...
  • Savaş Faslı Ya da Enver Paşa
  • Firuz Mustafa
  • Firuz Mustafa
    SAVAŞ FASLI

    Ya da Enver Paşa

    (İki bölümlü tarihi dram)


    E n v e r P a ş a (İsmail Enver Paşa)
    O s m a n Hoca (Osman Hoca Pulathocayev)
    F e y z u l l ah Hocayev (Feyzullah Kubaydullayeviç Hocayev)
    Y u s u f Ziya (İmam Yusuf Ziya Talıbzade)
    İ b a r a h i m bey (Muhammed İbrahim bey Lakay)
    L e v Troçki (Leyba Davidoviç Bronştayn- Troçki)
    D e v l e t m e n d bey
    N a c i y e Sultan
    T ö v f i y a
    F a r u k bey
    Kızıl Komutan


    GİRİŞ

    Kreml. Lev Troçkinin odası. Duvarda büyük harita asılmış. Arada Kremlin saatinin zil sesi işiiilir, daha sonra “Beynelmilel” (“İnterasyonal” marşı) duyulur. Lev Troçki ve Enver Paşa ayaktalar, dikkatle musikiyi dinliyorlar. Enver Paşa askeri, Troçki ise sivil giyimdedir.

    L e v T r o ç k i (saat ve müzik sesini dinleyerek). Artık dörd yıldır ki, Kremlin saatından gelen seslere uyumlu “Beynelminel” de seslenir. Bu, aslında L e n i n yoldaşın teşebbüsüdür.
    E n v ə r P a ş a. Ümid ederim ki, Allahın izni ilə Garbdan gelen bu muski yakında Şarktan da duyulur
    L e v T r o ç k i. Elbette, Enver Paşa. Sizinle aynı fikirdeyim. Biz sosyalizmi, beynelminelciliği bütün dünyada yaymalıyız. (Muhatabına yaklaşır). Biz gıyaben çoktan tanışıyoruz. Böyle yakından tanışıyor olduğumuz için de çok memnun oldum . İşleriniz nasıl gidiyor?
    E n v e r P a ş a. Teşekkür ederim, yoldaş Troçki. “İşlerim nasıldır?” deyince ki... Ben şimdi burada, Moskovada “İnkılab ve İslamın vahdeti cemiyyeti”nde faaliyyet gösteriyorum. (Güler). Ama ben sakin, durgun muhasebe işlerine alışmamışım...
    L e v T r o ç k i. Bir savaşçı için sakin hayatın ne olduğunu iyi bilirim... (Manalı biçimde). Peki, Moskovada nasıl karşılandınız, Enver Paşa?
    E n v e r P a ş a. Her şey kaidesindeydi, yoldaş Troçki. ben bir yıl öncede buradaydım. Biz Moskovaya geldiğimizde kış idi.
    L e v T r o ç k i. Biliyorum, haberim var... Peki, Moskovanın soğuk havaları sizi üşütmüyor mu?
    E n v e r P a ş a. Hayır, Üşümedim. (Güler). Aksine, ben soğuğu-ayazı çok seviyorum. Zaten bizim de Sibirya gibi yerlerimiz var.
    L e v T r o ç k i. Anladığıma göre, siz Kars'ı, Erzurum'u söylüyorsunuz. Biliyorum, oraların da kışı sert geçer.
    E n v e r P a ş a. Evet, öyledir... Bizim gibi savaşçılar için ömür bir fasıldan ibaret oluyor.
    L e v T r o ç k i. O, ne fasıllarıymış ?
    E n v e r P a ş a. Savaş faslı.
    L e v T r o ç k i. Haa, bunu doğru söylediniz. (Güler). Bildiğim kadar, Rusya'ya yalnız gelmediniz.
    E n v e r P a ş a. Evet... Benimle birlikte buraya bir kaç arkadaşımız da geldi. O cümleden, Dahiliye bakanımız Talat Paşa ve Denizcilik bakanımız Cemal Paşa... (Gülümseyerek). Bildiğiniz gibi, eskiden Osmanlı ordusunun yüksek rütbeli bir subayı idim...
    L e v T r o ç k i. Tevazu gösteriyorsunuz, Enver Paşa. Siz sıradan bir asker değilsiz yahu Biliyorum ki, beş yıl Osmanlı İmparatorluğunun ordularına Başkomutanlık yaptınız. İkinci Abdül Hamide karşı olduğunuzu da biliyorum. Bildiğim bir şey daha var ki, hem de damadısınız.
    E n v e r P a ş a. Yoldaş Troçki , Çok şeyi biliyorsunuz.
    L e v T r o ç k i. Daha kırk yaşında olmasanız da askeri rütbeniz generaldir. Bu, sade gösteriş değildir. (Güler). Amma benim hiç bir rütbem yok. Bakma sen , Sovyet ordusunun kumandanı olduğuma.
    E n v e r P a ş a. Siz bütün dünyanın tanıdığı siyasetçisiniz, yoldaş Troçki.
    L e v T r o ç k i. Evet, öyle diyorlar... Umumiyyetle, ben nedense Türkiye'yi ve türkleri çok seviyorum. Eğer bir gün seçmek zorunda olsam ve benden sorsalar ki, sen Rusya'dan başka nerede yaşamak isterdin, hiç tereddüt etmeden Türkiye derdim... (Ara-Mola ). Enver Paşa, Söyler misiniz! siz yoldaş R a d e k ' l e nasıl tanıştınız?
    E n v e r P a ş a. Karl Radek'le iki sene önce Könsberg'te tanışmıştık... Onunla dostluğumuz şöyle başladı. Karl da ingiliz burjuvazisinin düşmanıydı, ben de. Biliyorum ki, ingilizler Orta Asya halklarını, bizim dindaşlarımızı bir şekilde elde edip, onları yeni kurulan bolşevik Rusya'sına karşı ayaklandırmak için tahrik etmeye çalışıyorlar.
    L e v T r o ç k i (Enver Paşaya yaklaşarak elini onun omuzuna koyar). Hımmm... “Çalışıyorlar” ne demek? Artık bu savaş çoktan başladı.
    E n v e r P a ş a. Biliyorum. Biz bu konuda Radek'le daha bin dokuz yüz on dokuzdan beri konuşuyoruz... Ben o zaman düşündüm ki, nasıl söyleyim, Rusya da bizim gibi ingilizleri kabul etmiyor. Bundan başka, benim bildiğime göre, bolşevikler inkilâpla İslamın vahdetini istiyorlar. Böyle olunca ben neden bolşeviklerin yanında olmayım?
    L e v T r o ç k i (pencereye yaklaşıp uzaklara bakarak) . Kanaatınız çok Doğru ... (Ara- Mola). Amma en başından deyim ki, Türkistan'da vaziyet oldukca gergindir.
    E n v e r P a ş a. Biliyorum...
    L e v T r o ç k i. Bende olan bilgilere göre Emir Seyid Alim Han bu yıl mart ayının beşinde Afganistan'a geçmiş. O, şimdi orada silah-teçhizat ve asker toplamakla meşguldur. Şu anda bizimkilerin hakimiyeti formalite de olsa, Buhara Halk Sovyet Cumhuriyetine tabidir. Feyzullah Hoca Buhara devrim komitesine ve Bakanlar sovyetine liderlik ediyor. Osman Hoca Pulathocayev ise Merkezi Yürütme Komitesinin üyesidir. Her ikisi Buharada Kızılordunun kurucularıdır. Eminim ki, Siz tecrübeli birisi olarak, bu yoldaşlara yakından yardımcı olabilirsiniz.
    E n v e r P a ş a (duvarda asılmış haritaya bakarak). Türkistan'daki kavga tiyatrosunu kısmen biliyorum. Bildiğime göre, şimdi orada hakimiyet İbrahim Hanın elindedir. Buharayı Onun askerleri ve çevresi yönetiyor...

    Telefon çalar. Troçki ahizeyi kaldırır.

    L e v T r o ç k i (yüksek sesle). Selam. Evet, Vladimir İliç... (Ara-). Şimdi Enver Paşa yanımdadır, onunla konuşuyorum. (Ara). Evet, doğru buyurursuz, Enver Paşa tecrübeli adamdır. İnanıyorum ki, basmacılar çabuk bastırılacaktır. (Ahizeyi kapatır). Lenin yoldaştı.
    E n v e r P a ş a. Evet, anladım. Ben sizin sıkıntınızın farkındayım, yoldaş Troçki.
    L e v T r o ç k i. Şimdiye kadar, Siz Lenin yoldaşla görüşmüş müydünüz? ...
    E n v e r P a ş a. Evet, Şubat ayının onikisinde Karahanın daveti ile beni kabul etti...
    L e v T r o ç k i. Hımmm... Zaten. Lenin yoldaş ta Çiçerin'in ve Nerimanov'un Sizin hakkınızda olumlu görüşte olduğunu belirtti.
    E n v e r P a ş a. Çok memnun oldum...
    L e v T r o ç k i. Yoldaş Enver, Orta Asyadaki konumumuzu güçlendirmek, Sovyet Rusyasının en mühim vazifelerinden biridir. Neden böyle düşünüyoruz? Çünkü Biz bu coğrafyayı ele geçirerek dünya inkilabının yeni bir merhalesine adım atacağız. Türkistan'da güçlü olmak zorundayız. Kızılordunun Londra ve Parise yolu Afganistan'dan, Pencap'tan ve Bangladeş'ten geçer. Biz bu sayede Hindistan'ı İngiliz emperyalizminden kurtarabiliriz . Öyle değil mi?
    E n v e r P a ş a. Elbette, bu, güzel plandır. Amma bunu hayata geçirmek kolay mesele değil. Ben şöyle düşünüyorum ki...
    L e v T r o ç k i (dikkatle onu süzerek). Enver Yoldaş, Bana bakın, Enver Paşa, siz buraya, benim yanıma, tesadüfen Stalin'in kabinesinden çıkıp gelmediniz ki?
    E n v e r P a ş a. Hayır. Benim bu son günlerde Josif Vissarianoviç'le hiç bir görüşmem olmadı. Bunu neden sordunuz, yoldaş Troçki?
    L e v T r o ç k i. Neden sordum? Şundan sordum, Stalin de aynen sizin gibi düşünüyor. O da diyor ki, ‘’şu anda Troçki'nin dediklerini hayata geçirmek kolay mesele değil’’...
    E n v e r P a ş a. Yoldaş Stalin Benim gibi düşünse de... Ben onun gibi düşünmem...

    Gülüşürler.

    L e v T r o ç k i. Yoldaş Enver, burada, itiraf etmeliyim ki Kremlinde, devrimin düşmanları az değil. Onlar hem de beni kendilerine düşman görüyorlar. Halbuki devrimimizin ideolojisinin yazıcısı ve yöneteni ben oldum. Çarlığı ben yıktım. İnsanlarımıza hürriyeti ben getirdim... Yani bütün bunları Kızılordu hayata geçirdi, bu orduya ben kumanda ettim. Tıpkı, sizin zamanında Osmanlı ordusuna kumanda ettiğiniz gibi... Amma itiraf edelim ki, Türkiye o kanlı savaşta mağlup oldu. Bizim ordumuz ise galip çıktı, kazandı.
    E n v e r P a ş a (Troçki ile göz göze gelir). Yoldaş Troçki, bizim ittifak devletleri ile savaşımızın sebep ve sonuçlarını tahlil etmek için bu kısa görüşme kafi değildir. Bunun için bize uzun bir zaman gerekir. Ne yazık ki, şimdi bunu anlatacak kadar vaktimiz yok
    L e v T r o ç k i. Öyle, zamanımız sınırlı. Siz tecrübeli bir askersiniz. imparatorluk ordusunu yönettiniz. Sizi Avrupada çoğu zaman Napolyon'la karşılaştırırlar. Ben de Kızılordunun kumandanıyım... Amma şimdi ne Osmanlı imparatorluğu var, ne de Rus Çarlığı.
    E n v e r P a ş a. Öyle. Amma İngiliz emperyalizmi hala dimdik ayakta.
    L e v T r o ç k i. Evet sohbetimizin konusu da o... Düşünüyorum ki, Kızıl ordunun kızıl bayrağı çok yakında tüm dünyanın üzerinde dalgalanacak. Öyleyse, dünya yeni bir inkilaba gebedir. Biz buna hürriyet ve devrim imparatorluğu da diye biliriz. Hiç kimse bu yolda bize engel olamayacak, Enver Paşa, yoldaş Enver... (Enver Paşaya yaklaşarak sağ elini onun omzuna koyar). Bana inanıyor musunuz?
    E n v e r P a ş a. Yoldaş Troçki, Elbette, inanıyorum,. (O da sağ elini Troçkinin omzuna koyar). Ben İslamın devrime uygun olduğuna da inanıyorum.
    L e v T r o ç k i. Ben de size inanıyorum. Dünya devrimi kaçınılmazdır, zaruridir, mecburdur. Yaşasın Bolşevik devrimi...

    Musiki. Onların konuşmaları dışarıdan duyulmaz olur. Troçki ve Enver Paşa bir-birlerinin elini sıkar. musiki sesi git-gide yükselir. Ve çalan ses tedricen savaş marşına çevrilir. Troçki ve Enver Paşa el-ele tutup sahnenin önüne gelirler. Daha sonra onlar bir-birlerinden hayli uzaklaşıp bir alayın geçit törenini izler gibi ellerini rahat duruşa getirerek uzaklara bakarlar. Sanki bu anlarda iki eski komutan tirübünden resmi geçidi izlemektedir. Önce rus ordusunun o zamanki marşı, sonra ise Osmanlı imparatorluğunun marşı çalınır.





    Birinci perde

    Işıklar yanıp-söner. Troçkinin kabinesi yavaş yavaş gözden kaybolur.
    Buhara. Bolşeviklerin karargahı. Duvarda Leninin ve Troçkinin portreleri asılmış. Çalan marşın sesi yavaş yavaş azalır.
    Karargahta iki kişi- Fayzullah Hocayev ve Osman Hoca.

    O s m a n H o c a (elindeki telgrafı gözden geçirerek). O gün aldığımız telgraf. (Okumaya başlar). “Yüksek rütbeli zabiti karşılayacaksınız”... Görelim bakalım, bu yüksek rütbeli zabit kimmiş hele? (Güler). Kendi de bir türlü gelip çıkmadı ...
    F e y z u l l a h H o c ayev. Çok ilgi çekici , telgrafta gelecek kişinin adını neden yazmadılar ?
    O s m a n H o c a. Sahi, adı-soyadı da yok. (Telgrafa bakar). Amma imza var. Telgraf yoldaş Troçkinin adıyla gönderilmiş. Anlaşılan, Kremlin istikbali görmek istiyor.
    F e y z u l l a h H o c a yev. Ola bilir.

    Dışardan at kişnemeleri ve gürültülü sesler gelir. Her ikisi penceredən kapıya koşarlar.

    O s m a n H o c a. Feyzullah Hoca, Gürültüyü patırtıyı duyuyor musun?
    F e y z u l l a h Ho c ayev. Elbette, Osman efendi, duyuyorum.
    O s m a n H o c a. Herhalde, bizim nöbetçi gelenleri içeri bırakmak istemiyor.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Onlar kimlerse buralılara benzemiyorlar.
    O s m a n H o c a. Bence de, öyle... Benzemiyorlar. Amma...
    F e y z u l l a h H o c ayev. Amma ne”?..
    O s m a n H o c a. Amma birisi çok tanıdık geliyor. Şu karşıda duran burma bıyıklıdan bahsediyorum.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Belki de öyle, merkezin gönderdiği adamdır...
    O s m a n H o c a. Ola bilir... Hizmetçiye sorayım-kimmiş.. (Kapıya doğru yaklaşarak birisine seslenir). Gulam Efendi!, Nöbetçiye söyle, kapıdaki adamları içeri alsın, . Sen de git onları getir bizim yanımıza.

    Dışardan ayak ve kapı sesleri duyulur.

    F e y z u l l a h H o c a y e v. (Pencereden bakarak). Şimdi, iki kişi geliyor.
    O s m a n H o c a. (Düşünceli halde). Çok ilginç, çok...
    F e y z u l l a h H o c a y e v. İlginç olan nedir, Osman efendi?
    O s m a n H o c a. (Rüyadan uyanır gibi). Öyle, her şey, Feyzullah Efendi... Her şey kendi içinde merak ve soru yaratıyor.

    Kapıya vurulur. Ardından yükselen ve sonra azalan musiki. İki tane sivil giyimli adam içeri girer. Bunlardan biri Enver Paşa, digeri Faruk beydir.

    E n v e r P a ş a. Selamün Aleyküm. Merhaba, yoldaşlar.
    F a r u k bey. Hayırlı günleriniz olsun.

    Hep birlikte tokalaşarak sarılırlar.

    O s m a n H o c a. Ve Aleykümselam. Hoş geldiniz. Hayırlı sabahlar...
    F e y z u l l a h H o c a. Buyurun, oturun.
    E n v e r P a ş a. Oturmaya zamanımız yok... Geçerken sizinle tanışmak istedim. Merkezden size haber verildiğini sanıyorum.
    O s m a n H o c a. Evet. Haberimiz var. Sizi tanıdığıma çok memnun oldum...
    E n v e r P a ş a. Dur, hele tanışmadık ki. (Güler). Benim adım Ali beydir. Yanımdaki yardımcım Faruk Bey.

    Osman Hocanın gözleri tüm sohbet boyunca Enver Paşanın üzerindedir.

    O s m a n H o c a. Ali bey... Hımmm... Bende Osman Hoca Pulathocayev'im. Bu da dostum ve yardımcım, dava arkadaşım Feyzullah Kubaydullayeviç Hocayev'dir. O, Buhara Devrim Komitesinin ve Nazırlar Sovyetinin yöneticisidir.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Osman Hoca Pulathocayev de Mərkez İcra Komitesinin başındadır. Hem de Buharada Kızılordunun kurucusudur.
    O s m a n H o c a (güler). Yok daha, orduyu bile kuramadık...
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Ali bey, Anlaşılan, Siz aslen Türksünüz...
    E n v e r P a ş a. Evet, Ben aslen Türküm. Türk zabitiyim. Aslında biz hepimiz Türküz. Sadece, biri Uygur Türkü, biri Çağatay Türkü, biri Tatar Türkü, biri Gagavuz Türkü, biri Kırım Türkü, bir başkası Azerbaycan Türkü... Ben de Osmanlı Türküyüm. Bizim askeri heyetin yeni kurulan Sovyet Hükümeti ile görüşmeleri var. Burada yeni ordu kurmalıyız.
    O s m a n H o c a. Bura derken, Nerde?
    E n v e r P a ş a. Tabii ki, Türkistan'da, Buhara'da, Semerkand'ta...
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Anlaşılan, Siz Türkiye'den geldiniz...
    E n v e r P a ş a. Evet, doğru bildiniz...
    F e y z u l l a h H o c a y e v . Geçen sene Türkiye'den yüksek rütbeli bir asker daha gelmişti ...
    O s m a n H o c a. Cemal Paşa...
    E n v e r P a ş a. Evet, Evet... Doğrudur.
    O s m a n H o c a. O da ordu kurmak istiyordu. Amma buradaki Kızılordunun askerleri nerdeyse onu linç edeceklerdi
    E n v e r P a ş a. Bu konudan da haberim var.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Peki İnanıyor musunuz ki, burada basmacılara karşı savaşabilecek bir orduyu kura bileceğinize?
    E n v e r P a ş a. Yani basmacılar bizim tasavvur ettiğimizden daha mı güçlü? Şayet öyleyse Buharayı bu kızıllardan niye kurtarmıyorlar?
    O s m a n H o c a. Bu gün Türkistan'ın hakimiyeti bu Bolşevik kızılların egemenliği altındadır...
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Peki, Ali bey, Siz buraya nasıl geldiniz?
    E n v e r P a ş a. Biz önce Moskova'dan Bakü'ye gittik. Azerbaycan'da benim tanıdıklarım çok. Sonra oradan İran'a geçtik. İran'da da dostlarımız az değil. Daha sonra Afganistan'a girdik... Kısacası, uzun bir mesafe katettik. (Faruk beye). Faruk bey, lütfen arkadaşlara söyle de, atların yükünü boşaltsınlar... Ben de birazdan geliyorum.
    F a r u k bey. Emredersiniz Paşam.

    Faruk bey asker selamı vererek askeri adımlarla çıkar.

    F e y z u l l a h H o c a. Ali bey, herhalde, Merkezde bizim hakkımızda Size malumat vermişlerdir...
    E n v e r P a ş a. Evet, hakkınızda ufak tefek bilgilere sahibim.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Osman Hoca da Türkiyede tahsil gördü...
    E n v e r P a ş a. Öyle mi? Ne güzel? Çok memnun oldum.

    Ara. Osman Hoca ile Enver Paşa sanki sorgulayan bakışlarla bir müddet bir-birilerini süzerler.

    O s m a n H o c a. Ben de çok memnun oldum.
    E n v e r P a ş a. Siz Türkiye'de hangi yıllarda nerede tahsil gördünüz?
    O s m a n H o c a. Beş sene İstanbul'da okudum... Sekizinci yıldan taa ondördüncü yıla dek...
    E n v e r P a ş a. Anladım... Güzel yıllardı... (sanki o yılları yaşar gibi). O zaman biz genç idik.
    O s m a n H o c a. Ben Sizi görür görmez tanıdım. Siz Enver Paşasınız.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Enver Paşa mı? (Hayretle). O zaman bunu neden önce söylemediniz?
    E n v e r P a ş a. Söylemesem de birbirimizi nasıl olsa tanıyacaktık
    O s m a n H o c a. Ben İstanbul'dayken Siz Osmanlı'nın en tanınan kişisi idiniz. Genc türkçüler harekatına liderlik ediyordunuz. Aslında o zaman ben de türkçü idim...
    E n v e r P a ş a. Peki şimdi değil misiniz? (Güler). Yoksa gençlik ideallerinizden vaz mı geçtiniz?
    O s m a n H o c a. Biz şimdi halkımızın hizmetinde çalışıyoruz, onu hür görmek istiyoruz.
    E n v e r P a ş a. Hürriyet mi?
    O s m a n H o c a. Evet, biz hür ve bağımsız Türkistan'da yaşamak istiyoruz.
    E n v e r P a ş a. Hürriyetin garantörü kim olacak Hocam?
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Lenin yoldaş ve bolşevikler.
    E n v e r P a ş a. Hımmm... Hoş arzular.

    Dışardan at kişnemeleri gelir, az sonra kapı şiddetle vurulur.

    F e y z u l l a h H o c a y e v. Buyurun. (Kapıya yaklaşır). Buyurun, asker Yoldaş.

    Kızıl Komutan içeri girer. Gelen askeri kıyafetli kızılordu zabitidir. Zabitin belinde mermi fişekliği omzunda silah var. Konuşmaya başlarlar.

    KIZIL KOMUTAN. Hepinize Selam.
    F e y z u l l a h H o c a y e v (Enver Paşaya). Bu, bizim cesur, kahraman Kızılordu askerlerinden birisidir.
    KIZIL KOMUTAN. Güzel sözlerinizden dolayı teşekkür ederim. Amma benim zamanım yok. Askerlerimize acilen erzak temin etmemiz gerekiyor.
    O s m a n H o c a. Bana bak , asker yoldaş. Sizin size yetecek bir sürü erzağınız vardı…
    KIZIL KOMUTAN:. Söylediğiniz o erzak sadece kağıt üzerinde vardı Gerçekte ise durum çok farklı, başka türlü.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Oldu Asker Yoldaş. Şimdi git, Sabah gel , daha geniş konuşuruz.
    KIZIL KOMUTAN:. Bana bak, boş-boş konuşmakla askerin karnı doymaz. Biz gerçek işlerle uğraşmalıyız.
    O s m a n H o c a. Size dedim ki, sabah... Şimdi misafirimiz var. Merkezden gelmiş.
    KIZIL KOMUTAN (ters-ters Enver Paşaya bakar). Misafirinizin nereden geldiği, gelmediği bizi ilgilendirmiyor. Biz yalnız Devrim komite konseyinin başkanı başkomutanımız Troçki Yoldaşın emrindeyiz. Yoldaş Troçki , ordu halkın, halk ise ordunun emrindedir diyor. Amma görüyoruz ki , burada halk bizim orduyu değil, basmacıları tutuyor...
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Asker Yoldaş , Şimdi bu konuşmanın yeri değil. Sabah gelirsiniz biz de size bir yol gösteririz...
    KIZIL KOMUTAN:. Sabah… Sabah… Ne sabahı?... Siz bize değil ,Anlaşılan Basmacılara çalışıyorsunuz...
    O s m a n H o c a. Çık dışarı!!!. Bizimle bu şekilde konuşmak senin haddine değil. (Subayın kolundan tutup kapıya doğru iter). Gide bilirsin...
    KIZIL KOMUTAN:. Bu Ne rezalet! Kızılorduya karşı? Ben şimdi sizinle ne gerekiyorsa ... Basmacı artıkları...

    Rus komutanı elini tüfeğe atar. Enver Paşa yerinden fırlayıp askerin kolunu bükerek silahı onun elinden alır. Kurşun sesleri duyulur. Enver Paşa silahı Osman Hocaya verir.

    E n v e r P a ş a (zabite sakin tonda). Sakin ol. Anlaşılan Size silaha nasıl sahip olunacağını öğretmemişler
    KIZIL KOMUTAN. Tamam, tamam…Gidiyorum. Amma daha sonra sizinle hesaplaşacağız. (Öfkeyle kapıya doğru yürür). Görüşürüz.

    Kızıl Komutan çıkar.

    O s m a n H o c a. Bu ahmak silahını da bırakıp gitti.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. O silahı verin bana.
    O s m a n H o c a. Buyurun.

    Feyzullah Hocayev silahı alıp kapıya koşar, silahı birisine verir.

    F e y z u l l a h H o c a y e v. Gulam bey, Hemen bu silahı az önce kapıdan çıkan o Kızıl Komutana yetiştir. (Silahı verip geri döner, Enver Paşaya). Görüyorsunuz değil mi biz kimlerle uğraşmak zorunda kalıyoruz?
    E n v e r P a ş a (başını sallar). Evet, görüyorum. Hem hayret ediyorum hem de şaşırıyorum.

    Kapının eşiğinden mermi sesi ve atın nal sesleri duyulur.

    O s m a n H o c a. Bunların hepsi böyle... Halbuki bu ordunun esasını Osman Hoca ile biz koyduk.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Şimdi kendi kurduğumuz ordunun zabiti bile bizi tehdit ediyor.
    O s m a n H o c a. Diyor ki, halk niye yardım etmiyor? Bu bedbaht halk kime yardım etsin? Basmacılara mı, Sovyet Ordusuna mı, yoksa hırsızlara mı? Hepsi halktan umuyor. Halk ise gırtlağına kadar dert içinde. Ayakta kalma çabasında.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Enver Paşa, biz sizin gibi meşhur birisinin gelişinden çok memnunuz. Osman Hocam, Misafiri benim ağırlamam iyi olur.
    O s m a n H o c a. Feyzullah Ağa, ben sizden bir hayli büyüğüm. Aslında Enver Paşadan da büyüğüm. (Güler). Elbette, ben yaşca büyük olduğum için izin verin de Paşamı ben ağırlayım
    E n v e r P a ş a. Doğrusu, ben kendi zabitlerimle beraber aynı yerde kalmak istiyorum.
    O s m a n H o c a. Paşam, mesele değil. Öyle zabitler de bizimle kalırlar. Yerimiz geniştir. (Güler). Siz burada bizim misafirimizsiniz. Amma orduda sizin sözünüz daha çok geçerlidir. Savaş meydanında biz size tabiiyiz, barış zamanı da siz bize tabii olacaksınız...
    E n v e r P a ş a. Ne diyebilirim . Siz nasıl isterseniz öyle olsun.

    Gülüşürler.

    O s m a n H o c a. Öyleyse, buyurun gidelim. (Kapıya doğru). Gulam Ağa, atları hazırla. Bize gidiyoruz.

    Müzik. Işıklar yanıp-söner. At kişnemesi, rüzgar uğultusu duyulur. Sonra yavaş yavaş sahne, ışık ve müzik değişir. Osman Hocanın yaşadığı ev. Büyük bir otağ. Hüzünlü bir melodinin sesleri arasında beyaz kıyafetli bir kadın görünür. O, gerçek insandan daha çok, bir hayal ve ya beyaz bir gölge gibi süzülerek otağda dolaşmaktadır. Bu hayal-kadın T ö v f i y adır.
    Sonra aynı hazin musikiyi sufi raksı takip eder. Kadın sanki havada “uçuyor”, otağın dört bir tarafında fırlanıyor.
    Az sonra Musiki Enver Paşa ve Feyzullah Hocayev. Kadın titrek, ürkek bir gölge gibi sonsuzluğa çekilir. Sufi melodisi bir müddet daha devam eder.

    O s m a n H o c a. Ben İstanbul'da tahsil görürken çok şeyi yeniden kavradım. Orda sadece doğu ve batı dillerini öğrenmekle yetinmedim. Gözümün açılmasında Sizin yönettiğiniz İttihad ve Terakki Cemiyeti ile genc türkçülerin de çok rolü oldu... Aydın insanlarla, mesela Yusuf Ziya, Zeki Velidi Togan, Ahmed bey Ağaoğlu ile tanıştım. Kırıma gidip İsmail Gaspıralı'yı buldum, onunla yaptığımız konuşmalarımız da Beni çok etkiledi...
    E n v e r P a ş a. Onların hepsi de çok kıymetli insanlardır. Ben de bunların çoğu ile görüşmüştüm. Dostumuz Yusuf Ziya beyle halen mektuplaşıyoruz. Hem İstanbul'da, hem Berlin'de, hem de Moskova'da devamlı mektuplaştık. Yakında, Buharaya da gönderir...
    O s m a n H o c a. Çok memnun oldum... (ara). Şimdi, Paşam, esas meseleye geçelim... Siz burada nasıl ordu kurmayı düşünüyorsunuz?
    E n v e r P a ş a. Ben bu konuda artık size muayyen şeyleri söyledim. Elbette, Kremlindeki uzmanlar beni buraya bazı şartlarla göndermişti. Ben burada almanlarda olduğu gibi mobil, döğüşken bir ordu kuracağıma söz vermiştim. Bu ordu bolşeviklere hizmet edecekti... (Güler). Amma ben bolşevizmin mahiyyetini anladıktan sora... Gerisi artık sizin de malumunuzdur.
    O s m a n H o c a. Ruslar dediğiniz gibi bir ordu düşünmüyorlar. Aslında onlara böyle bir ordu lazım da değil.
    E n v e r P a ş a. Neden böyle düşünüyorsunuz?
    O s m a n H o c a. Ruslar tarih boyunca bir çok devletin ordusuna galip gelmiş. Amma bu galibiyetler keyfiyyetli orduya ve teknik imkanlara göre değil, çoğu zaman askerlerin kemiyetine göre kazanılmış. Onlar için asker sadece ölmek ve öldürmek için doğar. Yani asker hayatının değeri beş para etmez.
    E n v e r P a ş a. Aslında öyle. Askerin karşısında duran başlıca vazife bu olmalıdır: ölmek ve öldürmek. Önemli olan şu: ne uğrunda ölecek ve kimi niçin öldürecek? Elbette, bu sorulara askerler değil, kumandanların cevap vermesi gerekir ... Dediğim gibi, ben artık o fikirde değilim...
    O s m a n H o c a. Sebep ne oldu, Paşam?
    E n v e r P a ş a. Sebep? Sebep şu, bolşevikler bana hükmederek Türkistan'a, benimle hakimiyet kurmak istiyorlar. Amma şimdi bu hakimiyeti ben onlara kuracağım. Bu, bir. İkincisi, anladım ki, bolşeviklere düşünen kimse lazım değil. Ücüncüsü, onlar sadece zenginlerin değil, garibanlarında düşmanıdır. Mesela, basmacıların çoğu...
    O s m a n H o c a. Bu kızıl alçaklar olmasaydı halk kendi evinden -eşiğinden tedirgin düşüp silaha sarılmazdı... Basmacı harekatı bolşeviklere karşı başladı. Bolşevikler halkımıza yalnız felaket getirdiler. Verdikleri vaadin hiç birini tutmadılar. Kim İtiraz ettiyse ona divan tuttular. Tüm bunlar azmış gibi, onsekizinci yılın Ocak ayında Türkistan'a onbir bölük silahlı adam getirdiler. Onların çoğu da Taşnak Ermenilerdi.
    E n v e r P a ş a. Yani Ermeni eşkiyaları...
    O s m a n H o c a. Tabi tabi... Onlar sadece Hokand şehrinde üç gün içinde onbinden fazla suçsuz insanı katlettiler. Onlar Fergana vadisinde, Andican'da, Oş'da, Namangan'da binlerce soydaşımızı idam ettiler. Elbette biz Taşnakların hakkından gelebilirdik. Amma onların arkasında bolşevikler duruyordu. Ermeniler diyorlardı ki, biz buradaki Türklerden Osmanlının yaptığının intikamını alıyoruz... soykırım sohbeti filan yapıyorlar...
    E n v e r P a ş a. Elbette, bunların tamamı uydurmadır. Onlar hala uydurma hikâyelere göre kan döküp, kin besliyorlar. Halbu ki bir soykırımdan sohbet olacaksa, doğuda ve Revan başta olmakla birlikte Azerbaycan'da onlar yaptılar.
    O s m a n H o ca: Biliyorum, Paşam. Teessüf ki, kimin kimle güreştiğini daha çoğuna anlatamadık...
    E n v e r P a ş a. Biz basmacıları kendi tarafımıza çekmeliyiz... Hocam, size açık söylemek istiyorum. Ben bağımsız bir ordu kurmak istiyorum. O ordu bütün ezilen halkların yolunda canından geçmeye hazır olacak.
    O s m a n H o c a. Öyleyse fikrinizi bir az daha aydın, açık söyler misiniz...
    E n v e r P a ş a. Bolsevikler için insanın hiç kıymeti yoktur. Onlar insanla birlikte insanlığın inandığı bütün dinleri, bunun içinde islam dinini de ayakları altına atarlar. Kendileri diyorlar ki, estağfurullah, “biz yer yüzündeki bütün dinlere tükürürüz”. Onlar insanlara sürü gibi, hayvan gibi, en iyi durumda sözden anlayan canlı bir alet gibi bakıyorlar. Ben bolşevizmi öğrendikçe onların ne kadar tehlikeli bir tehdit olduklarını daha iyi anlıyorum.
    O s m a n H o c a. Ben sizinle aynı görüşteyim. Bu ruhsuz kütle patırtı kütürtüye gidiyor, Kızılların kızıl yalanlarına inanıyorlar. Onların çoğu hürriyetin ne olduğunu bilmiyorlar. Öyle sanıyorlar ki hürriyet bir hırka bir ekmeğe talim etmektir.
    E n v e r P a ş a. Hürriyeti hiçbir millete kızıl kepçe ile dağıtmıyorlar. Onun uğrunda vuruşmak, yeri gelince kan dökmek lazım...Biz insanlara bunu anlatmalıyız.
    O s m a n H o c a. Paşam, insan da toprak gibidir. Topraktan balçık ta olur granit mermer de...
    E n v e r P a ş a. Hocam, biz Granit yapmalıyız... Daha doğrusu, granit gibi sarsılmaz bir ordu...Kuracağımız ordunun bayrağı altında hürriyet aşığı Türkler toplanacak. Elbette, o bayrağın altında diğer halkların ve dinlerin mensuplarına da yer verilecek
    O s m a n H o c a. Siz böyle bir ittifakın mümkün olduğuna inanıyor musunuz?
    E n v e r P a ş a. Ben buna adım Enver gibi inanıyorum.
    O s m a n H o c a. Paşam, öyleyse nerden başlamalı?
    E n v e r P a ş a. İlk etapta kendimizden... Osman Hocam, bir az daha açık konuşmak istiyorum.. (Ara). Benim niyetim basmacılarla, daha doğrusu onların başındaki İbrahim beyle görüşmektir.
    O s m a n H o c a. Peki, daha sonra?
    E n v e r P a ş a. Sonra İbrahim bey vasıtası ile Buhara Emiri Seyid Alim Hanla ilişki kurmak.
    O s m a n H o c a. Seyid Alim Han artık Afganistan'dadır. O, orada şahın himayesindedir.
    E n v e r P a ş a. Biliyorum...
    O s m a n H o c a. Paşam, Size şunu hatırlatayım ki: Merkez attığınız bu adımı hiç bir zaman affetmeyecek .
    E n v e r P a ş a. Kimi?
    O s m a n H o c a. Ne sizi, ne de bizi.
    E n v e r P a ş a. Elbette. Amma biz müdafaa yerinde değil, daima hücumda olacağız. Biz Kremlinden bağışlanma ve adalet beklemiyoruz...Sadece Sizin yardımınıza çok ihtiyacımız var, Osman Hoca. Ben buradaki insanların hiç birini tanımıyorum. Ben Buhara'nın nüfuzlu insanları, o cümleden basmacıların liderleri ile görüşmek istiyorum.
    O s m a n H o c a. Tanıdığım pek çok komutan var. Onlarla görüşmeye çalışır, yardımlarını isterim. Şu anda basmacı kuvvetlerin komutanı İbrahim bey Lakay'dır. Bizimkilerden de Buhara Cumhuriyeti'nin savunma Bakanı Abdulhay Arifov benim çok yakın dostumdur. İnanıyorum ki, o da bizim sesimize ses verir. Yiğit ordu kumandanları Danyar beyle ve Talatzade ile de görüşme imkanımız var.
    E n v e r P a ş a. Peki Feyzullah Hoca neci?
    O s m a n H o c a. Paşam, sakın onu bizden sanmayın. Feyzullah Gubaydullayeviç Hoca tepeden tırnağa, baştan ayağa bolşeviktir. Ben onu yakından tanıyorum. Onunla çok konuştuk. O, bolşeviklere çok inanıyor. Tabii ki, yanlış yapıyor...
    E n v e r P a ş a. Yanlış yapan sadece Feyzullah bey değil ki... Milyonlarca insan yanlış yapıyor.

    Onlar duvardaki resimleri inceliyorlar.

    O s m a n H o c a. Paşam, bir şey sorsam. Biliyorum ki, Siz Padişahın damadısınız . Peki çocuklarınız var mı?
    E n v e r P a ş a. Tabi... Naciye Sultan çocuklarımın annesidir. Beş yaşında Mahpeyker, dört yaşında Türkan, İki yaşında da Ali. Şimdi onlar Almanya'da, Kardeşim Kamilin himayesindeler.
    O s m a n H o c a. Hepsini de Allah bağışlasın. Benim arvadım Fatma dan üç evladım oldu. İki oğlum var-Ekrem ve Talip. Kızımın adı da Rabiyedir.
    E n v e r P a ş a. Cümlemizin evlatlarını Allah bağışlasın... Biz sadece onların geleceği için uğraşıyoruz.
    O s m a n H o c a. Elbette. Öyle. (Ara).
    Enver bey, izninizle ben gideyim... Bazı görüşmeler yapmam gerek.
    E n v e r P a ş a. Oldu, hocam. Size güle güle. Kısa zamanda görüşürüz inşallah.
    O s m a n H o c a. Allaha ısmarladık...

    Osman Hoca gider. Hüznlü musiki. Enver Paşa başı ellerinin arasında sandalyede oturmaktadır. Az sonra Faruk bey gelir.

    F a r u k bey. Paşam, size mektup var.
    E n v e r P a ş a. Mektup mu?
    F a r u k bey. Evet. Bu mektupları biraz önce postacı getirdi.
    E n v e r P a ş a. Oldu. Ver bakalım. Teşekkür ederim.

    Enver Paşa mektupları alıp açmaya başlar.

    Gide bilirsin, Faruk bey..
    F a r u k bey. Sağ olun.

    Faruk bey askeri adımlarla otağı terk eder. Enver Paşa elindeki mektupları dikkatle gözden geçirir.

    E n v e r P a ş a (mektuplardan birine dikkatle bakıp gülümser). Canım Naciye... Benim ruhum, Cicim. (Mektubu açıp koklar). Ay güller Sultanı, senin mektubundan da gül-çiçek kokusu geliyor. Bakayım ne yazmışsın? İyi misin?.. Mektubumu aldın mı? (Mektubu okuyor). “Selam, benim Enverciğim. Nasılsın, hayatım?

    Musiki sesi yavaş yavaş artar. Enver Paşanın sesi duyulmuyor. Sanki dumanın içinden bir titrek hayal gibi beyaz giyimli bir kadın meydana çıkar: bu, Naciye Sultandır. Kadın Kollarını kanat gibi yana açarak dolaşmaya başlar, sonra olduğu yerde donup uzaklara bakar; o, sanki Enver Paşayı görmüyor.

    N a c i y e S u l t a n. “Selam, benim Enverim. Nasılsın, hayatım? Ben Senin Moskova'dan və Buhara'dan yazdığın mektupları aldım. Berlin'de havalar çok soğudu. Buradaki qazeteler arada senden yazıyor. Biliyorum, sen savaş adamısın. Amma bir şey daha biliyorum ki, bu dünyada savaşsız barışın da olması mümkün değil. Bunun için diyorum ki, sen aynı zamanda barış adamısın...”

    Musiki gittikçe yükselir. Enver Paşa mektubu okusa da sesi işitilmez. Musiki kısmen azalır. Naciye Sultan el sallayarak uzaklaşır. Enver hayal gibi gözden kaybolan kadının peşinden gitmektedir.
    E n v e r P a ş a. “Naciyeciğim, sevgili sultanım, cici efendim... Ah… Naciye, beni seviyor musun? Bana sadık mısın?Seni buselerimle boğar, (sonra canını yakarım).Beni sev ve öp Naciyeciğim. Ruhum efendiciğim...”(Durur etrafa bakar).Nereye kayboldun ? Niye böyle tez gittin?
    N a c i y e S u l t a n. “Ben seni öpüyorum, Enverciğim...”
    E n v e r P a ş a (mektuptan okuyor).“Ben seni öpüyorum, Enverciğim...” (Başını kaldırır). Ben de... Ben seni bağrıma basıyorum, ruhum, canım, Naciyeciğim...

    Naciye Sultan kayb olur. Enver geri dönüp masanın üstündeki diğer mektubu açarak dikkatle bakmaya başlar.

    E n v e r P a ş a. Peki bu mektup kimdenmiş? Hımmm... Tövfiya. Tovfiya... Ben Nereye gidiyorsam sen beni izliyorsun, Tovfiya nedir yahu senin isteğin?.. Ben savaş adamıyım. Biliyor musun? Ben aileli bir insanım. Anlayor musun beni?

    Önceki musiki yeniden çalınır. Beyaz giyimli Tövfiya sanki uça-uça gelir. O, ilk bakışta bu giyimde Naciye Sultana benziyor. Enver Paşa şaşkın halde bu hayal-kadına bakar. Sonra yavaş adımlarla ona yaklaşır. Onlar yüz-yüze gelirler. Kadın karşısında duran Enver Paşanın omuzları üstünden meçhul bir noktaya bakar, sanki onun bakışları aradığı adamın yerini uzaklarda yerleştirmiş. Enver Paşa kafasını eğip mektubu okuyor..

    E n v e r P a ş a (mektubu okuyor). “Ben Tövfiyayım, Paşam...” (Başını yukarı kaldırıp düşünceli halde). Tövfiya...
    T ö v f i y a. “Ben Tövfiyayım, Paşam. Gözlerim daima seni arıyor. Sen benim Yer yüzündeki yegane ümidim ve koruyucumsun. Sen benim kurtarıcım, sahibimsin. Belki de sen olmasaydın şimdi bu dünyada ben de olmayacaktım... Ben bu mektubu yakın bir yerden yazıyorum. Sen bu taraflara geldiğinde sonbahardı ... Şimdi kışdır. Artık baharın kokusu gelir. Canım ben kendimi senin ömrünün çiçekli bir yazı- baharı sanıyorum... Yanında olmam için senin küçücük bir işaretin kafidir. Biliyorum, sen savaş adamısın. Amma ben senin yanında daima bir sulh meleği olmak istiyorum...”

    E n v e r P a ş a (mektubu okuyor). “...Ben senin yanında her zaman bir sulh meleği olmak istiyorum...” (Başını kaldırır). Ben hiç bir barış meleğini istemiyorum. Ben Naciyemden başka hiç kimseyi sevmiyorum...

    Tövfiya sahne boyunca yürüyerek gözden kaybolur. Enver Paşanın elindeki mektup yere düşer. O, masaya yaklaşarak diğer bir mektubu alır. Dikkatle zarfa bakar.

    E n v e r P a ş a. Benim eski dostum büyük alim Yusuf Ziya Talıbzade... Çok kıymetli biri. Biz onunla devamlı mektuplaşırız. (Mektubu okuyor). “Selam, gardaşım Enver bey, ben senin mektubunu aldım. Öğrendim ki, sen Türkistan'dasın... Sonra senin haberlerini gazetelerde okudum...”

    Musiki değişir. Azerbaycan melodisi seslenir. Yusuf Ziya bir hayal gibi görünür . O, baştan-ayağa beyaz giyimdedir.

    Y u s u f Ziya. “Selam, gardaşım Enver bey, ben senin mektubunu aldım. Öğrendim ki, sen Türkistan'dasın... Sonra senin haberlerini gazetelerde okudum...” Şayet benim ahvalimi bilmek istiyorsan bildireyim ki , 1918-in ekim ayında sizlerin hayır dualarınız ve Nuri Paşanın sayesinde Kafkas İslam Ordusunun terkibinde Baküye geldim. Ben Yardım alayının reisi gibi Bakü'nün işgalcilerden kurtarılması uğrunda verilen kanlı savaşlara katıldım. Bildiğin gibi, iki yıllık cumhuriyet döneminde ben Azerbaycanla Türkiye arasında işbirliğinin güçlenmesi için çok çalıştım. Ne yazık ki, biz bağımsızlığımızı koruyup muhafaza edemedik. 1920 yılında Vatanımız Bolşevikler tarafından istila edildi. Biz, ülkemizde kurulan yeni hükümetin başbakanı Neriman Nerimanov'la eskiden yakın dosttuk. Adil olmam gerekirse, Neriman Bey halkını seven birisidir. O, dünyaya dağılmış Azerbaycan aydınlarını, ilim adamlarını vatana davet etti. Bu daveti kabul edenlerden birisi de ben oldum. Doktor Mostva ile görüşüp beni Nahçıvan'a emniyet müdürü olarak tayin etti.. Hatta bir ara Nahçıvan'ın dışişleri bakanlığını yaptım. General rütbesi aldım. Amma başımdan böyük müsibetler eksik olmadı. Attığım her adımda yaptığım her işte bolşeviklerin haksızlığı ile karşılaştım. Dayanamayıp Nerimanov'un yanına gittim. Beni verdiği görevden almasını rica ettim. Doktor benim biraz daha sabredip beklememi istedi. Şimdi ise bir süredir Baküde'yim, Sabırsızlıkla Neriman Beyden gelecek cevabı bekliyorum… Büyük bir ihtimal buradan tek başıma senin yanına geleceğim. Gardaş, ben zaten askerim, savaşçıyım...”

    E n v e r P a ş a (mektubu okuyor). “Gardaş, ben zaten askerim, savaşçıyım” (Başını kaldırır). Ben senin yolunu sabırsızlıkla bekliyorum.., Hoca.

    Yusuf Ziya kısa bir müddet görünmez olur. Enver Paşa ağır adımlarla dolaşır, volta atar(gider-gelir). Az sonra iki kadın ve bir kişi sufi melodisinin etkisi altında dans eder. Hissedilen, bu insanlar az önce hayal gibi görünen mektup sahipleridir. Onlar, artık malum olduğu gibi, hepsi de beyaz giyimdedirler.
    Bir süre sonra raks edenler gölge gibi çekilip gider.
    Musiki ve mekan değişir. Basmacıların ikamətgahı. At kişnemeleri ve ses- gürültüler duyulur. Enver Paşa, İbrahim bey ve Devletmend bey.. Hepsinin bellerinde kılınç, omuzlarında tüfekler asılı. İbrahim bey ve Devletmen bey basmacı kıyafetinde , Enver Paşa türk askeri kıyafetinde.

    İ b a r a h i m bey. Enver bey, bizim için çok ilginçtir, buraya gelmekte maksadınız nedir?
    E n v e r P a ş a. Benim maksadım bir-biri ile vuruşan-didişen bu birliklerin tamamını bir araya toplamak ve birleştirmektir.
    İ b a r a h i m bey. Peki, sonra?
    E n v e r P a ş a. Sonra? Daha sonrası malumdur... Beyim, bir yumruk gibi birleşip bir bayrak altında vuruşan ordu, daha kudretli olmaz mı?..
    D e v l et m e n d bey. Peki, dediğiniz ordu kime tabii olacak, Enver Paşa?
    E n v e r P a ş a. Nasıl yani Kime? Elbette, Birlik komutanlığına...
    D e v l e t m e n d bey. Peki, dediğiniz bu Birliğin kumandanı kim olacak?
    E n v e r P a ş a. Kimin kumandan olması ne fark eder?..
    İ b a r a h i m bey. Elbette fark eder... Gördüğüm kadar o kumandan postunda yalnız kendinizi görüyorsunuz, Paşa.
    E n v e r P a ş a. Siz nasıl böyle düşünürsüz?
    İ b a r a h i m bey (Devletmend beye istihza ile). Devletmend bey, hakikaten, yahu biz niye böyle düşünüyoruz?
    D e v l e t m e n d bey (güler). İbrahim bey, biz niye bu şekilde düşünebiliriz?
    İ b a r a h i m bey. Bunu bilmeyecek ne var ki? Yahu Enver bey zamanında bir büyük, hatta bundan daha böyük mevkinin sahibi idi. O, Osmanlı İmparatorluğunun Harbiye Nazırlığını yapmış adamdı. O, yine de...
    E n v e r P a ş a. Hayır , şimdi zaman başkadır, İbrahim bey.
    İ b a r a h i m bey. Elbette, Enver bey, bu gün maalesef ayrı bir zamandayız. Doğrudur, biz bolşeviklere karşı, senin dediğin gibi, hepimiz bir bayrak altında savaşmıyoruz. Aslında, bu tür “birliğe” hiç ihtiyaçta yoktur. Biz muhtelif cenahlarda savaş açmışız. Çünki bu, böyle de olmalıdır. Her kes kendi toprağı, kendi ailesi, kendi çoluk-çocuğu uğrunda savaş verir. Burada ne tek bir komutanlıktan , ne de birlikten bahsedebiliriz. Bu bir hikayedir...
    E n v e r P a ş a. Siz nasıl böyle düşünürsünüz?
    İ b a r a h i m bey. Böyle düşünmemizin sebebi var. Burada dağ savaşları, sahra savaşları, orman savaşları, dere-tepe, köşe bucak savaşları veriyoruz, Enver Paşa. Savaşlar dağınık arazilerde olduğuna göre bu yerlerde savaşan birlikler de dağınık olmalıdır.
    E n v e r P a ş a. Ben yine de düşüncemin doğru olduğunda ısrar ediyorum. Biz bu dağınık birlikleri bir yerde toplamalıyız. Eger buna nail olmazsak sonumuz ölümdür...
    D e v l e t m e n d bey. Ben anlamadım: siz bu sözleri kimin adına, kimin hesabına söylüyorsunuz?
    E n v er P a ş a. Bu benim kendi düşüncem. Devletmend bey. Sözümün gideceği yer ise bütün Türk – İslam dünyasıdır. Bizi mahveden şeyin ne olduğunu biliyor musunuz?
    D e v l e t m e n d bey. Sizce neymiş? Söyleyinde, bilelim...
    E n v e r P a ş a. Birinin dediğini ötekinin duymaması... Bu kafayla yaşamak, gözünün önünü görmemek , aza kani olmak, kendi evi, ailesi uğrunda savaş açmak bizi yalnız mağlubiyete götürür... Neden anlamak istemiyorsunuz ki, biz Türk-İslam dünyası uğrunda savaşmalıyız? Neden?..
    D e v l e t m e n d bey. Enver Paşa, yani sen buraya neden geldiğinin farkında değil misin ?
    E n v e r P a ş a. Ben mi? Ben buraya milletimin kurtuluşu için geldim.
    İ b a r a h i m bey. Sana açık söyleyim Paşa, bizim saflarımızda sana yer yoktur.
    E n v e r P a ş a. İbrahim bey, Siz neden böyle düşünüyorsunuz?
    İ b a r a h i m bey. Ne düşündüğümün hesabını hiç kimseye vermediğim gibi sana da verecek değilim.
    E n v e r P a ş a. Yani hiç kimseye tabii değilsiniz?
    İ b a r a h i m bəy. Evet... Doğru bildin..
    E n v e r P a ş a. Hatta, Seyid Alim Hana da mı?..
    D e v l e t m e n d bey. Bizim onunla ilişkimiz çok zayıf... Yok gibi bir şey.
    E n v e r P a ş a. Benim buraya, sizin yanınıza geldiğimi Seyid Alim Han biliyor.
    İ b a r a h i m bey (ciddi vaziyet alır).. Bunu ona kim söyledi?
    D e v l e t m e n d bey (hayretle). Çok ilgi çekici.
    E n v e r P a ş a. Şimdi size bunu ona kimin söylediğini ben de bilmiyorum. Her halde dünyamız küçüktür. (Manalı tarzda). Say ki, gazetelerden okudu, say ki kuşlar söyledi...
    İ b a r a h i m bey. Evet, Emir gazete-kitap okur, kendisi okumasa da başkaları okuyor onun için... (İstihza ile). Amma ben harfleri zor biliyorum.
    D e v l e t m e n d bey. Yahu sen mollahanede okudun...
    İ b a r a h i m bey. Orada yaklaşık altı ay tahsil aldım. (Gülerek onlara). Tabii ki sizin gibi büyük mekteplerde okumadım. Defter-kitap görünce benim midem bulanır, başım döner. (Elini KILINCININ KABZASINA GÖTÜRÜR). Benim işim adam öldürmektir...
    E n v e r P a ş a. Savaş sadece ölüm talim etmek değil...
    İ b a r a h i m bey. Değil mi?.. (Pauze). Sanırım sohbetimiz burada kapanmıştır Enver Paşa.
    E n v e r P a ş a. Hayır, Sohbetimiz daha yeni başlıyor beyler.
    D e v l e t m e n d bey. Sen böyle mi düşünüyorsun, Paşa?
    E n v e r P a ş a. Evet.
    İ b a r a h i m bey (Yüksek sesle). Enver Paşa Doğrusu sen geldiğin yere gitmelisin . Burda sana iş yok.
    E n v e r P a ş a. Benim için geriye dönüş yok..
    D e v l e t m e n d bey. Seni buraya Kremlin gönderdi, öyle değil mi?
    E n v e r P a ş a. Evet. Amma ben Kremlinin verdiği görevden başka bir gaye ve maksatla ve başka yollardan geldim.
    İ b a r a h i m bey. Biz senin buraya gelişinin sebebini öğrenip Osman Hoca ile bir haber veririz...
    D e v l e t m e n d bey. Aslında şimdi bizim hiç Osman Hocaya da İhtiyacımız ve itibarımız yoktur...
    İ b a r a h i m bey. Tıpkı Osman Hoca... Zeki Velid Toğan, Abdulhay Arifova ihtiyacımızın olmadığı gibi…
    E n v e r P a ş a. Peki, O zaman siz kime inanırsınız?
    D e v l e t m e n d bey. Yalnız kendimize...
    İ b a r a h i m bey. ...ve kılıcımıza. Anlaşıldı mı, Enver bey? (Elini ileri doğru uzatır). Sanırım biz şimdi ayrılabiliriz.
    E n v e r P a ş a (Elini kenara çeker). Beyler, Beni buradan hiç kimse hiçbir yere gönderemez. Silahtan çıkan kurşun geri döndürülemez, o, hedefe varacaktır.
    D e v l e t m e n d bey. Bize yabancı tüfeğin ne namlusu lazımdır, ne de mermisi.
    E n v e r P a ş a. Benim hedefim burasıdır.
    İ b a r a h i m bey. Burada sen nerde karargah mı kuracaksın, Paşa?
    E n v e r P a ş a. Türkistan'ın her karışı benim için azizdir. Nerede olsa kalırım.
    İ b a r a h i m bey. Hâla direniyorsun öyle mi? (Elini kılıncına götürür). Seni hapsediyorum. Enver Paşa.
    E n v e r P a ş a. Aşığı olduğum topraklarda hapsolmayı da kabul ederim. (Asabi vaziyette sesini yükseltir). Amma sizin benden korktuğunuz anlaşılıyor?
    D e v l et m e n d bey (kılıncını sıyırarak). Paşa, burası Avrupa değil... Biz gerektiğinde sözümüzü kılıçla söyleriz.
    E n v e r P a ş a. Siz daha kılıç tutmayı bilmiyorsunuz...
    İ b a r a h i m bey. Şimdi de bize kılıç tutmayı mı öğreteceksin?
    E n v e r P a şa. Evet, isterseniz onu da öğretebilirim.

    Musiki. Enver Paşa bir anda elini kılıcına atar ve kınından çıkartır. İbrahim bey və Devletmend bey ürpererek geri-geri çekilirler. Her üçü de kılıçlarını aynı anda yukarı kaldırarak dikkatli bir şekilde birbirlerine doğru yaklaşırlar. Çarpışan kılıçların sesi. Anlaşılan Enver Paşa her şeyden önce kendi maharetini göstermek istiyor.
    İbrahim bey ve Devletmend bey, daha mahirane kılıç kullanan Enver beyin hamlelerinden geri çekilseler de kendi “pozisyonlarını” her durumda korumaya çalışırlar. Güc və tekniğin sergilendiği bu “oyun” sonunda sanki “katılımcıların” berabere “kalmasıyla” sonuçlanır. Üçünün de kılıçları son defa bir-biriyle çarpışıp havada “kafa kafaya” buluşur. Sanki kılıçlar “öpüşürler”. Yükselen musiki sedası gittikçe azalır. Enver Paşa bir adım geri çekilip hızlı bir hareketle kendi kılıcını başının üstünde çevirir ve sonra fırlatıp ustalıkla yere çakar.

    E n v e r P a ş a. Hadi, şimdi bu kılıcı alabilirsiniz. Bakın, Size teslim oluyorum. Hapsedebilirsiniz... Lakin bir şartım var: Önce, benimle birlikte gelen arkadaşlarıma yatıp-kalkacakları yer temin edecek, ikincisi de buraya geldiğimi Emire bildireceksiniz.
    İ b a r a h i m bey. Seninle gelen arkadaşların da hapsedilecek. Şundan emin olabilirsin, geldiğini Seyid Alim Hana bildireceğiz tamam mı.
    E n v e r P a ş a. Tamam.

    Musiki. Devletmend bey yere saplanmış kılıncı və Enver Paşanın üstündeki silah-ve eşyalarını alır. Uzaktan at kişnemeleri, ateş sesleri, ses-gürültü gelmektedir. Giderler.

    Perde







    İkinci perde

    Karargah. Üzerinde Kızılay olan yeşil bayrak görünür.
    Arada top gürültüsü, mermi sesleri işitilir. Fonda sağa sola dağılan,kaçışan vuruşan silahlı insanların siluetleri görünür.
    Musiki. İşık Enver Paşa ve Osman Hocanın üstüne düşer. Önce ne konuştukları duyulmaz. Sonra musiki giderek azalır.

    O s m a n H o c a. Paşam, kaderde tüm dünyanın bildiği bir genaral için hapsolmakta varmış…
    E n v e r P a ş a. Merminin karşısına çıkan asker önce kendi ölümünü de düşünmelidir. Benim böyle bir korkum yok...
    O s m a n H o c a. Ben başka türlü de düşünüyorum. Herhalde, Düşanbe'de başımıza gelenler hakkında bilginiz vardır.
    E n v e r P a ş a. Hocam, tafsilatını bilmesem de olanlar hakkında bir şeyler duydum.
    O s m a n H o c a. Anlatayım.Yedi yüz kişilik bir birlikle Düşanbe'ye geldim. Akşam Kızıl ordu komiserı Morozenko ile bir kısım görevliyi görüşmeye çağırdım. Masabaşına oturduk. Onlara Düşanbe'deki bütün silah ve cephaneyi bize teslim etmelerini teklif ettim. Razı olmadılar. Hatta, Önce benim onlara şaka yaptığımı sandılar. Emir verdim, Hepsini hapsettik. Bu sefer razı olmak zorunda kaldılar, Silahları terk etmeleri için garnizona iki asker gönderdi amma onlar bizi sattı. Hainler çoğu zaman aranızda olurlar Neticede, garnizondaki kızıl askerler taze güç toplayıp hücuma geçtiler...
    E n v e r P a ş a. Bu, utanç verici hainliktir. Böylelerini harbin en ağır kanunları ile cezalandırmak lazım.
    O s m a n H o c a. Aslında öyle yapılmalıdır. Ne yazık ki herkes bir tarafa çekiyor.
    E n v e r P a ş a. Birleşemiyoruz ...
    O s m a n H o c a. Aynen öyle, Paşam. Eğer biz el ele sırt sırta verip birleşemezsek ,düşman çizmeleri altında kangal gibi ezileceğiz..
    E n v e r P a ş a. Bunu fark edenler çok az...
    O s m a n H o c a.Sadece fark edenler değil... Üstelik mani olanlar da çok... Hele ilk anda İbrahim beyi söylemek istemiyorum.
    E n v e r P a ş a. Onun iddiası büyük, Savaş taktiği ise çok basit. Amma yiğit, korkusuz adam olduğunu da söylemek lazım...
    O s m a n H o c a. O hususta kefilim. Bu gün görüşeceğiz. Devletmend beyle buraya gelecekler.
    E n v e r P a ş a. Ben burada hapisteyken Devletmend beyle çok sohbet ettik. O bizimle birlikte savaşmaya hazırdır.
    O s m a n H o c a. Seyid Alim Han Kabil'den mektup göndermiş, İbrahim beyin sizin liderliğinize tabii olmasını tavsiye etmiş.
    E n v e r P a ş a. Biliyorum, Hocam... Maləsef, İbrahim bey Emirin sözüne uymayacağını bana bildirdi.
    O s m a n H o c a. Bu, hem kendisini, hem de bizim hepimizi felakete götürebilir . (Pauze. Saatıne bakıp taaccüple). Yoksa, birisi mi gelecekti.
    E n v e r P a ş a. Evet, Faruk beyi bekliyorum. (Uzağa bakar). Amma yalnız değil...
    O s m a n H o c a. Evet, yanında biri daha var...

    Faruk bey ve Yusuf Ziya gelirler.

    E n v e r P a ş a (dikkatle Yusuf Ziyayı süzer, birden onu kucaklayıp bağrına basar). Yusuf bey? Bu ne güzel bir karşılaşma.
    Y u s u f Z i y a. Canım Envər Paşa... Gözlerime inanamıyorum.
    E n v e r P a ş a. (Osman Hocaya). Siz daha tanışmıyorsunuz değil mi?
    O s m a n H o c a. Nasıl tanışmıyoruz? Yusuf Ziyayı tanımamak olur mu?
    Y u s u f Z i y a. Oooo... Osman Hoca. (Ona sarılır). Nə güzel... Ne mutlu. Seni görüp güzelim İstanbul'u hatırladım.
    O s m a n H o c a. Hatırladın mı nasıl tanıştığımızı?
    Y u s u f Z i y a. Hem de bu gün gibi. O zaman Kuran-ı-Kerimin Azerbaycan Türkcesinde çıkan üç cildlik neşrini Hacı Zeynelabdin vasıtası ile Sultan Abdül Hamide hediye götürmüştüm.
    E n v e r P a ş a. Hocam, Nasıl geldin buraya kadar ?
    Y u s u f Z i y a. Bu, uzun bir hikâye. Şöyle özetleyim, geldiğim rota hakkında kısaca , İran'dan Afganistan'a, oradan da Türkistan'a geçtim. Bir de, Paşam, ben Azerbaycan'da harita tertip etmiş ilk kişiyim. (Güler). Türk dünyasının bütün gizli-açık yollarını avcumun içi gibi bilirim.
    O s m a n H o c a. Maşallah, Yusuf Ziya aklının ziyası bir memleketi ışıtır.

    Gülüşürler.

    E n v e r P a ş a. Sizi görmekten çok memnun oldum. Vatanda ne var, ne yok, Hocam?
    Y u s u f Z i ya. Vatanda mı? (Göğüs geçirir) Vatanda bizi sevindirecek hiçbir şey yok…Buraya geleceğimi sadece kardeşim Abdullah Şaike söyledim. Onun da çok selamı var ve sözlerimi Enver Paşaya söyle dedi.
    E n v e r P a ş a. Hayrola, Ne demiş?
    Y u s u f Z i y a. Şaik efendi dedi ki, Nuri Paşa bizi kara vebadan kurtardı. Enver Paşa da şu kızıl vebadan kurtarsın…
    E n v e r P a ş a. Biz de bunun için çalışıyoruz...
    O s m a n H o c a. Şaik efendi çok güzel demiş...

    At kişnemeleri sesler ve gürültü duyulur.

    E n v e r P a ş a. Faruk bey, gelen kim olabilir?..
    O s m a n H o c a. Herhalde İbrahim beyle Devletmend beyler geldiler. Burada biz artık onlarla meselelerimizi halletmeliyiz. İyi ki Hocamız da buradadır.
    Faruk bəy çıkar ve az sonra Devletmend beyle birlikte gelirler. Devletmende bey hepsi ile ayrı ayrı tokalaşıp sarılır.
    D e v l e t m en d bey. Selamün Aleyküm. Merhaba, beyler.
    O s m a n H o c a. Devletmend bey, Hani? İbrahim bey, nerde? Hocam siz birlikte gelecektiniz.
    D e v l e t m e n d bey. Söz verdiyse birazdan gelir herhalde. (Manalı tarzda). Amma başka bir şekilde.
    O s m a n H o c a. Nasıl yani “başka bir şekilde”?
    D e v l e t m e n d bey. Elbette , öyle.. Artık bizim yollarımız ayrıldı.
    O s m a n H o c a. Hiçbir şey anlamadım...
    D e v l e t m e n d b e y. İbrahim bey ne Emirin emrine uyuyor, ne de bizim teklifimize geliyor... Sözün kısası, benim kararım, bütün Belcuvan ordusu Enver Paşaya tabii olacak. Bu konuda Paşama malumat verdim.
    E n v e r P a ş a. Dostlar, arkadaşlar, mesele şu: İbrahim bey bizimle birleşmekten tamamiyle imtina ediyor. Beni hapsettiğinde defalarca görüştük. Emirden hapishaneye mektup geldi. Emir de bizim birleşmemizi istiyordu. Sonra Devletmend bey onu ikna etmeye çalıştı. Amma İbrahim bey inadında ısrar etti. Dediğim dedik, çaldığım düdük. Onunla bir türlü aynı dili konuşamadık. Derdimizi anlatamadık..
    Y u s u f Z i y a. Yalnız kurdu ormanda çakallar parçalar. Birleşmek lazım gardaşlar, birleşmek…
    At kişnemeleri.Faruk bey hemen çıkar ve İbrahim beyle döner. İbrahim bey biraz kenarda durup oradaki herkese saygılı şekilde eli göğsünde başıyla selamlaşır.

    İ b a r a h i m bey. Esselamun-aleyküm. Hepinize Merhaba.
    O s m a n H o c a. Ve Aleyküm Selam, İbrahim bey. Buradakilerin hepsi, Yusuf bey hariç, senin tanıdığın insanlardır. Hocam, Yusuf Ziya bizim eski dostumuzdur. Azerbaycan'dan geldi. Savaş ve bilim adamıdır.
    İ b a r a h i m bey. Hoş gelmiş, sefalar getirmiş.
    Y u s u f Z i y a. Teşekkür ederim.
    İ b a r a h i m bey. Osman Hoca, geleceğime söz vermiştim, onun için sözümde durup geldim.
    O s m a n H o c a. Teşekkür ederim. İbrahim bey, bizim isteğimizi biliyorsun. Birleşmemiz lazım.
    İ b a r a h i m bey. Hocam, birleşmek için hepimizde bir istek olmalıdır.
    E n v e r P a ş a . Sanıyorum hepimizin isteği aynıdır.
    İ b a r a h i m bey. Hayır Öyle değil Enver Paşa…
    E n v e r P a ş a. Bunu kim diyor?
    İ b a r a h i m bey. Bunu ben diyorum. Enver Paşa, sen bu topraklarda imparatorluk kurmak istiyorsun. Amma benim niyetim, maksadım ayrıdır.
    O s m a n H o c a. Peki, senin meramın, isteğin nedir, İbrahim bey?
    İ b a r a h i m bey. Ben kendi topraklarını korumak için yemin etmiş sıradan insanların lideriyim.
    E n v e r P a ş a. Dediğin adamlar benim de en yakın meslektaşlarımdır.
    İ b a r a h i m bey. Hayır, Enver Paşa, sen askere bir araç gibi bakıyorsun. Mesela, kazma-kürek gibi, en iyi durumda bir tüfek gibi.
    Y u s u f Z i y a. Enver Paşa savaş tecrübesi olan bir mücahittir. O, ağır imtihanlardan çıkmış, harp meydanlarında yaşamış birisi. İnsan her yerde insandır, ister er meydanında, isterse de iş başında.
    İ b a r a h i m bey. Muhterem Hocam, mesele şurda ki, Enver Paşa bu savaşa Türkistan'da yaşayan insanların kurtarıcısı gibi değil, yeni bir devlet kurmak isteği ile yanıp-tutuşan siyaset adamı gibi giriyor.
    Y u s u f Z i y a. Savaşçının siyasetçi olmasının mahzuru ne ki?
    İ b a r a h i m bey. Bunun “mahzurlarının” hepsini bir-bir saymağa vaktim yok. Sadece şunu diyebilirim ki, Enver Paşa gelene kadar biz bu taraflarda kızıl Orduya diz çöktürmüştük. O ve birliği buraya geldikten sonra durum bizim aleyhimize değişti. Kazandığımız toprakları kaybetmeye başladık. Neden? Niye böyle oldu? Çünkü orduda parçalanma ve iki başlılık oluştu. Bir gurup o yana gitti, bir gurup öbür yana. Mesele bu. Şimdi de Devletmend bey kendi birliği ile o tarafa geçiyor. Lezgi yavrusu Danyar bey de onun gibi...
    D e v l e t m e n d bey. İbrahim bey. Bu gün bizim için “o taraf-bu taraf” yoktur ve olmaz da. Bütün dünya Enver Paşayı tanıyor. Büyük güçlerin çoğu ondan çekiniyor. Biz burada sadece kendi ailemiz, kendi avlumuz, kendi kışlamız için mi savaşmalıyız yoksa topyekün vatan için mi?...
    Y u s u f Z i y a. Bizim emelimiz bütün güç sahiplerini bir bayrak altında birleştirmektir.
    E n v e r P a ş a. Açık söylüyorum, saklamıyorum ki, biz hem de yeni, bağımsız, güçlü bir Türk devleti kurmak arzusundayız...
    İ b a r a h i m bey. Ben burada yakın gelecekte böyle bir devletin kurulacağına inanmıyorum.
    O s m a n H o c a. Niçin , İbrahim bey? Neden inanmıyorsun?
    İ b a r a h i m bey. Ne kadar cahil olsam da dünyanın geliş-gidişini gören adamım. Bakın bu Bolşevikler halka ne vaad ediyor, siz ne vaad ediyorsunuz?
    O s m a n H o c a. Sen neyi kastediyorsun?
    İ b a r a h i m bey. Onlar halka aş-ekmek vaad ediyorlar. Onlar diyor ki, biz bütün insanlara milleti ne olursa olsun kardeş gibi yaklaşır, halkların kardeşliğini savunuruz. Amma siz...
    E n v e r P a ş a, İbrahim bey? İngilizlerin, Fransızların, Almanların, Rusların devletleri olsun, kabul... Amma Türklerin devletleri olmasın… Bu kabul edilemesin… Türklerin kendi bağımsız devletini kurma istekleri süngü ile karşılansın. Neden? Niçin? Bağımsızlık, hürriyet bizim de hakkımız.
    İ b a r a h i m bey. Millet varsa devlette olacak...
    Y u s u f Z i y a. İşte, biz de bunu diyoruz.
    İ b a r a h i m bey. Benim öyle derin bilgim yok. Osman Hoca bilir ki, aslen Hisardanım, ailedeki oniki çocuğun en küçüğü benim. Savaşma sebebimi size anlattım. Öyle benimle birlikte vuruşan mücahitlerin de hepsi kendi bacıları- kardeşleri, yakın akraba ve komşuları için savaşıyorlar. Amma Enver Paşa ve onun tarafındakiler Türk- İslam hilafeti kurmak istiyorlar. Hani meşhur atasözümüz var ya; Kasap et derdinde, keçi can derdinde…
    O s m a n H o c a. İbrahim bey, biliyor musun , senin gözün kapalı, körü körüne gidiyorsun.
    D e v l e t m e n d bey. İbrahim bey, biz yalnız birleşirsek kurtulabiliriz .
    İ b a r a h i m bey. Biz kurtulmayı değil, Kızıl komunistleri kendi toprağımızdan nasıl kovacağımızı düşünürüz.
    Y u s u f Z i y a. Hepimiz şahsi isteklerimizi bırakıp millet yolunda birleşmeliyiz.
    İ b a r a h i m bey. Oldu, beyler... Zaman her şeyi gösterecek. Şimdi benim gitmem lazım.
    O s m a n H o c a Yolun açık olsun, İbrahim bey. Bir daha iyice düşün, tart.

    İbrahim bey başıyla eğilerek selam verir ve gider.Musiki. Devlentmend bey ve Osman Hoca Enver Paşaya yaklaşır, onunla ne hakkındaysa sohbet ederler Fakat konuşmaları işitilmiyor. Az sonra da Devletmend bey ve Osman Hoca vedalaşıp giderler.

    E n v e r P a ş a. Nisan ayında Baysunda bizim müdafaa mevkiimiz çok güçlü idi. Hatta, ayın ondokduzunda dostumuz Neriman Nerimanov'a mektupta yazdım.
    Y u s u f Z i y a. Mektup mu? Doktora mı?
    E n v e r P a ş a. Evet... Yazmıştım ki, Kremlinin yüksek rütbeli memurları ile sürekli görüşüyorsunuz “ Sizden ricam benim bu talebimi merkeze, dostunuz Lenine iletin. Talebim, derhal Kızılordu kuvvetleri Buhara'yı terk etsin. Sovyet Devletinin temsilcileri ile diplomatik görüşmelere başlayıp anlaşalım. Karşılıklı her iki tarafın hukukunu tartışmaya açığız. Mektubu üstümde taşıyorum…
    Y u s u f Z i y a. Peki, mektubu neden göndermedin?
    E n v e r P a ş a. Ha, sonra bir az tereddüt ettim... Çünkü müstahkem mevkilerimiz biraz zayıfladı. Rakip güçlü olunca şartları da dikte edebilir. Hala daha içimde öyle bir deli ümit var ki, bir gün Kremline bir mektup göndereceğim. Orada taleplerimizin kabul edilmesine nail olacağım… (Pauze) Hocam, sen de görüyorsun ya, başımızı kaşımaya bile zamanımız yok. Amma sık –sık Azerbaycan'ı, oradaki dostları hatırlıyorum...
    Y u s u f Z i y a. Sanki her şey dün gibi... Baküde Şark kurultayı... Halkımızın seni nasıl bir coşku ile karşıladığı... Zinovyev'in mahzun konuşması sırasında aniden toplantı salonuna girişin, bütün katılımcıların seni ayakta alkışlarla karşılaması…Sonra sana karşı oluşturulan, amma hoş bir tesadüf eseri olarak senin suikastten kurtulman…
    E n v e r P a ş a. Evet, bütün bunların hepsi hafızamda...
    Y u s u f Z i y a. Paşam, bizim halkımız sana ve kardeşin Nuri Paşaya çok şey borcludur.
    E n v e r P a ş a. Bilakis, kendimi bütün Türk milletine borçlu sayarım. Ne yazık ki, doğru dürüst bir devlet kuramadık. Bunun da bir çok sebebi var...
    Y u s u f Z i y a. Evet, çok sebepleri var...
    E n v e r P a ş a. Bir yandan da Kemal'in izlediği meçhul siyaset... Ben onun ne istediğini anlamıyorum. Biz bu gidişle nereye, hangi tarafa meyledeceğiz?
    Y u s u f Z i y a. Paşam, sana gerçeği söyleyim mi?. Aslında, hem Avrupa, hem de Rusya şimdiye kadar Mustafa Kemalle senin simanda ikibaşlı oyun oynamak istediler. Her iki taraftan kim güçlü ve galib çıkarsa o tarafa meyledecekler.
    E n v e r P a ş a. Bu gün Türkiye okyanusun ortasında kalan gemiye benziyor...
    Y u s u f Z i y a. Evet... Hem de savaşlarda delik-deşik olmuş, fırtınalı denizde batma tehlikesine maruz kalmış bir gemiye... Şimdi Kemal o gemiyi kurtarmaya çalışıyor. O, çok akıllı birisi...
    E n v e r P a ş a. Benim de onun akıllı olduğundan şüphem yok. Amma...
    Y u s u f Z i y a. Paşam, unutmayalım ki, eski kudretli Osmanlı imparatorluğu yok artık. Bu gün Avrupa devletleri Türkiye'yi tarihe gömmek istiyorlar. Böyle bir zamanda Mustafa Kemal'in Rusya'yla işbirliği yapması normaldir. Şayet politikamızı düzgün oluşturabilirsek bu iş birliğinden biz de faydalanabiliriz…
    E n v e r P a ş a. Bizim kazancımız ne olacak ki , Yusuf Hocam ? Rusya'nın hakimi olduğu bir vilayet gelecekte ne yapabilir ki?
    Y u s u f Z i y a. Bu sorunun cevabını yaşayacağımız tarih verecek.
    E n v e r P a ş a. Peki, bu günkü tarih hakkında ne diyeceğiz?
    Y u s ı f Z i y a. Paşam, daima Türk halklarının hür ve bağımsız olmasını istedim. Ben Turancıyım. Turancılık sadece toprak ve arazi birliğinden ibaret değil ki... Turan, aynı zamanda manevi birliktir. Bunun için senin birleşme ideallerini ben her zaman destekledim. Ben bu gaye uğrunda kanımın son damlasına kadar savaşacağım.
    E n v e r P a ş a. Ben de halklar arasında nifakın-parçalanmanın karşısındayım. Bu dünyada her milletin yaşama hakkı vardır. Bildiğin gibi, ata tərafından gagavuz, ana tarafından arnavutum. Amma kendimi Türk sayıyorum. Ve bir savaş adamı gibi milletimin yolunda her an canımdan geçmeye hazırım...
    Y u s u f Z i y a. Paşam, savaş demişken, burada sizin savaştığınız cepheler ne durumda?
    E n v e r P a ş a. Yusuf bey, isterseniz cepheye sizi götürüp gezdirebilirim, Bu sayede yakından görmüş olursunuz... (Güler). Buralar senin gibi bir haritacı için ilginç olabilir...
    Y u s u f Z i y a. Güzel bir teklif... Gidelim.

    Onlar çıkarlar. Ses-gürültü. At kişnemeleri işitilir.
    Birinci perdedeki mekan. Buhara. Bolşeviklerin karargahı.
    Duvarda Leninin portresi ve silahlar asılmış. Lev Troçki ve Feyzullah Hocayev.

    L e v T r o ç k i. Yoldaş Hocayev, bütün bu olaylardan sonra anladım ki senin yanındakilerin pek çoğu halk düşmanlarıdır..
    F e y z u l l a h H o c ayev. Lev Davidoviç, Neden bu kanaattesiniz? Bu zamana kadar benim Enver paşa ile bir ilişkim olmadı.
    L e v T r o ç k i. Seninle değil.. Enver Paşa, Osman Hoca Pulathocayev ile çok sıkı-fıkılar..
    F e y z u l l a h H o c ayev. Doğrudur, Osman Hoca vaktiyle Türkiye'de tahsil görmüş...
    L e v T r o ç k i. Feyzullah Qubaydullayeviç, mesele sadece Enver Paşa ve Osman Hoca değil ki. Fergane Cumhuriyetinin emniyet müdürü Abdulhay Arifov da basmacılar tarafına geçmişler. Bundan başka, Enver Paşa Kurşirmat, Cüneyt han ve diğer basmacı reisleri ile anlaşmışlar. Hepsi birlikte Kızılorduya karşı savaşıyorlar. Paşa Buhara'nın doğusunu muhasara etmeye başladı. Bir müddet önce de Düşanbe'yi ele geçirmişti.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Bu meselede ben yalnız siyasi mesuliyet sahibiyim…Enver Paşadan sorumlu değilim… Daha önce Onu burada hiç kimse kabul etmiyordu. Hatta, onu Emir Seyid Alim Hanın baş kumandanı İbrahim bey Lakay hapse atmıştı. Paşayı zindandan Emir serbest bıraktırdı. Benim işitip-bildiğime göre şimdi İbrahim bey ile Türk generalinin arasında açık ve gizli husumet var.
    L e v T r o ç k i. Biliyorum... Orda herkes İbrahim beye Robin Hud, Enver Paşaya ise Napolyon diyorlar.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Onlar birleşemiyorlar... Paşa orduda bütün önderliği bir elde, yani kendi elinde toplamak istiyor.
    L e v T r o ç k i. Bırak, onlar bir-birilerini yesinler... Paşa imkansız onlarla beraber çalışamaz. Vaktiyle, Bindokuzyüz onüçte koskoca Osmanlı ordusunun kumandanlığını bu cesur general iki isyancı dostunun- Talat Paşa ile Cemal Paşanın desteği ile ele geçirmişti. Aslında Türk imparatorluğunun dağılması ve karşılaştığı yenilgi bu üç kişinin eseridir. Talat Paşa ile Cemal Paşa yoklar. İnanıyorum ki, bir an önce Enver Paşa da o dostlarının arkasından “gidecek”... (Pauze). Bazen Milletler kahraman gördükleri kişilerin esiri olurlar...
    F e y z u l l a h H o c ayev. Ben de aynı fikirdeyim, Lev Davidoviç. Hakikaten, Enver Paşa itilaf devletleri ile savaşa girmekle orduyu bitirdi, Türkiye'yi çok sarstı.Yüz binlerce Türk askerinin ölmesine sebep oldu.
    L e v T r o ç k i. Mustafa Kemal Paşa haklı olarak onu “maceracı, hayalperest” olarak niteliyor. Bu maceracı, hayalperest ve üstelik cesur general Rusya'nın... daha doğrusu, yeni kurulan emekçi devletinin toprakları üzerinde bir imparatorluk kurmak istiyor, buna imkan verir miyiz?. Biz onu da zararlı ideolojisini de doğmadan boğmalıyız. O, dört sene önce kardeşi Nuri Paşanın liderliğinde kurduğu Kafkas İslam ordusunu Baküye göndererek bizim tüm planlarımızı alt-üst etmişti. Şimdi ise zaman o zaman değil…(Pauze). Şimdi hatırlıyorum, Geçen senenin kışında onunla Kremlinde görüşürken bana şöyle söylemişti. ‘’ Asıl şimdi savaş zamanıdır’’. Anladım ki gerçekten asıl şimdi savaş mevsimidir. Biz bu sıcak yaz gününü Enver Paşaya da onun ordusuna da ateşten cehenneme çevireceğiz.
    F e y z u l l a h H o c a y e v. Enver Paşa bu yılın şubat ayında Düşanbe garnizonunun bütün heyetini esir aldığında öyle inanıyordu ki, artık ordusu zaferi kazanacak.
    L e v T r o ç k i. Evet, hatırlıyorum. O, bizden Buhara ve Horasan'dan da çekilmemizi istedi.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Evet, Paşanın ordusu Kafiran'dan Gicuvana doğru çekildi...
    L e v T r o ç k i. Biz bu yaz ona öyle bir darbe vurmalıyız ki, Kafiran da, Gicuvan da düğün yapalım. Yoldaş Hocayev, bilesin ki, Enver Paşa ile bu savaşa bizim bütün ordumuz seferber edildi. General Frunze, Kuybışev, Orconikidze, Kamenev, Peters, Eliva- onların hepsi orada, Semerkand və Buharada'dır... (Pauza). Aslında bu işlere Orconikidze'yi görevlendirdik. Çünkü Enver Paşayı Kremline Serqo Konstantinoviç getirmişti.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Bu tür savaşları siyasetçiler çözemezler.
    L e v T r o ç k i. Doğrudur...Biz sadece politikacılara güvenmiyoruz. Bu gün ön cephede bizim Axunov, Volkov, Petrov,Kakurin, Savko, Melkumyan, Barinov gibi cesur komutanlarımız var. Daha çok onlara güveniyoruz... Bu gün Buhara ordusunun binlerce süngü və kılıçtan başka, yirmi topu vardır.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Ayrıca dikkatinizi çekerim ki yüzkırk komutan askerleri ile bize katıldılar.. Üstelik, iki bin beşyüz basmacı süvari silah terk ederek Sovyet devletine hizmet edeceklerine söz verdi.
    L e v T r o ç k i. Bütün bunlar güzeeel... Bizim maksadımız aynı zamanda Enver Paşayı sağ olarak yakalamaktır.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Dogrusu, ben buna inanmıyorum.
    L e v T r o ç k i. Neden?
    F e y z u l l a h H o c ayev. Paşa sonsuz denilecek kadar iddialı ve mağrur adamdır. O, asla esarete razı olmaz. Böyle bir durumda , büyük ihtimal, intihar eder.
    L e v T r o ç k i. Ben onun ne kadar iddialı biri olduğunu biliyorum. Türkiye'yi baskısıyla İtilaf Devletleri ile savaşa o çekti. Tabancasını çıkarttı bakanların kafasına dayayıp, onları tehdit ile korkuttu... Muharebeden Türkler ne kazandı? Hiçbir şey. Aksine, Mondros teslim sözleşmesine imza attı. İngiliz-Fransız askerleri bütün stratejik mıntıkaları işgal ettiler. "Onlar kazanmasa da biz kazandık. Osmanlının savaşa girmesi, bizlere yaradı. Çarlık Rusyasının yıpranmasını ve bizim güçlenmemizi sağladı."
    Enver Paşa bir denizaltısıyla o zaman Almanların işgalindeki Odessaya, oradan da Almanya'ya kaçtı. İngilizler onun ölüsünü ya da dirisini isteseler de Almanlar Enver'i vermediler. Sonrası da malum... Önce onu bize Radek, sonra da Serqo getirdi... O da gelmiş şimdi burada “İttihad-ı İslam ” kurmak istiyor.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Evet, o, karman çorman bir adamdır.
    L e v T r o ç k i. Yoldaş Feyzullah, işittiğime göre Enver Paşanın ordusunda başka ülkelerin vatandaşları da bulunuyor.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Evet... Orada Türkistanlılardan başka almanlar, ingilizlər, əfganlar, araplar, farslar, hətta ruslar da var.
    L e v T r o ç k i. Söylentiye göre Paşanın ordusuna geçmiş ülkücü dostlarından biri daha katılmış.
    F e y z u l l a h H o c ayev. Galiba, Siz Yusuf Ziyayı söylüyorsunuz.
    L e v T r o ç k i. Evet...
    F e y z u l l a h H o c ayev.Onun da katıldığını duymuştum.
    L e v T r o ç k i. O, türk ordusunda Albay, rus ordusunda ise generaldi... Neriman Nerimanovun yakın dostu və müttefiğiydi. Üstelik te milliyetçi...
    F e y z u l l a h H o c ayev. Ben onu tanımıyorum. Yalnız hakkında duydum…
    L e v T r o ç k i. Ben Yusuf Ziyayla Balkan muharibesinde şahsen tanıştım. Dünya savaşından önce…
    F e y z u l l a h H o c ayev. İlginç...
    L e v T r o ç k i. Ben o zaman önce Bulgaristan'a, sonra da Romanya'ya “Kiyevskiy mısl” qazetesinin muhabiri, yani haberci gibi gönderilmiştim. Hatırımdadır, Yusuf Ziya Talıbzade Balkanlara Türk ordusunun içinde gelmişti. Onunla çabuk kaynaştık. Bir kaç dili,ve Rusçayı iyi biliyordu. Etrafındakiler ona sadece isim olarak “HOCA” derlerdi... Yeri gelmişken şunu da söyleyim ki, Türk mevzusu benim her zaman ilgimi çekti. Hele bin dokuz yüz onuncu yılların başında “Genç Türkçüler” hakkında makaleler yazmıştım...

    Uzaktan ateş sesleri gelir. Toplar gürüldemektedir.

    F e y z u l l a h H o c ayev. Güneyden ateş ediyorlar. Muhakkak, Enver Paşanın adamlarıdır.
    L e v T r o ç k i. Biz burada oturup gözlemci gibi bekliyecek miyiz, yoksa…
    F e y z u l l a h H o c ayev. Hayır, yoldaş Troçki, gidelim. Uluğbey Rasathanesi yakınında, hem de en tehlikesiz yerdedir.
    L e v T r o ç k i. Benim bildiğime göre Serqo ve Eliava da orada-rasathanededir. Ben onların yanına gitmek istemiyorum...
    F e y z u l l a h H o c ayev. Atışma sesleri yaklaşıyor. (Duvarda asılmış silahlardan birini alarak pencereye yaklaşır). Biz de bir şeyler yapmalıyız...

    Feyzullah Hocayev pencereye yaklaşıp ateş açar. Atışma bir hayli davam eder.

    L e v T r o ç k i (ses ve gürültüyü dinleyerek). Benim muhafaza birliğim ateş altında. Basmacılar da o taraftan saldırıyor... Sığınacak yeriniz yok mu?
    F e y z u l l a h H o c ayev. Bodrum var, saklanabiliriz...
    L e v T r o ç k i. O zaman bodruma inelim.

    Lev Troçki ve Feyzullah Hocayev çıkarlar. Heyecan dolu müzik.
    Ses-gürültü, patırtılar. Silah sesleri. Işıklar yanıp-söner.
    Yakınlardan geçen kurşunların ışıkları parlıyor. Kırılan pencere camlarının şangırtısı. Kaçışan asker siluetleri. Uzaktan atılan topların inlemeleri duyuluyor...

    Sahne değişir. Enver Paşanın karargahı.Yakında kale duvarları. At kişnemeleri işitilir. Enver Paşa ve Yusuf Ziya

    E n v e r P a ş a. Bu gün Kurban bayramı. Ben adamlarımızı istirahate göndermek istiyorum. Gitsinler onlar bu güzel günde aileleri ve çocukları ile birlikte geçirsinler.
    Y u s u f Z i y a. Paşam, Aniden kızıllar hücum etseler, ne olacak?
    E n v e r P a ş a. Biz Faruk beyle kızılların komutanına mektup gönderdik. Mektupta, bu gün bütün dünya müslümanlarının mukaddes bayramıdır. Bunun için de her iki tarafın bir-iki günlüğüne ateşkes ilan etmesini teklif ettik.
    Y u s u f Z i y a. Kızıllar buna imkansız razı olmazlar.
    E n v e r P a ş a (uzaklara bakar). Niye ki? Belki de olurlar... işte, Bak, Faruk bey geliyor....Bakalım nasıl bir haber getirecek?
    Y u s u f Z i y a. İbrahim beyden bir habər gelmedi.
    E n v e r P a ş a. İbrahim beyin kuryesi gelmişti. Yedi bin asker göndereceğine söz veriyor.... Şimdi bizim on altı bin savaşçıdan ibaret ordumuz var.

    Faruk bey gelir. Asker selamı verir.

    E n v e r P a ş a. Buyur, ne haberler getirdin, Faruk bey?
    F a r u k bey. Paşam, Kızılların komutanları ile görüştük. Onlar bizim teklifimizi kabul ettiler. Dediler ki, “bu gün bütün dünya müslümanlarının bayramıdır, bizim orduda da müslümanlar var”. Savaşı üç gün duracaklarına söz verdiler.
    E n v e r P a ş a (Yusuf Ziyaya). Gördün mü , Hoca?
    Y u s u f Z i y a. Paşam, doğrusunu söyleyim , benim bu kızıllara hiç güvenim yok.
    E n v e r P a ş a. Öyle şey olur mu? Ya Asker sözü? Askerin sözü şerefidir
    Y u s u f Z i y a. Eğer biz bu anlaşmayı çarlık devri rus askerleri ile yapsaydık, belki de şereften bahsedebilirdik. Amma bu ordunun asker ve subaylarının çoğu aç- açıklardan meydana getirilmiş. Onlar ne bilsinler asker şerefinin, asker sözünün ne olduğunu…
    E n v e r P a ş a. Hocam, en ağırsavaşlarda bile, inancımızı ve itibarımızı bozmamalıyız.
    Y u s u f Z i y a. Paşam, İnşallah senin dediğin gibi olur.
    E n v e r P a ş a. Faruk bey, tabur ve bölük komutanlarına emrimi söyle, üç günlüğüne ateşkes ilan edildi. İsteyen bayramı kendi evinde, ailesi ile birlikte geçirebilir. İzinliler.
    F a r u k bey. Emredersin, Paşam. (Birden hatırlamış gibi elini cebine atar. Çıkarttığı zarfları Enver Paşaya uzatır.) Bu mektuplar Size geldi, Paşam...
    E n v e r P a ş a (mektuplara bakıp hüzünlü bir tebessümle). Hoca, kardeşim, git sen de dinlen... Bizi karşıda yeni savaşlar bekliyor. (Gülümsüyor). Bu ağustos sıcağı büyük savaş faslıdır.

    Faruk bey ve Yusuf Ziya çıkarlar. Musiki.

    E n v e r P a ş a (mektubu okuyur). “Ben Tövfiyayım, Paşam...” (Başını yukarı kaldırıp düşünceli halde). Tövfiya...
    T ö v f i y a. “Ben Tövfiyayım, Paşam.Her zaman senin yanındayım. Ben seni görür, seni duyar, seni sever, sana sarılırım. Amma sen beni görmüyorsun... Belki de beni görmek istemiyorsun?”

    Kadın konuşuyor olsa da sesi yavaş yavaş azalır. Şimdi onun sesini hazin musiki bastırır. Enver Paşa kadına yaklaşır. Tövfiya sanki uça-uça kenara çekilir. Musiki artar. Hazin Türk musikisi.
    Kadın hayalet gibi kaybolur.

    E n v e r P a ş a (ikinci mektubu açıp okuyor). “Selam, benim Enverciğim...”

    Naciye Sultan görünür. O, beyaz elbiselidir.

    N a c i y e S u l t a n. “Selam, benim Enverciğim. Sana uzak Grünvald'dan salamlar gönderiyorum.. Biz çok iyiyiz. Ya senin işlerin nasıl gidiyor, canım benim? Burada qazeteler yinə senden yazıyor. Daima gözlerimin önündesin. Resmine bakıp bakıp qurur duyuyorum. Ne mutlu ki, bu dünyada sen varsın, Canım benim…..’’
    Naciye Sultan sahnede olsa da sesi bir müddet sonra azalarak işitilmez olur ve onun sesini hazin bir musiki bastırır. Enver Paşa ayağa kalkıp Naciye Sultana, daha doğrusu onun hayaline yaklaşır.

    E n v e r P a ş a “Naciyeciğim, sevgili sultanım, cici efendiciğim…
    ... Ah… Naciye, beni unutma, sev ve sadık kal. Düşün ki, yalnız seni düşünen ve dünyayı yalnız seninle güzel görecek birisi uzaklarda senden sadakat ve muhabbet dileniyor. Seni kucaklar, öper, yavrularımla birlikte Hakk’a emanet ederim...”

    Kadın sanki havada uçarak ondan uzaklaşır ve yavaş-yavaş kaybolur.

    Ses-gürültü. Enver Paşa pencereden eşiğe bakar. Silah sesleri. Yusuf Ziya, Devletmend bey ve Faruk bey gelirler. Onlar heyəcanlıdır.

    E n v e r P a ş a. Bu mermi sesleri de nereden geliyor?
    Y u s u f Z i y a. Paşam, Size söyledim ya...
    D e v l e t m e n d bey. İhanet... Kızıllar hücuma geçtiler. Biz ise bütün savaşçıları evlerine gönderdik...
    F a r u k bey. Paşam, ne yapacağız?
    E n v e r P a ş a. Ne yapacağız? (Düşünceli halde). Savaşmaktan başka çıkış yolumuz var mı?..
    Y u s u f Z i y a. Otuz döğüşcü ile bir ordunun karşısına çıkmak...
    E n v e r P a ş a. Hocam, her halde hazır olda durup teslim olacak değiliz Anlaşılan , bu da Allahın bir imtihanıdır....
    D e v l e t m e n d bey. Hakikat bu. Savaşçının görevi savaşmaktır. Gerisini Allah bilir.
    E n v e r P a ş a. Beyler, silahları getirin. Herkes atına... Faruk bey, nöbetçilere haber ver.
    F a r u k bey. Emredersin, Paşam...

    Onlar hızlı adımlarla çıkarlar. Önce kılıç şakırtıları, sonra at kişnemeleri işitilir.
    Kızıl komandolar ateş ederek ileri gelir.

    K ı z ı l K o m u t a n (elini ileri doğru uzatarak nara atar.). Eheyyy... Ateş! Ne duruyorsunuz? Ateş edin... Paşayı diri ele geçirin. Biliyor muyuz ki, Paşa kimdir? O, kendini İslam silahlı kuvvetlerinin baş komutanı, Halifenin damadı ve Muhammedin sevdalısı olarak tanıtıyor... söylenenlere göre o, kıyafetini sık-sık değiştirir. Biz nereden bilelim ki, bu vuruştuğumuz adamlardan hangisi Paşadır? O halde basmacılardan hangisiyle karşılaşırsanız ateş edin. Her halde, bu ölenlerden biri Paşa olacak... Ateeeş...

    Kızıl Komutan ateş açarak sahneyi terk eder. Enver Paşa və Devletmend bey hızlı adımlarla gelirler. Enver Paşanın ceketinin kolu yırtılmış. O, bir elinde kılıç, diğer elinde ise Kur'an tutmuş. Devletmend beyin elinde silah var.

    E n v e r P a ş a. Atımı vurdular. Kurşun kolumu sıyırıp geçti...
    D e v l e t m e n d bey. Benim atım da ayağından yaralandı.
    E n v e r P a ş a. Peki, Faruk bey nerde?
    D e v l e t m e n d bey. O da yaralanmıştı... Amma er meydanındadır.
    E n v e r P a ş a. Ya Hoca Yusuf Ziya?
    D e v l e t m e n d bey. Hoca vuruşa-vuruşa ilerliyordu. Amma üstümüze sel gibi akıp gelen bu ordunun karşısında durmak mümkün değil...
    E n v e r P a ş a. Peki, Osman Hoca nerde kaldı?
    D e v l e t m e n d bey. İbrahim beyle görüşmeye gitmişti.
    E n v e r P a ş a. Biz bu kızıllara inandık... Amma buradan sağ çıkmaya ümidim var daha... Düşanbe'ye doğru çekilmeliyiz...
    D e v l e t m e n d b e y. Biz artık Şirabad ve Baysin cephelerini kaybettik. (Pauze). Bu alçak kızıllar bütün yolları kesmişler... Bura Çağan'dır... Benim küçük vatanımdır. (Elini ileri uzatır). Buradaki her taşı, her ağaçı tanırım... O taraf ise Belcuvan'dır...
    E n v e r P a ş a. Biz bu kızıl seli yarıp geçmeliyiz, Devletmend bey...
    D e v l e t m e n d b e y. Bu selin ucu-bucağı görünmüyor, Paşam... Tamamen doğruca üstümüze geliyorlar...
    E n v e r P a ş a. Şu gelen kimdir?
    D e v l e t m e n d b e y. Faruk beydir.

    Faruk bey koşa koşa gelir.

    F a r u k bey. Kuşatıldık , Paşam. Kızılların komutanı teslim olmamızı istiyor.
    E n v e r P a ş a. Teslim olmak? (Acı-acı güler). Ha-ha-ha... Onu asla göremeyecekler.
    D e v l e t m e n d b e y. Kanımızın son damlasına, son kurşunumuza kadar savaşacağız.
    E n v e r P a ş a. Onlar Enver Paşayı demir kafeste görmek istiyor. Amma bu, onlara kısmet olmayacak...Kurt kafeste yaşamaz... Yaşasa da o kurt değildir.
    F a r u k bey. Paşam, çekilmemiz lazım...
    E n v e r P a ş a. Çekileceğimiz bir yer yok... Bu yandan İbrahim bey bizi aldattı... O yandan “kızıllar” ihanet etti... Seyid Alim Han da sözünde durmadı…Duyduğuma göre bu savaşa Troçki ile Orconikidze Semerkand'dan komuta ediyorlar. Amma onların arzuları boşa çıkacak...

    Uzaktan patlayan mermilerin cehennemi ışıkları gökyüzünde titreşir.

    F a r u k bey. Devletmend bey, Enver Paşa, kızıllar karargahımızı ateşe verdiler Derhal geri çekilmeliyiz.
    E n v e r P a ş a. Kışlaya çekilemeyiz. Bu alçaklar bütün evleri ateşe verir. Sivilleri katleder, öldürürler.
    D e v l e t m e n d b e y. Kale surlarının arkasına çekilelim…

    Onlar kenara çekilirler. Kızıl Komutan koşarak gelir.

    K ı z ı l K o m u t a n (elini ileri doğru uzatarak bağırır). Ehey, ateş! Ateş emri verildi! Ateş diyorum size... Hiç kimseye acımak yok... Her cenahtan hücum ediyoruz. Beni takip edin!...

    Enver Paşa, Devletmend bey ve Faruk bey görünürler. Sonra Enver Paşa kale duvarının arkasına çekilir. Kılıç şakırtısı işitilir. İnilti, ah-uf, feryad çığlıkları işitilir. Sürekli ateş sesleri. Bir süre sonra Enver Paşa kılıcını başı üstünde döndererek görünür ve yenidən yok olur. Onun kale duvarları arkasında birileriyle vuruştuğu hiss olunur. Enver Paşa yine görünür, onun koltuğunda Kuran var. Kızıl Komutan uzaktan görünür.

    E n v e r P a ş a. And olsun bu mukaddes Kur'an'a ki, son nefesime kadar bu cihat meydanını terk etmeyeceğim...
    D e v l e t m e n d b e y. Ben de...
    F a r u k bey. Paşam, ben de...
    Kızıl Komutan . Ateş!.. Ateş açın...
    E n v e r P a ş a. Haydi, peşimden gelin... Kana-kan, ölüme-ölüm. Benim başım ya bedenimin üstünde duracak ya da bir mızrağın üstünde... Ömrüm kan ve ölüm görerek geçti. Şimdiye kadar ecel benden uzakta gezdi. Anlaşılan, kendim, kendi ecelime şahit olacağım…

    Etrafı gittikçe tüstü-duman bürür. Kızıl Komutan Enver Paşaya nişan alıp,tetiğe basar. Enver Paşa sendelese de yıkılmaz, kale duvarına yaslanır.

    D e v l e t m e n d b e y. Alçak!. Şimdi seni it gibi geberteceğim...

    Devletmend bey nişan alıp kızıl askere ateş açar.

    K ı z ı l K o m u t a n. Köpekler.. Basmacı köpek soyları... Sizin kurşunlarınız Kızıl Askerin zırhlı sinesine işlemez.
    D e v l e t m e n d b e y. Öyleyse Al bi’ daha…

    Devletmend bey ateş açar. Kızıl asker bağırarak yere düşer..

    Kızıl Komutan: (sürünerek ileriye doğru can atar, sanki emekliyor). Hey... Enver Paşa burada... Onu sağ yakalayın... Hücum... Hücuum...
    E n v e r P a ş a. Sen Enver Paşanın ölüsüne de yaklaşamazsın...
    D e v l e t m e n d b e y (Kızıl Askere nişan alarak). Bu kızıl köpek ölmek istemiyor . Al bir daha...

    Ateş sesləri. Atışma. Enver Paşa ileriye doğru adım atar. Kurşuni kıyafetli, siyah asker siluetleri onları kuşatır, muhasaraya alır. Kızıl Asker sürüne sürüne kenara çekilir. Her taraftan ateş açılır.
    Enver Paşa kılıcını havada döndererek kale duvarının arkasına geçer. Demir şakırtlıları kurşun sesleri işitilir. Az sonra Enver Paşa ağır ağır sahneye çıkar.

    K ı z ı l K o m u t a n. Ateş!..

    Tüstü. Duman. Ses-gürültü. İnilti. Ateş sesleri.
    Şimdi sahnede basmacı- savaşçı giyiminde yalnız üç adam var: Enver Paşa, Devletmend bey ve Faruk bey. Onlar her taraftan Kurşun yağmuruna tutulmuşlardır.Önce Enver Paşaya arka arkaya beş kurşun isabet eder..

    D e v l e t m e n d b y (Devletmend bey- Kızıl Askere ateş eder). Bu köpek daha gebermemiş ...
    K Iı z ı l Komutan. Makinalının bütün mermileri Enver Paşanın üzerine saçıldı. Daha bana ölüm yoktur. Ölsem bile kahraman gibi defn edileceğim. Amma ölmeden önce kızıl bayrak nişanına layık görülmeyi çok isterdim. Ve bu madalyayı üniformamın yakasına Yoldaş Troçki taksın.
    D e v l e t m e n d b e y. Bu ahmağın son arzusuna bak... Yakası madalyalı ölmek istiyor.
    E n v e r P a ş a. Faruk bey...
    F a r u k bey. Paşam...

    Enver Paşa kale duvarına yaslanıp bir müddet ayak üstünde “donar” kalır. Sonra her taraftan kurşuna tutulan Devletmend bey ve Faruk bey bir adım ileri yürüyüp Enver Paşaya yakınlaşırlar. Devletmend bey başını onun omzuna dayar.

    F a r u k bey. Paşam... Ölme Paşam... Komutanım Devletmend bey... Ölmeyin... N’olur, ölmeyin... Ölmeyin...

    Bu sırada Kızıl Asker sürünerek yeniden ayaga kalkıp silahını onlara doğru ateş eder.aynı anda Yusuf Ziya ve Osman Hoca görünür. Onlar aynı zamanda Kızıl Komutana ateş açarlar. Kızıl Komutan bağırarak yere düşer.

    Y u s u f Ziya (Enver Paşa ya yakınlaşır). Enver bey... Paşam....
    E n v e r P a ş a. Hocam, ben artık bu yalan dünyayı terk ediyorum...
    O s m a n Hoca. Paşam, sen yaşamalısın...
    E n v e r P a ş a. Biz aldandık... Amma savaş devam ediyor. de ki, bu kızıl kasırga def olup gitti...
    O s m a n Hoca. Biz bu kızıl illetten canımızı kurtara bilseydik...
    D e v l e t m e n d b e y. Basmacılar toparlanıyor.

    Uzaktan sloganlar işitilir: “Yaşa, yaşa, Enver Paşa!”. “Devletmend bey, Allah yardımcın olsun…

    E n v e r P a ş a. Bizim mücahitlerdir...

    Devletmend bey yavaş-yavaş diz üstü çöker.

    O s m a n Hoca. Aman Allah... Devletmend bey!..
    F a r u k bey. Devletmend bey!.. Komutanım...
    Y u s u f Ziya. İlahi, bizim milletimizi neden bu zülme düçar ettin? Paşam...
    E n v e r P a ş a (duvara yaslanmış halde). Hocam, her başlangıcın bir sonu olur. Bu Kur'anı ve bu kılıcı al. Beni sen defn edersin... Yasin suresini oku üzerime… Hocam... Bir ricam daha var. Eğer karargaha gidebilirsen, oradan benim çantamı da al... O çantada Naciye Sultana yazdığım son metkup var... O mektubu sahibine ulaştır… (Pauze). He, Sanki, Devletmend bey kurtuldu gibi... Osman Hoca, Devletmend beyle her ikimizi bir yerde defn edin... Mezarımızı derin kazın ki Düşmanlar bizim cesedimize ulaşamasınlar. Allah Şehadetimizi kabul eylesin…

    Yusıf Ziya kılıncı ve Kur'anı alır, öpüp başının üstüne koyar.
    Enver Paşa yavaş-yavaş yere yığılır.




    SON SÖZ

    Yusuf Ziya ve Osman Hoca sahnenin önüne gelirler. Uzaktan minareden yükselen ezan sesi işitilir.

    Elinde Kuranı tutan Yusuf Ziyanın sesi müezzinin sesine karışır

    Ezan sesini keder dolu musik takip eder. Ve bu sırada Naciye Sultan ve Tövfiya bir hayal gibi zühur ederler. Onlar yere uzanmış Enver Paşanın ve Devletmend beyin etrafında dönerler, daha sonra sonra beyaz heykel ve ya baştaşı gibi donup kalırlar.
    Uzakdan ateş sesləri işitilir.

    Ordan oraya koşuşan silahlı asker siluetleri ve onlarla birlikte olan kalabalık kaybolur.

    Işıklar yanıp-söner. Sahnede yalnız havada oynayan, ışıkta parıldayan bir kılınç görünür.

    Musiki sedası git-gide yükselir.
    Gösterinin bütün iştirakçileri sahneye gelir.

    Perde
    Son


    Not:
    Dramadaki tüm katılımcılar gerçek tarihi figürlerdir.

    Çeviren:
    Abdurrahman Karaköse

    Editör: Necattin Kökten



  • iyul 2025, Firuz M.

  • 336
Ailə yükü 3-cü hissə (yaşadıqlarım)

Ceyhun Fikrət

Yenə müəllimə qaçqınlardan danışırdı. Bizdə müəllimənin dediklərinə uşaq sadəliyi ilə qulaq asırdıq. Amma nə üçünsə, müəllimə kədərli baxışları ilə bizə baxırdı. Görünür ölkədə, olan hadisələr......

Ailə yükü 2-ci hissə (yaşadıqlarım)

Ceyhun Fikrət

Səhər isə anam yenə mülayimliklə, heç kimlə işin olmasın deyərək, məni məktəbə yola salırdı. Hər səhər evdən çıxıb dərsə gedirdim. Qarşıma çıxan insanların üzlərində müharibənin......

Ailə yükü (yaşadıqlarım) 1-ci hissə

Ceyhun Fikrət

Bəzən həyatda etdiyin səhvlər səni həmişə izləyir. Sən bu səhvləri düşündükcə həyatın səni keçmişə sarı döndərir. Sən özün istəmədən keçmişlə müharibəyə qalxırsan. Başa düşürsən ki,......

Qocalıqdadır

Dəhnəli Məmməd Hacızadə

Qərib görünərdi cavankən bizə, Ömrün dadı,tamı . Daha xərcləmirsən ömrü hər kəsə, Yaşamaq ilhamı . Neçə xatirənin gəlsə sorağı, Titrər boylandıqca ömrün varağı. Ufacıq yansa......

Sən Darıxma

Dəhnəli Məmməd Hacızadə

Zəng də,edə bilmirəm bir,səsini eşidəm. Bir cavab almadıqda dərindən ah çəkəsən, nəfəsini eşıdəm. Köksümə o çəkdiyin ahlı nəfəsin dola, Qoymaya könlümdəki sənlə açan gül sola.......

Bişən rədifli qəzəl

Dəhnəli Məmməd Hacızadə

Bir biləydik qazanında kasıbın ətdi bişən. Yığılıb borcu qaza,həm işığa,dərddi bişən. Qoyma köz tutmağa dünyanı yaxar odda yanan, Barıt tək partlayacaq,bircə himə bənddi bişən. Buğlanan......

Allahı zikrdir (qəzəl)

Dəhnəli Məmməd Hacızadə

Ruha qida,qəlbə təpər,Allahı zikrdir. Dərdü-bəla gəlsə, sipər Allahı zikrdir. Hər ismini dərk eyləyərək söyləmiş olsan, Eşqlə səni boğsa qəhər,Allahı zikrdir. Bu dar ömürdə başı,qatma dünya......

Bilim sən də darıxmısan

Ayşə Məcid

Vüsalınla yanır bu can Denən, niyə uzaqdasan? Baxma, cismən görməsəm də Ruhən mənə yaxındasan. Yuxumdasan,dünyamdasan Bəlkə məni unutmusan Səslə məni,çağır məni ....

Şəhid Anası

Dəhnəli Məmməd Hacızadə

Oğul evləndirib,gəlin gətirər, Gecələr röyada . Oyanar,dərindən bir köks ötürər, Bu zalım dünyada . Oğlunun itkisi bağrını yaxar, Gözünün yaşları qəlbinə axar. Bir......

20 Yanvar Gecəsi

Dəhnəli Məmməd Hacızadə

O gecə qaranlıq çökmüşdü yerə, Tarix milyon kərə təkrarlanırdı! Bulud yaşmağını örtdü göylərə Ulduz utanırdı,ay utanırdı. Körpələr üstünə tank yeriyirdi, Qanlı gölməçələr addımbaşıydı. O soyuq......