözlənilməz hаdisələr......

Roman. Povest. Rusca

Firuz Mustafa

Фируз МУСТАФА ПРОЗА Романы Повести Рассказы Bakı-2026 Фируз МУСТАФА Фируз Мустафа. Проза. Романы.Повести.Рассказы 2026.с.510.Баку. Редактор: Г.Мустафаева В книге представлена проза (романы, повести и рассказы) известного......

Oyunlar. Hikayeler. Türkce

Firuz Mustafa

Savaş Faslı Oyunlar. Hikayeler Dörtlükler. Onluklar Baku-2023 Savaş Faslı Oyunlar. Hikayeler Dörtlükler. Onluklar ünlü bir Azerbaycan yazarı ve filozofutur.......

Tiyatro oyunları. Türkce

Firuz Mustafa

Çatıdaki Bodrum Tiyatro Oyunları Baku-2026 Çatıdaki Bodrum Tiyatro Oyunları ünlü bir Azerbaycan yazarı ve filozofutur. 100'den fazla bilimsel, sanatsal......

Romanlar. Türkce

Firuz Mustafa

Cennet Çiçegi Romanlar BAKI.2026 Cennet Çiçeği romanlar Ünlü Azerbaycanlı yazar 'nın yeni kitabı, üç romanından oluşuyor. Bu romanlardaki olaylar farklı......

Mini- mono hekayələr

Firuz Mustafa

Mini- Mono- Mikro Hekayələr Bakı- 2021 mini- mono- mikro hekayələr Oxuculara təqdim edilən kitabda nın qələmə aldığı “mini-mono-mikro” (qısa) hekayələri......